top of page

Kuyruğunu yutan zaman

11 dakika önce
11 dakikada okunur

Geçtiğimiz günlerde 2026 Helmut-Kraft Sanat Ödülü'ne layık görülen Basim Magdy'nin MS 2019–2026: Bağlantısız Fikirlerden Oluşan Tutarlı Bir Düşünce Akışı başlıklı kişisel sergisi, 17 Eylül-24 Ekim 2026 tarihleri arasında .artSümer'de izleyiciyle buluşuyor. Sergi, tarihin parçalı yapısını, felaketlerin gündelik hayatın parçası hâline gelişini ve geleceğe ilişkin belirsizliği ironi, mizah ve absürt imgeler aracılığıyla görünür kılıyor. Magdy'nin eserlerinden hareketle felaketlerin normalleşmesini, tarihin tekerrürünü ve başka bir geleceği hayal etmenin imkânlarını sorguluyoruz


Yazı: Merve Duran



Basim Magdy, MS 2019–2026: Bağlantısız Fikirlerden Oluşan Tutarlı Bir Düşünce Akışı, Sergiden görünüm, 2026, .artSümer


“Döne döne genişleyen bir sarmalda

Şahin işitmez olur artık şahincisini;

Dağılır her şey; merkez tutamaz yerini;

Yalın bir anarşi salınmıştır dünyaya,

Kanla kararmış bir dalgadır boşanan,

Boğulur her yanda masumiyetin ayini”

W. B. Yeats, İkinci Geliş (1919)


Oldum olası distopyalarla ve post-apokaliptik dünyalarla yakından ilgilenmişimdir. Ancak 2026 yılında, yani bugünü yaşarken, Alfonso Cuarón’un 2006 yapımı Children of Men filmini yeniden izlemek son derece zordu. Film, neredeyse hemen yarın olan 2027 yılını konu alıyordu. Mültecilerin kafeslere kapatıldığı, onlara yardım etmenin hükümet tarafından suç sayıldığı, kitlesel kısırlığın dünyayı sardığı ve neredeyse yirmi yıldır tek bir çocuğun bile doğmadığı o karanlık Londra sokaklarını izlemek zordu, evet. Asıl katlanılmaz olansa, bütün bu absürtlüğe ve dehşete rağmen hayatın sanki hiçbir şey olmamışçasına akmaya devam etmesiydi. Bir sabah patlayan bombayla yerle bir olan kafeden çıkan anti-kahraman Theo’nun, saniyeler önce bedeni parçalanmaktan kıl payı kurtulmamışçasına, felaketi kanıksamış bir kayıtsızlıkla kahvesini alıp işe yürüyüşündeki o korkunç normalleşme…


Filmin ardından huzursuzluğumu kolayca söküp atamadım üzerimden. Kafama takılan, kurmaca bir anlatının gerçeğe dönüşme ihtimali miydi? Yoksa bizim o kıyamet senaryosunun zaten göbeğinde duruyor oluşumuz ama her şeyin farkında olup da hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarımıza devam edebilme becerimiz mi? Zamanın doğrusal ilerlediğini düşünen biri olmadım hiç; bir kısır döngüde sürüklendiğimizi hissediyorum. İleriye doğru gidiyormuşuz gibi görünsek de gelecek usulca yitiyor, kendi kuyruğunu yutan mitolojik yılan Ouroboros gibi en başa, her seferinde ağzını daha iştahla açıp daha şiddetli bir yıkımla dönüyor. Şimdi geçmiyorken ve gelecek bir türlü gelmiyorken…



Basim Magdy, Kuşlar Kartları Seçer, 2024, Full HD formatına aktarılmış Super 16 mm film, 24 dk


