Mis(s)placed Women?

Haziran-Eylül 2021 tarihleri arasında Tarabya Kültür Akademisi’nin konuk sanatçılarından biri olarak İstanbul’da bulunan performans sanatçısı Tanja Ostojić, 7-9 Eylül 2021 tarihleri arasında, İstanbul’un çeşitli kamusal alanlarında dört günlük performans sanatı atölyesi Mis(s)placed Women?’ı, uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul ve Tarabya Kültür Akademisi iş birliğiyle gerçekleştirdi. Atölyenin halka açık sunumu ise 25 Eylül Cumartesi günü, Beykoz Kundura Sineması’nda yer aldı. Ostojić ile hem sanatsal pratiği hem de İstanbul deneyimi üzerine sizler için söyleştik


Röportaj: Ayşe Draz



Tanja Ostojić, Daily Swim in Bosphorus, 2021. 1 dakikalık videodan görüntü, Tanja Ostojić izniyle



Haziran-Eylül 2021 tarihleri arasında Tarabya Kültür Akademisi’nin konuk sanatçılarından biri olarak İstanbul’da bulunan Yugoslavya doğumlu performans sanatçısı Tanja Ostojić, 2003 yılından beri Berlin’de çalışmalarına devam eden ve disiplinler-arası işler üreten bir sanatçı. Uluslararası platformda kurumsal cinsiyet eleştirisi alanının öncülerinden sayılan Ostojić, toplumsal ve siyasal katılım temelli feminist sanat pratikleri ve kamusal alanda gerçekleştirdiği sanat çalışmalarıyla tanınıyor.


The Guardian tarafından yakın zamanda Looking for a Husband with EU Passport (2000-05) çalışması ile 21. yüzyılın en iyi 25 sanatçısı arasında gösterilen Ostojić’in 2009 yılından bu yana devam eden Mis(s)placed Women? sanat projesi, uluslararası sanatçılarla farklı sosyal çevrelerden gelen kişilerin katkılarını da içeren performanslar, performans serileri, atölye çalışmaları ve temsili performanslardan oluşuyor. Bu performanslar, Ostojić’in diğer birçok işinde olduğu gibi, hareket hâlinde olma ve özellikle de kadın bedeni üzerinden göç temaları ile güç ve kırılganlık ilişkilerini inceliyor. Mis(s)placed Women? projesinde bireylerin yerinden edilme deneyimleri üzerinden Canlı Sanat pratikleri ile metodolojilerini araştıran Ostojić, bu proje kapsamında, geçici veya uzun süreli göçmenler, savaş ve doğal afet mültecileri ile kuirler, evsizler… ve hayatlarını kazanmak için dünyayı dolaşan gezgin sanatçıların da çok iyi bildiği, yerinden edilmeyi konu alan bazı günlük yaşam faaliyetlerini somutlaştırılıp hayata geçiriyor. Ostojić, 7-9 Eylül 2021 tarihleri arasında, yapılan açık çağrı sonucu seçilen İstanbul’dan katılımcılar ile, İstanbul’un çeşitli kamusal alanlarında dört günlük performans sanatı atölyesi Mis(s)placed Women?’ı, uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul ve Tarabya Kültür Akademisi iş birliğiyle gerçekleştirdi ve atölyenin halka açık sunumu, 25 Eylül Cumartesi günü, Beykoz Kundura Sineması’nda yer aldı. Ostojić ile hem sanatsal pratiği hem de İstanbul deneyimi üzerine sizler için söyleştik.

Mis(s)placed Women? Istanbul, Tanja Ostojić ile performans atölyesi, 2021. Performans: Persefoni Myrtsou, Kadıköy Rum Ortodoks Metropolitliği, Fotoğraf: Tanja Ostojić

Performistanbul ve Tarabya Kültür Akademisi iş birliğinde gerçekleşmiştir



Sanat pratiğine baktığımızda sıklıkla performatif feminist müdahaleler kullandığını ve özellikle kamusal alanla ilişki kurduğunu gözlemliyoruz; bize biraz sanatsal yaklaşımından bahseder misin?


