Likenden deri

Sanatçı Yaşam Şaşmazer’in son sergisi ya da bu hafta Zilberman Gallery’de sona erdi. Sergiyi, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde konuşlanan Medusa heykeli ile kurduğu paralellik üzerinden değerlendirdik


Yazı: Bihter Sabanoğlu





Zilberman’daki sergisinde Yaşam Şaşmazer, karışık teknikle ürettiği amorf ve ampute insan bedenlerine liken, yosun, mantar gibi doğal öğelerle yeni bir deri “dikerken” hem insanın çevresiyle gittikçe çetrefilleşen ilişkisini ve bu ilişkiden mütevellit çaresizliği okuyor, hem de narsist bireyin çizdiği sınırların muvakkat doğasını gözler önüne seriyor.


Şaşmazer’in kimi bir fetüs pozisyonu almış, kimi başsız bir ceset gibi uzanmış, sırtında, bacaklarında mantarlar, ağaç dalları, kabuklar biten kurumuş insan bedenleri, solastalji kavramının adeta fiziksel bir tezahürü. Glenn Albrecht’in, İngilizce “teselli” manasına gelen solace ve Yunanca “acı” anlamındaki algos kelimelerini birleştirerek türettiği solastalji, doğanın içinde bulunduğu mevcut koşullardan ötürü teselli bulamama, çevre tahribatı yüzünden insanın evinde dahi daimî bir sıla özlemi içinde olması hissini betimliyor.(1) Çevrenin tamamen yitirilmediği yerlerde de habitatı tanınmaz hale getiren dönüşümler yüzünden körüklenebilen, iklim değişiklikleri ve kontrolsüz endüstriyel aktivitelerle perçinlenen bu yurtsuzluk fikri, insanda değersizleşme duygusu ve zihinsel çöküntüye yol açıyor.




Şaşmazer çürümüş çalı çırpı, küf, liken ve özellikle vücut fikriyle birleştiğinde tiksinti uyandıran mantar gibi tabiatın istenmeyen öğeleriyle uğraşıyor. Üstelik bu tahammülfersa canlıları kastî biçimde insan derisiyle birleştirerek, hem doğanın bedeni kırılganlaştıran gücünü vurguluyor, hem de insanın doğa kaynaklı korkularıyla ummadığı kadar hızlı şekilde yüzleşebileceğini hatırlatıyor.




Mahvedilmiş bir doğa ile avunamama hali ve bu durumdan duyulan suçluluk Şaşmazer’in heykellerinde güçlü biçimde seziliyor. Sanatçının yarattığı bedenler tamamıyla aciz bir görünüme sahip; tâkatsiz kollar boylu boyunca uzatılmış, ayaklar ısınmak istercesine birbirine sokulmuş, vücutlar iki büklüm halde kendini koruma altına almış. Doğal unsurlar bedenlere düşmanca davranıyor; onları tahrip ediyor, hatta delip geçiyor, parçalıyor. Bu bağlamda İngiliz peyzaj bahçesi örneğinde doruğa çıkan doğayı kontrol altına alma dürtüsünün Şaşmazer’in işlerinde tersine çevrildiği iddia edilebilir; burada söz konusu, idealize edilen, kısıtlandığı ve neredeyse sakatlandığı için artık korku salmayan, zararsız, masum ve salt estetik unsurlardan ibaret bir doğa değil. Şaşmazer çürümüş çalı çırpı, küf, liken ve özellikle vücut fikriyle birleştiğinde tiksinti uyandıran mantar gibi tabiatın istenmeyen öğeleriyle uğraşıyor. Üstelik bu tahammülfersa canlıları kastî biçimde insan derisiyle birleştirerek, hem doğanın bedeni kırılganlaştıran gücünü vurguluyor, hem de insanın doğa kaynaklı korkularıyla ummadığı kadar hızlı şekilde yüzleşebileceğini hatırlatıyor. Bu kaygıların en büyüğü elbette bedenin çürümesi ve ölüm. Doğanın hükümdarı sıfatıyla mütemadi bir ilerleme içerisinde ve dimdik pozisyonda olması gereken insan vücudu, sanatçının işlerinde kıvrılıyor, bükülüyor, acı çeker hallere bürünüyor, kafası koparılıyor. Ona hem öleceği hem de solastalji olgusunun bir bileşeni olan narsisizminin neticesinde cezalandırılacağı ima ediliyor. Çevre ve birey ilişkileri açısından ele alındığında, kapitalizm tarafından sürekli pompalanan, anı yaşama ve kendini ödüllendirme saplantısı olarak nitelendirilebilecek narsisizm, insana bir tür ego-deri örüyor ve aşırılıklarına set çekecek sanat ve bilim gibi yaratıcı çözümleri -bu işlev bağlamında- tedavülden kaldırıyor.(2) Yaşamaktan kastın ayrıcalıklardan doyumsuzca faydalanmak olarak görüldüğü bir sistem, elbette bireyin, doğasının gerçekliğinden kopmasına sebebiyet veriyor. Şaşmazer’in heykellerinde insan, Stephen Healy tarafından “kolektif bir akşamdan kalmalık”(3) olarak nitelenen iklim değişikliği veya diğer çevresel felaketlerde kendini gösteren aşırılığıyla yüzleştiriliyor; ekosistemin kaybının getirdiği zihinsel sağlığın çöküşünü bedensel ıstırap takip ediyor. Bireyin doğayla tahakküme dayalı bir ilişki kurarak ve kendini onun gücünden azade görerek etrafına çizmek istediği o mukavim sınırlar, bedeninin, doğanın saldırgan öğeleri tarafından parçalanmasıyla yıkılıyor.