Basim Magdy’nin .artSümer’deki MS 2019–2026: Bağlantısız Fikirlerden Oluşan Tutarlı Bir Düşünce Akışı isimli kişisel sergisine adım attığımda bu felaket ve normalleşme hissinin ortasında kalakaldım. Fotoğraflar, hareketli imgeler ve kelimelerle görsel şiirler yaratan multidisipliner bir sanatçı diyebileceğim Basim Magdy’nin bu sergideki Kuşlar Kartları Seçer (2024) adlı videosu beni oldukça etkiledi. Kafamda dönüp duran kurgu ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi düşünürken videoda kendimi kehanet ve öngörü meselesinin merkezinde buldum:

“Bir falcıya gittimTaipei’de, yeraltındaki bir metro istasyonunda

Geçmişi anlamama yardım et dedim

Şimdiki zaman yeterince karmaşık dedi

Geçmişi neden önemsiyorsun?

Geleceği konuşmuyor oluşumuz komik değil mi dedim

Kuşlar kartları seçer dedi

Savaş hiç bitecek mi dedim?

Sadece daha da büyüyecek dedi ve nefesim kesildi.”


Magdy, videodaki falcı ile bu hayali karşılaşmayı 2024’te kurgulamış ancak bugüne gelindiğinde kurgunun öngördüğü savaşın büyümesi artık gerçekliğin kendisine dönüşmüş. O hâlde, kehanetin gerçekleşmesinden daha korkunç olan, gerçekleştiğinde artık yeterince nefesimizi kesmeyişi.


Nostaljik demekten imtina ederek huzursuz edici diyebileceğim renklerle titreşen ve geleceğe musallat olan hayaletlerle dolu bu video işine tekrar döneceğim ama önce serginin genel çerçevesine biraz bakmak istiyorum. 


Sergi, başlığıyla bile çokça şey ifade ediyor: MS 2019–2026: Bağlantısız Fikirlerden Oluşan Tutarlı Bir Düşünce Akışı. MS, yani “Milattan Sonra” ibaresi, önemli. 2019 yılı, pandemiyle yüzleştiğimiz, insanlık için hem toplumsal hem kişisel boyutta bir felaket denebilecek bir kırılma noktası; bir nevi “milat”. Bugüne kadarsa durum, savaşlar, soykırım, sömürgeci ve ekolojik yıkımla arşa çıktı. Hayat ve hafıza geri dönüşü olmayan yaralar aldı. Algımız kesintiye uğradı ve parçalandı.


Magdy, film, fotoğraf, resim, şiir ve metinler arasında gezinen ve birbirine dönüşen disiplinlerarası bir yönteme sahip. “Bağlantısız fikirlerden oluşan tutarlı bir düşünce akışı” ifadesi, bu dönüşüme uğrayan parçalı tekniklerin yanında zamanın ve zihnin uçuşan yapısına da atıfta bulunuyor. Üstelik bu parçalanma, yalnızca işlerin içeriğiyle kalmayarak montajla ve tekrarlarla biçimine de derinlemesine sirayet ediyor. Sanatçının kendi ifadesiyle bu sergide, bir film şiire, fotoğrafik bir çalışma resme, bir şiir fotoğrafik çalışmaya, bir film de kitaba dönüşüyor. Aralarında ise boyalar ve kolajla birleşen kâğıt işleri geziniyor.


Bu sergi, tarihin ve hafızanın zaten parçalanmış olan doğasıyla bir bağ kuruyor; ironi, mizah ve şiir, felaket ile bir arada. Geçmiş, şimdi ve gelecek, her şey birbirine karışıyor. Tıpkı Taipei’deki bir metro istasyonunda kafesteki kuşlara fal baktıran bir adam, antik imparatorlukların taş oymaları ve arkeolojik kalıntıları, savaş toplarını akıllı telefonlarıyla kaydedip izlenceye çeviren turistler, pembe aslan kostümlü bir Sokrates, eBay'den alınan 4,5 milyar yıllık bir meteorit ve terapiye giden bir Sisifos’un bu sergide bir araya gelişi gibi…