Sanatsal araştırmamda çeşitli medyaları kullanıyorum, böylece feminist meseleleri, güç ilişkilerini, sosyal yapılanmaları, ırkçılığı, ekonomiyi, kamusal alanı ve biyo-politikayı inceliyorum. Deyim yerindeyse kendi bakış açımdan ve yaşam deneyimimden işler üretiyorum ve de ağırlıklı olarak göçmen kadın bakış açısıyla performanslara karakter olarak kendimi dahil ediyorum. Çalışmalarımdaki yaklaşımı politik konum, faillik ve etik katılım tanımlıyor. Lexicon of Tanjas Ostojic (Tanjas Ostojic'in Sözlüğü) örneğinde olduğu gibi bir topluluğun inşa edildiği bir dizi uzun vadeli ve ortak çalışmaya dayalı proje yürüttüm, ve kolektif öz biyografilerin metodolojisini kullandım… Bir araç olarak performans, bedeni somutlaştırması ve taşıdığı faillik nedeniyle önemli.

Haziran ayından beri Tarabya Kültür Akademisi'ndesin, İstanbul'da bulunmak istediğine nasıl karar verdin?


Tarabya Kültür Akademisi'ne, İstanbul’daki yerel sanat ortamıyla temasa geçmek, bu çok karmaşık şehri keşfetmek ve uzun soluklu, ortak çalışmaya dayalı, 2009'dan beri devam eden projem Mis(s)splaced Women?‘ın son güzergâhını gerçekleştirmek üzere, dört aylık burs başvurusunda bulundum. Şehri keşfetmek için kendime zaman ayırdığımdan, Tarabya Kültür Akademisi'nde kaldığım sürede İstanbul'dan bir günlüğüne bile ayrılmamış olan tek konuk sanatçı benim. Yerel sanat ortamıyla değerli bağlantılar kurabilen ve mevcut bağlama aşina olan, Tarabya Kültür Akademisi’ndeki son derece donanımlı çalışanlarına inanılmaz destekleri için minnettarım ve de kendimi bir yandan ayrıcalıklı bir durumda buluyorum; öte yandan onlar da ben de, kültürlerarası alanda çalışma yetkinliği ve cinsiyet alanında farkındalığı yüksek, çift vardiya çalışan, bir şekilde en çalışkan olup da en az maaş alan diplomatlardan oluşan kültür çalışanlarındanız.


Buraya gelirken eleştirel bakışım farklı bir bağlamda şekillenmiş olduğundan, kendimi, toplumdaki, ilişki kurmaya motive olduğum birçok çelişkiye ve acı veren meseleye karşı duyarlı buldum. Muhtemelen tüm bu karmaşıklıklar sayesinde burada geçirdiğim zaman inanılmaz ilham verici, ödüllendirici ve üretken geçti ve de hala yapmak istediğim çok şey var…

Tarabya Kültür’deki residency sürecin kapsamında, uluslararası performans sanatı festivali LIVE ACTION 16 için, şehre geldiğin günden beri her gün Boğaz'da yüzerek gerçekleştirdiğin performatif feminist müdahaleni belgeleyen, Daily Swim in Bosphorus isimli kısa bir video işi yaptın; bize bu müdahaleyi yapmak için seni nelerin tetiklediğinden ve de sürece ilişkin gözlemlerinizden bahseder misin?