… Doğanın kaprislerine göre devamlı dönüşen Medusa her ziyarette farklı bir surette zuhur edebiliyor. Kimi zaman bir gözü örümcek ağlarıyla kaplanırken kimi zaman doğa, yılanlarını elinden alarak kendisine birkaç parça ayrık otu veya likenden meydana getirdiği ehlileştirilmiş saçlar bahşediyor.



Şaşmazer’in doğal elementlerle örülmüş bedenleri bana halihazırda Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde konuşlanan Medusa heykelini düşündürdü. Çeşitli coğrafyalardan toplanarak üzerlerine yazılan numaralarla birer mahkûm gibi damgalanan heykellerin içinde Medusa, insan elinden çıkmasının ardından doğanın içine kök salmasıyla Şaşmazer’ın işlerine enteresan bir paralel oluşturuyor. Heykelin keşfi 25 Eylül 1869 tarihinde L’Univers illustré’de çıkan habere göre şu şekilde gerçekleşiyor:


“Yıkım çılgınlığından payını alan Konstantinopolis’te, yeni bir yolun inşaatı sırasında, Yanık Sütun’un (4) yakınlarında bir evin temelleri kazılırken, yerden yirmi ile otuz metre derinlikte devasa bir kemerin kilit taşı olarak kullanıldığı kolaylıkla anlaşılabilen bir mermer bloğu bulunmuştur. Söz konusu mermerin genişliği üç, yüksekliği iki metre civarındadır. Her iki yüzünde, üstün bir yeteneğin mahsulü olduğu iddia edilmesi güç iki kadın suratı görülür (…) Saçlarına dolanmış yılanlara bakılırsa sanatçının bir Medusa başı vücuda getirmek istediği tahayyül edilebilir fakat dudaklardaki dinginlik, bu mitolojik kişiliğin alışılmış, öfkeli yüz ifadesine ters düşmektedir.”(5)