Bütün bu kopuk gibi görünen absürt parçaların arasında gezinirken T. S. Eliot’ın şu dizesini düşünüyorum: “Yıkıntılarıma dayanak yaptığım bu parçalar…” Eliot’ın 1922 tarihli, nasıl tanımlayacağımı bilemediğim, çok etkileyici fakat biraz yorucu şiiri Çorak Ülke ile Magdy’nin dünyası arasında kurduğum ilişki, bir anda ortaya çıkan bir dış referans değil. Magdy’nin henüz on beş yaşındayken Çorak Ülke ile karşılaşması ve derinden etkilenişi mühim. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarının ardından kaleme alınan şiir, tek bir anlatıcı ya da kesintisiz bir zamandan ibaret değil. Parçalanmış dillerden, alıntılardan, antik mitlerden ve tarihsel enkazın kalıntılarından toplanan devasa bir montaj.


T. S. Eliot’ın Çorak Ülke’sinin epigrafı, Petronius’un Satyricon’undan geliyor ve Latince anlatının arasına giren Eski Yunanca diyalogdan oluşuyor: “Cumae’de Sibylla’yı kendi gözlerimle bir kavanozun içinde asılı dururken gördüm; çocuklar ona ‘Sibylla, ne istiyorsun?’ diye sorduklarında, o, ‘Ölmek istiyorum’ diye cevap veriyordu.” Bahsi geçen Sibylla, Apollo’dan bir avuçtaki kum taneleri kadar uzun ömür dileyen fakat aynı süre boyunca genç kalmayı dilemeyi unutan bir kadın kâhin. Sibylla, yüzyıllarca yaşlanır, bedeni minicik kalır ancak bir türlü ölemez. Eliot bu epigraf ile gösteriyor ki Çorak Ülke’nin dünyası, sona eremeyen ve yaşamaya devam etse de geleceğe varamayan bir dünya.


Magdy ve Eliot’ın, ikisinin dünyasında da tarih, parçalı biçimde beliriyor. Eliot’ın şiirinde bir de Madame Sosostris var; şiddetle kavrulmuş bir dünyada falcı bir tüccar, biraz da şarlatan bir figür. Kehanetleri gerçekleşiyor gibi görünse de geleceği değiştiremiyor. Magdy’nin videosundaki falcıda ise kartları kafesteki kuşlar seçiyor. Kuş kartı seçiyor ama kuralları ve koşulları seçemiyor. İnsan, içine doğduğu tarihsel ve sınıfsal koşulları seçemese de bu koşullar içinde eylemde bulunmak ve seçim yapmak zorunda. O hâlde geleceği neden bir falcıya sorarız? Savaşı ve yıkımı biz yaratıyorsak kehanet, sorumluluğu üzerimizden atmaya çalışmanın bir yolu olsa gerek.


Magdy’nin işlerinde sık sık felsefi yaklaşımlarla karşılaşıyoruz. Yüksek kültürün bir göstergesi veya bir otorite olmanın aksine, felsefenin kendisi absürt bir malzeme kullanılıyor bana kalırsa. Kuşlar Kartları Seçer filminin huzursuz atmosferinde Platon’un mağara alegorisini de seziyorum fakat sanatçı alegoriyle biraz oynamış. Platon’un mağarasında zincirlenmiş kişiler, duvara düşen gölgeleri gerçek sanır. Zincirlerden kurtulup dışarıdaki ışıkla karşılaşmak ise sancılı bir özgürleşme sürecidir. Filmdeyse anlatıcı şöyle diyor: “Zincirlenmiş ve gölgelere bakmaya zorlanmış mahkûmlardık. Gölgeler ışığımız oldu.”


Burada Eliot’ın Çorak Ülke’sine ve onun gölgelerine dönelim:

“Sabah arkandan uzun adımlarla yürüyen gölgenden

Ya da akşam seni karşılamak üzere yükselen gölgenden;

Sana bir avuç tozun içindeki korkuyu göstereceğim.”