Doğru. Yüzmeyi seviyorum. Kelimenin tam anlamıyla Farsça'dan çevrildiğinde; 'yüzmek benim hayatım'. Londra'da en sevdiğim yer The Ladies Pond (Kadınların Göleti)… Geçen ilkbahar-sonbaharı pandemi nedeniyle hayatımda ilk kez deniz kenarına gitmeden Berlin'de geçirdim ve bu süreyi Berlin ve çevresindeki sayısız göl ve nehirde yüzerek, onları keşfederek değerlendirdim. İstanbul'da kendimi, buraya 1 Haziran'da geldiğim günden beri, çoğunlukla Boğaz'da, Tarabya'da, kaldığım yerden sadece 300 metre uzakta yüzerek topraklanmış ve şehre bağlanmış hissediyorum. BigChefs restoranının yanı başında bulunan yüzdüğüm yerde ve ona yürüme mesafesindeki yüzmenin yasak olmadığı diğer birkaç yerde, ilk iki ay bikinili tek bir kadın yüzücüye rastlamadım. Ayrıca, suda biri tamamen örtülü, diğeri sokak kıyafeti giyen sadece iki kadın gördüm. Bu yüzme noktalarının tümüne genç ve orta yaşlı erkekler hakim. Yazın çok sıcak olduğu için, aralarında sadece birkaç kızın bulunduğu çok sayıda çocuk yüzüyordu, aralarında ve üzerlerinde genellikle tişört, elbise ya da çarşaf vardı.


İlk başta kadınların Boğaz'da yüzmediği söylendi: "Adalar ve Karadeniz'deki plajlarda yüzüyorlar" dendi. Bu plajların çoğuna ücretsiz erişim yok, değil mi; bu yüzden uluslararası öneme sahip bir su yolu olan Boğaz'ın güçlü sualtı akıntıları ve faunasının yanı sıra cinsiyete dayalı ve sınıfsal yüzme alışkanlıklarını araştırmaya koyuldum.

Egzotikleştirilmiş bir şekilde algılansam, bazen garip bakışlarla karşılaşsam, geçen arabalardan korna çalınmasını ve hatta bir kez genç oğlanların cinsel iltifatları ile karşı karşıya kalsam bile, performatif feminist müdahalemin her gün yüzmeye devam etmek olacağına karar verdim. … Yaz boyunca yüzen kızların sayısının arttığını, hatta bazılarının kıyafetime özendiğini fark ettim. Tarabya Kültür Akademisi'nden bazı kadın meslektaşlarım da ara sıra bana yüzmemde katılmaya başladılar. Normalde bu günlük yüzmeleri belgelemiyorum. Kasıtlı olarak uzun vadeli müdahalemin belgesiz kalmasına izin verdim.


LIVE ACTION 16 için istisnai olarak, bu müdahalenin 1 dakikalık bir bölümünü kaydetmeye karar verdim. Bu vesileyle, genellikle yedi genç erkek veya gençle dolu olan, suya atlamak için güzel bir nokta teşkil eden beton parçasını seçtim. Ama çekim yaptığımız, Cuma’ya denk gelen bulutlu bir Ağustos gününde, öğle vakti, ortalıkta sadece kuşlar vardı. Meslektaşım Clarissa, sevimsiz bir müziğin - videoda istemediğim bir ses olan- çalmakta olduğu BigChefs restoranında, pencerenin arkasında oturup video kaydını yaparken, bir diğer meslektaşım Nora, aynı anda, restoranın kalabalık terasından sualtı sesini kaydetti. Su altında, çok sayıdaki dev geminin neden olduğu çok fazla gürültü vardı. Çok kısa bir video, ancak çevrimiçi olması güzel, bu yüzden göz atmanızı öneririm.

Bir de son birkaç hafta içinde benim yaşımdaki birkaç yerel kadın benimle yüzmeye başladı. Ya koşuya çıkmışken beni yüzerken görmüşler ya da sosyal medyada yüzme eylemimi görüp benimle iletişime geçmişler. Sudan çıktıktan sonra yaptıkları yorumlar şöyleydi: 'Bu bir devrim!' Tarabya ile Sarıyer arasındaki İhtiyarlar Plajı'nda düzenli yüzücü oldukları belli olan birçok görece yaşlı kadını görmekten ve konuyla ilgilenen başka şahıs ve gruplardan haberdar olmaktan çok memnun oldum ve de gelecekte tanışıp birlikte yüzmek için sabırsızlandığım bu tür topluluklara büyük saygı duyuyorum. Bu araştırma sayesinde deyim yerindeyse toplum ve doğa hakkında çok şey öğreniyorum ve eminim ki bu bir sonraki aşamaya veya bu projenin belli bir biçime bürünmesine yol açacak. Örneğin, yarın atölye katılımcılarımdan bazıları feminist ve kuir bir yüzme için bana katılmaya geliyorlar.


