top of page

Karizma

23 saat önce
13 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 21 saat önce

Mehtap Baydu’nun Seni Sevmek Çok Zor! isimli kişisel sergisi Selen Ansen küratörlüğünde 29 Nisan - 15 Kasım 2026 tarihleri arasında Arter’de gerçekleşiyor. Sergi, bedenin kimlik, toplumsal normlar ve iktidar ilişkileri içinde nasıl biçimlendirildiğini ve bu süreçte karizmanın nasıl üretildiğini görünür kılıyor. Sergiden hareketle bedenin bir sermayeye dönüştürülmesini, üzerindeki denetim mekanizmalarını ve bu mekanizmalara karşı geliştirilen direnme biçimlerini tartışıyoruz


Yazı: Kübra Aycan Gelekçi



Mehtap Baydu, Seni Sevmek Çok Zor!, Sergiden görünüm, Küratör: Selen Ansen, Arter, 2026. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz


Stars of the Lid’den ambient ve drone müzik tarihinde bir başyapıt olarak kabul edilen And Their Refinement of the Decline albümünü dinliyorsun. Gözlerini kapatma. Ekrana bakıyorsan birkaç saniyeliğine ekrandan ayrılabilirsin. Fakat tamamen değil. Her an geri dönmen gerekebilir. Şu an bulunduğun yerde, bedeninin ağırlığının nereye düştüğünü fark et. Ayaklarının tabanına mı, oturuyorsan kalçalarına mı? Bedeninin hangi bölgesinin seni taşıdığını düşün. Ne kadar süredir taşıyor? Kaç saat daha taşıyabilir? Verimlilik hedeflerin açısından bu kapasite yeterli mi? Nefesini izle. Havanın burnundan girişini, göğsünün ya da karnının hafifçe genişlemesini, sonra aynı havanın geri çıkışını fark et. Bu döngü sen doğduğundan beri durmadan devam ediyor. Üstelik hiçbir ücret talep etmeden. Bir düşün: Bedeninin bugüne kadar içine çektiği havanın hiçbiri faturalandırılmadı. 


Şimdilik.


Nefes, mühim bir konu. Doğru nefes almak, sempatik sinir sistemi aktif olan arkadaşınla daha az görüşmek, anda kalmak, sağlıklı olmak, yürümek, zor konuşmaları bencillikle karıştırmak, doğru nefes almak, spor salonuna yazılmak, yogayı pilatesi eksik etmemek, makro mikro besin hesapları, eski para yavaşlığı, yeni para nezaketsizliği, doğru nefes almak, adalar, çünkü ben buna değerim, doğru nefes almak.


Peki hiç durmadan düzeltilmeye çalışılan bu nefes ve her yere taşınan yorgun bedenlerle istikamet nereye?



Mehtap Baydu, HAVADA!, 2026, Jesmonit, 73 x 26 x 18 cm. Arter desteğiyle, Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle


Mehtap Baydu’nun Arter’deki Seni Sevmek Çok Zor! isimli sergisi Nefes performansıyla başladı ve ben tüm sergiyi izledikten sonra şunu düşündüm: Baydu, karizmaya kafayı takmış olmalı(!) Nefes alıyor, veriyor, parçalıyor, birleştiriyor, atlıyor, giyiyor, çıkarıyor, deniyor, topluyor, dağıtıyor, takıyor, yumruğunu havaya kaldırıyor. Demek istediğim; bedenin bir sermayeye, pazarlanabilir bir imgeye veya disiplin edilen bir nesneye  tahvil edilmesini hem serimliyor hem de bu mantığı ters düz ediyor. Karizmanın türlü türlü veçhesini kurcalıyor.