Eliot’ın zamanla beraber yer ve yön değiştiren gölgesi, Magdy’nin dünyasında gerçekliğin yerine geçen gölgelere benziyor. Artık mesele sahte görüntülerden çok daha fazlası. Bugün post-truth çağında medya anlatıları ve yalan dolu politik söylemler, hakikatin ve kavrayışımızın bizzat yerini alıyor.


Filmde bu karmaşa içinde anlatıcı, gün batımları, turizm ve savaşlar hakkında bir film yapmak istediğini söylüyor. Başta birbiriyle alakası olmayan bir üçlü gibi geliyor insana. Magdy ise montaj aracılığıyla bu üç dünyayı birbirine bağlıyor. Filmin başında tarihî savaş toplarının ateşlenmesini telefon ekranlarından kaydeden turistleri, filmin sonlarına doğru ise askerî uçak müzesinde gezinen insanları görüyoruz. Şiddetin araçları, turistik eğlenceye dönüşmüş durumda.


Kadraja bir kruvaziyer gemisinin girmesi ve savaş görüntüleriyle tatil manzaralarının yan yana gelerek rengârenk bir seyirliğe dönüşmesi oldukça rahatsız edici. Üstelik bu görüntülerin huzursuz edici çekiciliği, bir seyirci olarak kendimi de bu seyretme ilişkisinin dışında tutmamı güçleştiriyor. Dünyanın sonunu getirmeye ant içmiş şiddet, izlenebilir ve tüketilebilir hâle getirilerek kapitalist bir araç olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü Fredric Jameson’ın dediği gibi: “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydır.”


Bu düşünceler beni yeniden Mark Fisher’ın da tartıştığı “geleceğin usulca yitişi” fikrine götürüyor. Yani zaman kronolojik olarak akmaya, büyük ve travmatik değişimler yaşanmaya devam etse de şimdiden farklı bir geleceği hayal edebilme kapasitemiz giderek daralıyor. Magdy’nin dizelerindeki gibi:“Sanırım tarih, antidepresanla ayakta kalan bir alaycı kuş gibi tekrar ediyor. Kuşlar aynı sonu yukarıdan defalarca izledi. Başımı çevirdim. Kapitalizm bana göz kırptı. Ben de kibarca gülümsedim.”


Bu ironi beni de gülümsetiyor. Neticede kapitalizm gizli bir güç değil. Magdy’nin eleştirisi de kötü bir sistem tarafından kandırıldığımızı söyleyen yüzeysel bir anlatı değil. Sistemin yıkıcılığını biliyor ve onun içinde, yaşamaya devam ediyoruz.


Magdy’nin başka bir sergide peşine düştüğüm The Dent isimli filminde kullandığı “Herkes eğlendi ve kimse umursamadı.” dizesi, on yıl sonra “Bir kez daha, herkes eğlendi ve kimse umursamadı.” şeklinde içeriğe dayalı bir tekrar olarak karşımıza çıkıyor. Kitlesel kayıtsızlık; yine ve yeniden. Tıpkı kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi… İnsanların işlerin kötü gittiğini, sistemin çürüdüğünü ve felaketin yaklaştığını bildikleri hâlde, hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine inanarak edilgenleşmeleri ve edilgenliği yeniden üretmeleri…


Geçmişin biçimleri tekrar dolaşıma girebilir ama başka bir geleceği hayal etmek kadar onu üretebilmek de güçleşiyor. Magdy'nin ise bir sanatçı olarak bu toplumsal ve bireysel sıkışmaya karşı sorumluluk hissettiğini düşünüyorum. Kimi zaman metaforik yoğunluk taşısalar da kesinlikle gereğinden fazla didaktik ve boğucu olmayan bu etkileyici işler, felaketlerin karşısında ayakta kalmaya çalışıyor: absürt, samimi, politik ve poetik; biraz umutlu bile belki.