Bir de, tüm trafiğe, kirliliğe ve ona karşı saygısızlığa rağmen suyun ne kadar temiz olduğundan çok etkilendim. Bazı günler (aşırı avlanma nedeniyle), kaçınılması zor olan iri denizanalarının sayısında artış olmasına ve yazın suyun olması gerekenden daha sıcak olmasına rağmen günlük yüzüşlerime devam ettim. Marmara Denizi'nde (bildiğiniz üzere Boğaz'ın bir yakasında bulunan), küresel ısınmanın neden olduğu kirlilik ve belirli bir deniz yosunu ile sümüğün aşırı üretimi sebebiyle bu yıl yüzmek mümkün değil. Diğer tarafa bulunan ve bazen benim de gittiğim Karadeniz’in suyu ise o kadar sıcaktı ki, orada yüzdükten sonra kendimi tazelemek için soğuk bir duşa ihtiyacım oluyordu.



Mis(s)placed Women? Istanbul, Tanja Ostojić ile performans atölyesi, 2021. Fotoğraf: Tanja Ostojić

Performans: Gizem Yılmaz, Nazlı Durak, Sabbi Senior ve Vanessa Ponte, Süreyya Operası, İstanbul. Tanja Ostojić izniyle. Performistanbul ve Tarabya Kültür Akademisi iş birliğinde gerçekleşmiştir


İstanbul'da çeşitli kamusal alanlarda, yerel katılımcılarla, Tarabya Kültür ve Performistanbul desteğiyle Mis(s)placed Women? adlı performans atölyesini gerçekleştirdin. Bu atölyenin içeriği hakkında daha detaylı bilgi verebilir misin?


Mis(s)placed Women? benim başlattığım ve 2009'dan beri devam eden, çeşitli geçmişlerden gelen ve yaklaşık yüzde doksanının kendisini kadın olarak tanımladığı yüz altmışın üzerinde uluslararası sanatçının katkılarını içeren, performanslar ve performans sanatı atölyelerinden oluşan ortak çalışmaya dayalı bir sanat projesi. Bu projede, göçmenlerin, mültecilerin ve hayatlarını kazanmak için dünyayı dolaşan gezgin sanatçıların aşina olduğu yerinden edilmeyi konu alan günlük yaşam aktivitelerinden bazılarını bedenleştiriyor ve canlandırıyoruz. Bu performanslar göç, güç ilişkileri ve önceki işlerimde öne çıkan bir unsur olan ve de özellikle kadın ve transeksüel bedenlerle ilgili olarak kırılganlık konularını ele alıyor. Bu proje ile bir taraftan çalışma hareketliliği, zorunlu ya da istenen göç ile keyfi yasaların nasıl uygulanabileceği arasında bir ayrım yaparak ayrıcalıkları araştırırken, diğer yandan farklı kamusal alanları ve bu alanlardaki belirli grupların görünmezliğini araştırıyorum. Sanatsal ve toplumsal pratiklerin feminist özgürleştirici metodolojilerini uyguladığım bu proje çerçevesinde, katılımcıların açık çağrı temelinde seçildiği dünya çapında çok sayıda atölye çalışması gerçekleştirdim. Bu şekilde, sanatçılar ve kültür işçilerinin yanı sıra söyleyecek sözü olan ancak başka türlü sanatsal eğitime, sanat üretimine veya kamusal alana erişimi olmayan katılımcılarla beraber sanat eserleri geliştiriyor ve üretiyorum. Grup içi işbirliğinin gelişmesi ve bir topluluk oluşmasının yanı sıra, sokaklarda tanıştığımız geniş kitlelerle ve de sunumların, sergilerin ve tartışmaların yapıldığı mekanlarda hedef kitlelerle iletişim kurmak da çok ilginç süreçler.