Arkeoloji Müzesi’ne ancak 70 yıl sonra fiilen giren heykel, bugün müzenin bahçesinde doğal etmenlere tamamen açık durumda sergileniyor ve bu tabiatla bütünleşmiş hali Şaşmazer’in işlerini anımsatıyor. Üzerinde durduğu kaidenin otlar ve çiçeklerle çevrili olmasının yanı sıra mermer gövdesindeki boşluklar mütemadiyen kuru yaprak parçaları ve yağmur yağdığı zamanlarda su ile doluyor. Heykelin yüzeyi çeşitli doğal öğelerden oluşan yeni bir deriyle kaplı; doğanın kaprislerine göre devamlı dönüşen Medusa her ziyarette farklı bir surette zuhur edebiliyor. Kimi zaman bir gözü örümcek ağlarıyla kaplanırken kimi zaman doğa, yılanlarını elinden alarak kendisine birkaç parça ayrık otu veya likenden meydana getirdiği ehlileştirilmiş saçlar bahşediyor. Bahçedeki Medusa ile Şaşmazer’in işleri arasında birçok bağlantı kurmak mümkün. Doğa önlenemez kudretiyle Şaşmazer’in bedenlerini delip geçtiği gibi Medusa’yı da keyfine göre şekillendiriyor; ister görüşünü engelliyor ister saçlarını ehlileştirerek onu boyunduruğu altına alıyor. Bahçedeki diğer heykeller de doğanın insafına bırakılmış; Şaşmazer’in özellikle vurgu yaptığı liken, eserleri her geçen yıl daha yoğun biçimde kaplıyor. Sanatçının bedenlerine eklediği kabuklar, dallar ve taşlar sadece Medusa’ya değil müzenin bahçesindeki tüm heykellere eklemleniyor ve onların organik birer parçası haline geliyor. Şaşmazer’in vücutlarından birinin sırtından çıkan bir ağaç dalı, Arkeoloji Müzesi’nde başsız bir Tanrıça heykelinin ayağının üzerinde de bitebiliyor. Sanatçı, Naz Kocadere ile yaptığı söyleşide (6) insanın doğaya hükmetme çabasını “yerli”nin sömürgeleştirilme veya kadının evcilleştirilme çabasıyla karşılaştırıyor; bu söylemle bağlantılı şekilde Arkeoloji Müzesi’ndeki heykellerin nerenin “yerli”si olduğu ve özellikle Medusa heykelinin de nasıl bir evcilleştirilmeye tabii tutulduğunu sorgulamak yerinde olabilir.


Şaşmazer’in ekolojik kimliklerini kaybetmenin sonucunda bütünlüklerini yitirmiş, çürümüş ve ayrışmaya başlamış bedenlerinin ele alınışında bir iyimserlik kırıntısı bulmak mümkünse, o da serginin sonuna gelindiğinde sanatçının kurguladığı zaman mefhumunun algılanması ile gerçekleşiyor. Sulu boya kullanılarak çizilmiş nüveler ile başlayan sergi, heykelleri takiben tekrar sulu boya resimler ile devam ediyor ve dairesel bir zaman anlayışı öneriyor. Yeniden doğuşu, varoluşun daimî tabiatını vurgulayan bu son, insanın, doğanın kendi bedeninin uzantısı olduğunu nihayet idrak ettiği ve benmerkezci kabuğundan sıyrıldığı yeni bir hayat ihtimalinin tohumunu atıyor.



1) Yaşam Şaşmazer, ya da IV (either/or IV), 2020-2021,

elde patine edilmiş kağıt, mantar, ağaç dalları, reçine, 172 x 60 x 132 cm

2) Yaşam Şaşmazer, ya da VII (either/or VII), 2021 elde patine, edilmiş kağıt, reçine, 42 x 40 x 34,5 cm

3) Yaşam Şaşmazer, ya da III (either/or III), 2020, elde patine edilmiş kağıt, taş, reçine, 104 x 69 x 31 cm





(1) Glenn Albrecht. “Solastalgia”. Alternatives Journal. Vol.32. No 4/5. Creative Communities. 2006. 34-36.

(2) Wendy S. Shaw& Alastair Bonnett. “Enviromental Crisis, narcissism and the work of grief”. Cultural Geographies. Vol.23. No 4. October 2016. 567-569.

(3) Wendy S. Shaw& Alastair Bonnett. “Enviromental Crisis, narcissism and the work of grief”. Cultural Geographies. Vol.23. No 4. October 2016. 568.

(4) Çemberlitaş Sütunu.

(5) Edhem Eldem. Müze-i Hümayun’u Belgelemek (İstanbul: İstanbul Arkeoloji Müzeleri Yayını, 2014), 21. Belirtilen sayfada yer alan gazete kupüründen yazarın çevirisi.

(6) Sergi kapsamında hazırlanan Ya da kitabındaki söyleşiden.



160 görüntüleme