Basim Magdy, Sisifos Terapiste Gidiyor, 2026, Kâğıt üzerine yağlıboya, akrilik, yağlı pastel, sprey boya, kuru boya ve kolaj, 42 × 56 cm


Magdy’nin Sisifos Terapiste Gidiyor (2026) başlıklı akrilik, sprey boya ve kolaj kâğıt işiyle ilk karşılaşmamda, insan başını andıran heykelsi bir taşı havaya kaldırmış bir figür görüyorum. Yan taraftaysa bana Rorschach testinin soğuk mürekkep lekelerini hatırlatan, ancak sıcak sarı ve turuncu tonlarıyla iç içe geçen ve görsel bir çatışma yaratan başka bir imge var. Figür, bir anlığına gökkubbeyi omuzlarında taşımaya mahkûm edilen Atlas’ı çağrıştırıyor bana. Ne var ki işin başlığı beni başka bir mitolojik cezaya, Sisifos’a götürüyor.


Sisifos, taşı sonsuza dek dağın tepesine çıkarmaya çabaladıkça kaya yeniden aşağı yuvarlanır. O da bunu defalarca izleyip yeniden başlar. Oysa çağdaş kapitalist düzende Sisifos terapiye gidiyor. İş, daha isminden başlayarak kapitalizmin yalnızca üretim imkânlarını daraltmakla kalmayıp yarattığı sorunların sorumluluğunu da bireyin omuzlarına yüklemesindeki absürtlüğü güçlü biçimde ortaya koyuyor. Sisifos, kaya itme cezasını ve düzeni sorgulamak yerine, dayanıklılık ve iyi oluşu öğreniyor (!) Taşı kaldırıp kucaklamış mı gerçekten? Aslında sistem, kaya gibi yerinde duruyor. Değişmesi beklenen ve kendini suçlayacak kişi ise yalnızca Sisifos.


Bugünün kapitalist ve militarist düzeni de kendisini sonsuz ve kalıcı sanmış eski iktidar biçimlerinin arasına yerleşecek mi? Bugünün iktidarları da filmde anılan Babil’in Asma Bahçeleri ya da Roma’nın çökmüş sarayları kadar geçici olacak mı? Bu geçicilik, sanatçının kâğıt üzerine ürettiği Dört Buçuk Milyar Yıllık Varoluşun Pragmatik Erkek Politikacıların Bir Yılı (1968) Karşısına Konması (2026) başlıklı kâğıt işinde kendini gösteriyor. Magdy, neredeyse on sekiz yıldır taş ve mineral topluyor. Sanatçı, atölyesinde elinde tuttuğu ağır demir-nikel alaşımı meteorit parçasına bakıp bu taşın 4,5 milyar yaşında olduğunu düşünüyor. Milyarlarca yıl uzay boşluğunda süzülmüş, sonunda Dünya’ya düşmüş ve kapitalizmin dijital pazaryeri eBay’den satın alınmış. Bu saçmalık beni büyülüyor.


Magdy diğer yandan 1960’lar ve 70’lerle fazlaca ilgileniyor. 1968 yılıysa birçok politik hareketin ve küresel özgürleşme mücadelesinin kesişiminde. Magdy, iki zaman katmanını birleştiriyor: Merkeze meteoritin resmini yapıyor; etrafına Henry Kissinger, Richard Nixon ve Mao Zedong gibi erkek politikacıların suluboya portrelerini yerleştiriyor. Ancak önce portreleri ateşe vererek kenarlarını yakıyor, ardından bu hâlleriyle resme kolajlıyor. Bana göre bu yanıklar, politikacıların iktidar hırsı ve dünyayı ateşe verme arzusuyla kendilerini yiyip bitirmelerini, aynı zamanda patriyarkal iktidarın güç yanılsamasının milyarlarca yıllık bir meteorit karşısındaki anlamsızlığını gösteriyor. İnsanlık kendisini bu denli önemli saysa da kozmik zaman karşısında hiçliğe dönüşüyor.