Mis(s)placed Women? atölyeleri, Toplumsal Uygulama olarak Sanat (Art as Social Practice) ilkelerini kullanıyor ve son 10 yılda geliştirdiğim inanılmaz bir format. Bir yandan kamusal alanların çeşitliliğini ve bu tür alanlara geçici müdahale olanaklarını araştırırken, diğer yandan bir nevi master sınıfı semineri, deyim yerindeyse bir eğitim kurumundan silinmiş bir laboratuvar aracılığıyla, katılımcılarını güçlendiriyor, kolektif ve bireysel işler geliştirip üretiyor.



Mis(s)placed Women? Istanbul, Tanja Ostojić ile performans atölyesi, 2021. Fotoğraf: Tanja Ostojić Performas: Vanessa Ponte, Performance asidtanı: Arzu Yayıntaş, Gizem Yılmaz, Sabbi Senior, Selma Hekim ve Persefoni Myrtsou, Süreyya Operası, İstanbul. Tanja Ostojić izniyle.

Performistanbul ve Tarabya Kültür Akademisi iş birliğinde gerçekleşmiştir.


Peki bu sefer katılımcılar kimlerdi ve onları seçerken kriterlerin nelerdi?


Mis(s)placed Women? atölyesine katılımları konusunda motivasyonlarını ve ilgilerini etkili bir şekilde ifade eden farklı kişilerden yaklaşık 40 muhteşem başvuru aldığımız için minnettarım. Başvuruları inceleme süreci zorluydu; seçimi yaparken, performans sanatı alanındaki deneyim düzeylerini dikkate almadan, göç, yerinden edilme, toplumsal cinsiyet, feminizm, kuir, aktivizm ve kamusal alan meseleleri üzerinde ortak çalışma ve fail olma konusunda motivasyonlarını kuvvetlice ifade etmiş olan başvuruları tercih ettim. Böylece yerel katılımcılar arasında, aralarında Gizem Yılmaz, Persefoni Myrtsou, Bahar Seki, Nazlı Durak, Selma Hekim, Sabbi Senior, Arzu Yayıntaş, Gülhatun Yıldırım, Vanessa Ponte’nin de bulunduğu iki sosyal hizmet uzmanı, dört LGBT+ aktivisti, ciddi feminist olan biri, iki evsiz, bazı akademisyenler, iki performans sanatçısı ve bazı öğrenciler vardı. Bu isimleri hatırlayın. Gelecekte onlardan daha fazla haber alacaksınız.

İstanbul'da hangi kamusal alanlarda performans gerçekleştireceğinize nasıl karar verdin ve farklı kamusal alanlardaki deneyimlerin arasındaki farklılıklar ile benzerlikler nelerdi? İstanbul’da kamusal alanda sanat yapmaya çalışırken karşılaştığın zorluklar nelerdi?


İstanbul'un kamusal alanlarında çalışmanın ana lezzeti, yoğun polis varlığı ve baskısıydı, ancak halktan gelen tepkiler muazzam ve takdir ediciydi. Ayrıca katılımcılar birbirlerini inanılmaz bir şekilde destekliyorlardı ve de çalışmak için birbirlerinden ilham alıyorlardı ve yüksek motivasyona sahiptiler.


İlk gün birbirimizi tanıma ve tanışma çemberi için Beyoğlu'nda bulunan Performistanbul binasında çalıştık, ancak dışarı çıkıp İstiklal Caddesi’nde geri geri yürümeye başlayarak rengarenk atkılarımızı, gömleklerimizi, masa örtülerimizi sallamaya başladığımızda herkes ne yaptığımızı merak etti ve belgeleme ekibimizin çekim izni olmasına rağmen polis defalarca bizi durdurdu. Polis bizi dosyaladı ve görüntülerimizi tüm devriyelere yaydı. Ardından polisin gözünden kaçmak için yakındaki küçücük bir sokağa girmek zorunda kaldık ve erkeklerin egemen olduğu küçük geleneksel çay evlerinden birinin önündeki alanda yere çömeldik. Orada, kahve eşliğinde, nakışlarımızla konuşmalardan oluşan kendi kadın çemberimizi yarattık ve sokaktan geçenlerle çay evi çalışanları tarafından gayet iyi karşılandık.