1960’lar, nükleer kıyamet tehdidi ve Soğuk Savaş’ın yanı sıra uzay yarışı ve teknolojik umudun da dönemiydi. Şu sıralar kafayı taktığım, geleceğin geçmişte nasıl hayal edildiğini bugünden izlediğim Star Trek (1966) gibi yapımlarla Magdy’nin bazı işleri arasında görsel bir ilişki kuruyorum. Sanatçının yoğun renk paleti ve geçmişle gelecek arasında dolaşan tuhaf imgeleri bana bu retrofütüristik estetiği çağrıştırıyor.


Geleceğin usulca yitişi fikrine yeniden dönüyor zihnim. Çünkü Magdy’nin kuşları, taşları, canlı ve cansız varlıkları başka bir soru sormama neden oluyor: İptal edilen gelecek gerçekten dünyanın ve zamanın geleceği mi, yoksa yalnızca insanmerkezci varlığın ve onun kurduğu kapitalist anlatının mı?


Pembe kuvarslar, volkanik taşlar ve minerallerle kendime küçük bir koleksiyon oluşturmaya çalışan ben de bu işe son derece kişisel bir heyecan besliyorum. İnsanlığın ortaya çıkışından çok önce var olan ve yarın muhtemel bir felaketle insan türü yeryüzünden silindiğinde de varlığını sessizce sürdürecek taşlara, kayalara ve inorganik maddelere bakmayı seviyorum. Çünkü bana hem insanın gezegene verdiği zararı hem de kendi güçsüzlüğünü hatırlatıyorlar.


Aklıma koleksiyonumdaki çöl gülü taşı geliyor. Çölün kurak topraklarında mineralli suyun buharlaşmasıyla oluşan ve üst üste binmiş kristalleriyle adeta taştan bir çiçeği andıran bu oluşum, varlığını artık orada bulunmayan suya borçlu. Bu acayip ve şiirsel varoluş, beni yeniden Eliot’ın Çorak Ülke’sine götürüyor: “Burada su yok, yalnızca kaya var.”


Çöl gülü taşı, şimdi görünmeyen suyun bir zamanlar orada bulunduğunun kanıtı. Eliot’ın tarif ettiği çoraklık da yalnızca suyun veya bereketin yokluğundan doğmuyor. Varlığın ve kaynakların ortasındaki yoksunlukla, arzunun, tutkunun, Eros’un ve insanın dünyayla kurduğu samimi ilişkinin görünmezleşmesi ve aşınmasıyla da baş gösteriyor. Şiirde nehirler akmaya, kayalar umarsızca yükselmeye, insanlar sevişmeye ve metropoller var olmaya devam ediyor. Bütün bu devinimin ardındaysa adeta yaşayan ölüler hüküm sürüyor.



Basim Magdy, BİR ŞİİR, 2026, Fujicolor Crystal Archive Pearl fotoğraf kâğıdı üzerine C-print baskı, 259 × 203 cm


Magdy ise BİR ŞİİR (2026) adlı fotoğrafik çalışmasında, arkeolojik kalıntıları ve antik heykelleri ile kayaların çekimlerini bir şiirin dizelerini ya da film şeritlerini çağrıştıran bir akışla sunuyor. Canlı, kaotik ve rengârenk imgeler var. Başta bağımsız gibi gelen bu fotoğraflar karşımda birleşip bir hikâye yazmaya başlıyor. İnsanın kurduğu zamansallığı aşan taşların ve milyonlarca yıldır varlığını sürdüren maddelerin taşıdığı bilgiyi hatırlatıyor bana.


İnsanlık tarihini kayda geçiren ve onlar olmasaydı geçmişimiz hakkında çok az şey bileceğimiz taş oymacılarına bir saygı duruşu niteliğinde bu iş. Taş heykeller, oyuntular ve arkeolojik kalıntılar, Antik Mısır’ın ölümden sonrasına duyduğu merakı, her şeyi toplama, mumyalama ve arşivler oluşturma arzusunu bugüne taşıyor.


Geçmişi anlamlandırıp bugünü kavramak ve yarını hayal edebilmek için taşlara kazınan izler... Kimi boşlukları kurgularla doldursak da zamanın derinliği karşısında arşivin kendisi çok değerli. Magdy’nin kendi ifadesiyle “Hiçbir şey hiçlikten ortaya çıkmaz” düşüncesi de bu arşiv pratiğinin değerine bir atıf. Peki, bilginin hızla dolaşıma girdiği ve Yapay Zekâyla yaşadığımız bugünden yarına geriye ne kalacak? Teknolojik ilerlemeyle birlikte dikkatimizi ve bir anlığına yaratıcı bir can sıkıntısına kapılma imkânımızı kaybetmemiz de günümüzdeki dijitalleşmenin çoraklığı değil mi?


Arşiv meselesi, sanatçının kendi geçmişiyle kurduğu ilişkide de beliriyor. Mısırlı bir sanatçı olan Magdy, Arap Baharı sonrasında ne hissedeceğini ve ne söyleyeceğini bilemediği bir dönemde kişisel arşivine dönüyor. Yıllar önce çektiği fotoğraflara bakarken kendisine şu soruyu soruyor: “Ya bu fotoğrafları onlara bağlı olan anılardan bağımsız olarak yorumlayabilseydim?” Görüntüleri kişisel hafızasından kopararak, sanki onları çeken kendisi değilmiş gibi yeniden okumayı ve her birini tek bir cümleyle tarif etmeyi deniyor.



Basim Magdy, Titrek Bir Yerde Reşit Olmak, 2023, Fujiflex üzerine 20 adet C-print baskı, 205 × 365 cm


Burada geçmişin kendisinin de sürekli yeniden kurgulanabilen bir malzemeye dönüştüğünü düşünüyorum. Sanki ona yeni hikâyeler, belki de yeni gelecekler kazandırma girişimi gibi. Geçmişin ihtimalleri üzerine düşünürken, Titrek Bir Yerde Reşit Olmak (2023) başlıklı fotoğrafik çalışmaya yeniden bakıyorum. İlk karşılaşmamda bende altyazılı bir rüya hissi yaratmıştı. Magdy’ye has renkler ve kadrajlarla oluşturulmuş fotoğraflar, yine sanatçının kaleminden dökülen bir şiirin seçilmiş dizeleriyle birleşiyor. Arşivlerden çıkan ve yeni anlamlarla buluşmaya hevesli bu fotoğraflar, yan yana geldiklerinde zamansızlaşıyor sanki.


İşin çıkış noktası, sanatçının büyükannesinin ölümünden sonra gördüğü bir rüya üzerine yazdığı oldukça kişisel bir şiir. Bu dizeler, Magdy’nin uzun yıllardır geliştirdiği pickling, yani turşulama yöntemiyle dönüştürdüğü fotoğraflarla bir gridde buluşuyor. Geçmişe ya da kolaylıkla geleceğe de iliştirilebilecek bu görüntüler, kişisel hafıza ve yastan doğarken bir yandan da herkesin kendi anlamını yaratabileceği bir alan açıyor.


Turşulama yöntemi yalnızca bu çalışmada değil, Magdy’nin diğer fotoğraf ve film işlerinde de karşımıza çıkıyor ve pratiğinde önemli bir yere sahip. Magdy, 2016’daki bir söyleşisinde, internette fotoğraf filmini bulaşık makinesine koyarak deney yapan bir sinema meraklısından ilham aldığını anlatıyor. Sanatçı, ev tipi asitlerden ve kimyasallardan hazırladığı çözeltilerde beklettiği filmleri kullanıyor. Sonuç her zaman bir miktar sürprize gebe. Renkler dönüşüyor, parlak, kimi zaman toksik görünen, beklenmedik ve beni büyüleyen tonlar ve izler ortaya çıkıyor.