İkinci gün ayrıcalıklı sınıfa hitap etmek istedik ve bunun üzerine Nişantaşı'na gittik. Bir grup kadın olarak, yanından geçtiğimiz hem paralı hem de işçi sınıfından erkeklere bakışlarımızı yöneltip onlara, onların seksi olduklarını, iyi bir popoya sahip olduklarını vb. söyleyerek sokaklarda dolanmaya başladık. Amaç, tersine, ayna gibi bir jest yerleştirmenin feminist stratejisini kullanmaktı. Katılımcılar, Nişantaşı'ndaki küçük bir meydanda ve cami avlusunda da bazı güçlü ve etkileyici performanslar sergilediler. Orada polis sadece iznimizi kontrol etti.


Atölyenin son günü Kadıköy'ün karma ve kısmen alternatif bir mahallesinde çalışmanın iyi olacağını düşündük ancak orada aşırı polis baskısı ve sansürü ile karşı karşıya kaldık. Kadıköy rıhtımında Mis(s)placed Women? pankartını tuttuğumuz 2 numaralı performans skoru polis tarafından durduruldu ve oradan ayrılmamız istendi; ekibimizin bir kısmı başka bir izin almak için iki saat karakola gitmek zorunda kaldı. Daha sonra trafik ışıklarına nasıl müdahalelerde bulunabileceğimizi araştırdık ve Kadıköy'ün merkezindeki küçücük bir meydana geçtik; ilk başta bir, sonra hemen ardından iki tane olmak üzere, sürekli bizi takip ederek yaptıklarımızı kontrol edip sansürleyen iki sivil polisle karşılaştık. Ekibimizden biri, her performans skoru hakkında sürekli olarak onlarla müzakere etmek zorunda kaldı. Güvenlik kameraları ve polisler tarafından sürekli olarak görüntülendiğimiz bu mekanda, bir daire şeklinde durup, kalçamızı çevirerek sohbet etmeye bile devam etmemize izin verilmedi. Yürürken “sesimizi özgürleştirmek” için izin istedik ve bir grup çığlık atan kadının kalabalık sokaklarda büyük bir ilgi gördüğünü hayal edebilirsiniz. Sonuç olarak tiyatronun yanındaki alana yerleştirildik ve orada çok yoğun bir şekilde bir dizi kuir ve göçle ilgili performans üzerinde çalışabildik.


İstanbul'a tekrar gelmeyi düşünüyor musunuz?


Dürüst olmak gerekirse, bu olağanüstü karmaşık ve inanılmaz güzel şehirden, iki denizden ve onları birbirine bağlayan Boğaz'dan ayrılmayı hayal edemiyorum. Onlara aşık oldum ve geri döneceğim, Mis(s)placed Women? topluluğuma geri döneceğim, hem ayrıca farklı insanlarla daha yeni başladığım yarım kalmış birçok sohbet ve bu sefer başlama şansı bile bulamadığım başka birçok sohbet var. Dört ay başlangıç için iyi ancak derin bir uğraş için kısa bir süre. Mis(s)placed Women? İstanbul’un post-prodüksiyonunu yapabilmek ve ve canlı etkinliklerin, okumaların ve planladığım daha büyük hacimli kitabın da eşlik edeceği, uluslararası Mis(s)placed Women? topluluğu buluşmasının, 2009-2021 arasındaki tüm projenin ilk büyük sergisini gerçekleştirmek üzere bu residency’i uzatmak için başvuracağım. Ayrıca burada hayal ettiğim diğer bazı sanat ve sosyal projeler üzerinde çalışmak için geri gelmek isterim.