Magdy’nin kendi şiirinden seçtiği dizelerse, Titrek Bir Yerde Reşit Olmak işinde fotoğraflarla bir araya gelerek bir tabloya dönüşüyor:

“Yirmilerimin başında pişmanlığın dilini öğrendim

Bir ağacın mutfak dolaplarından yapıldığını

Bir ineğin az orta pişmiş biftekten

Bir evin bol yağda kızartılmış sevgiden.”


Magdy şiirde, nedenselliği tersine çevirerek yok sayılmış ve sömürülmüş varlıkları görünür kılıyor. Evin “bol yağda kızartılmış sevgiden” yapılması, aile ve yuva fikrinin samimiyetini, tuhaflığını ve trajikomikliğini hatırlatıyor bana. Bir ineğin biftekten yapıldığı düşüncesiyse, hayvanın bir tüketim nesnesine indirgenmesini tersine çevirerek onun yaşayan, hisseden bir varlık olduğu fikrini getiriyor. Dizeler, fotoğraflarla birleşerek izleyeni kendi geçmişine, hayatına ve değerlerine götürüyor.


Bu düşünceler beni başlangıçtaki huzursuzluğuma döndürüyor. Gelecek henüz yaşanmamış olsa da onu biçimlendirecek koşullar ve kalıplar geçmişte oluşmaya başlıyor neticede. Tıpkı geçmişteki sömürgeci ilişkilerin, geleneklerin ya da politik kararların şimdiyi ve hatta yarını belirleyebilmesi gibi. Yine de bugün, gelecek için hâlâ umut var mı?


Karamsar tabloya ve kapitalizmin göz kırpışlarına rağmen bana göre Magdy’nin eserlerinde katı bir nihilizme teslimiyet yok. Kuşlar Kartları Seçer filminin ortasında aniden beliren o insani arzu aklıma geliyor: “Bütün istediğim sarılmaktı ve birlikte ağlayacağım biriydi.”


Bir sarılış ve birlikte ağlamak... Tüm kaosun içinde böylesine yalın, böylesine samimi bir istek… Bir başkasının varlığını ve acısını şefkatle kucaklamak, felaketin normalleştiği bir dünyada yaşamaya devam edebilmenin bir yolu olabilir mi?


Children of Men'in finalinde sislerin arasından beliren ve Tomorrow (Yarın) adını taşıyan gemiyi düşünüyorum; geleceğin ve umudun hâlâ mümkün olabileceğine ilişkin bir imge…


Eliot'ın Çorak Ülke'sinin sonunda ise eski, Sanskritçe dua: “Shantih shantih shantih.” Yani aklı ve kavrayışı aşan o derin huzur.


Magdy'nin kimyasallarla dönüştürdüğü filmleri düşünüyorum. Kimyasal müdahalenin izlerini taşıyorlar ama o müdahalenin sonuçları muamma. Kafesteki kuşlar kartları seçmeye devam ediyor ama gelecek hâlâ belirsiz. Felaket ortadan kalkmıyor; yine de başka birine sarılma arzusu ve ihtiyacı hâlâ orada.


En başta bahsettiğim Theo gibi Londra sokaklarında değil belki ama ben de İstanbul'da kahvemi yudumlarken endişeyle internetten savaşları, yıkımı ve ülkemdeki şiddeti izliyorum. Bu saçmalığın normalleşmesinden korkuyor, bir şeylerin değişip değişmeyeceğini düşünüyorum. Güneşin açısı değişiyor. Pencereden baktığım ağacın yaprakları renk ve yer değiştiriyor. 


Tarih de aynı sonla defalarca tekerrür ederken, henüz farkına varamadığımız başka ihtimalleri içinde taşıyor olabilir mi? Bilmiyorum. Kahvemi içip yeniden gökyüzüne bakıyorum. Godot’yu Beklerken Estragon’un Vladimir’e cevabını bu kez kendi kendime veriyorum: Bekleyelim.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page