Karizma, Türk Dil Kurumuna göre etkileyicilik demek. Yani, etrafınızdaki diğer insanlarda uyandırdığınız hayranlık ya da onları peşinizden sürükleme gücü. Esasen ben bu kavrama, dikkat ekonomisinden uzanıyorum. Dikkat ekonomisinin içinde yaşadığımız çağda ifade ettiği düşünülürse; karizma, bu ekonomi içinde güçlü kalabilmenin bir gerekliliği hâline geliyor. Dolayısıyla bedenlerimizle, hareketlerimizle, aldığımız doğru nefeslerle karizmatik olduğumuzu kanıtlamamız için algoritma tarafından da desteklenerek her an eğitiliyoruz. (Mesele ekonomi, aptal.¹)


Seni sevmek çok zor çünkü sen küçük burjuva bile değilsin


Yapay Zekâ, mantığın ve zihinsel emeğin rekabet gücünü zayıflattıkça sermaye, bedenlere daha çok göz dikti. Dünyanın en zenginlerinin ömrü uzatma ve hatta ölümü aşma arzusuna giderek daha fazla yatırım yapması tesadüf değil. Bu filmi daha önce de izledik: Sermaye, her defasında kendi sınırlarını aşmanın yeni yollarını arıyor.


Bu yeni kültürde beden, üzerinde sürekli çalışılan bir proje. Uyku saatleri, kalp atışları, kan değerleri, hormonlar, beslenme biçimleri, takviyeler, egzersiz programları ve genetik veriler ölçülüyor; bedenin her işlevi bir optimizasyon problemine çevriliyor. Bireye kendi bedeni üzerinde adeta bir öz-denetim rejimi sunuluyor. 


Bir varlık olarak beden; korunması, geliştirilmesi, ölçülmesi ve değerinin artırılması gereken bir sermaye. Üstelik yalnızca ölümsüzlük arzusuyla sınırlı değil. Çalışma hayatı da bedenden giderek daha pürüzsüz bir işleyiş talep ediyor. Çalışanın yorgunluğu, ağrısı, hastalığı, kırılganlığı ve duygusal yükü, üretim sürecinin içinde görünmez kılınması gereken aksaklıklar. Kurumsal yapılar bedenin kırılganlığını gizlemesini ve her gün yeniden, mümkün olduğunca kesintisiz biçimde işgücüne katılmasını bekliyor. Zero-drag worker² (sıfır dirençli/sürtünmesiz işçi): sistemde sürtünme yaratmayan, durmayan, yavaşlamayan, hastalanmayan ve mümkün olduğunca az bakım gerektiren işçi. Çünkü kapitalist buna değer!



Mehtap Baydu, Güne Hazırlık performans videosu, 2018, Video (renkli, sesli), 2’52”. Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle


Baydu’nun Güne Hazırlık (2018)  yapıtı bu teorik çerçeveyle bir yüzleşme sağlıyor. 2018 yılında gerçekleştirdiği performansını, müzenin duvarındaki bir ekranda izliyoruz: Söz konusu disiplin mekanizmasını gündelik ve absürt bir dile dönüştüren yapıtta sanatçı, farklı insanların bedenlerinden aldığı fotoğrafları bir araya getirerek oluşturduğu “kâğıttan post”u ütülüyor. Her sabah işe, üretime ve kamusal alana katılmadan önce bedenlerin normlara ve pürüzsüz iş gücü standartlarına uyacak şekilde ütülenip hizalanması, sistemin normatif kural ve kalıp yargılarına dair bir ifşa gibi.



Solda: Mehtap Baydu, Güne Hazırlık, 2018, Kâğıt, Değişken boyutlar. Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz

Sağda: Mehtap Baydu, 1 kg Alman Köy Ekmeği (1 kg Bauernbrot), 2014, Bronz, 10 x 30 x 15 cm. Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle


Ekranın karşısında ise bu performansın başrol oyuncusu sergileniyor; kaidesinin üstünde sere serpe. Muhtemelen 1 kg. Alman Köy Ekmeği’nden yemiş, mükemmel beden için gerekli olan temiz yiyecek prosedürlerinin dışında bir beden. Saatlerce ütülenmiş olmasına rağmen biraz kırışık. Sistem içinde monte edilen ve tüketilen kolektif hammadde. Ne kadar disipline edilirse edilsin, ne kadar ölçülüp pürüzsüzleştirilmeye çalışılırsa çalışılsın; kendi organikliğini, yaşanmışlığını, kırılganlığını ve kırışıklığını koruyarak sermayenin kusursuz optimizasyon kurgusuna direniyor.


Sermaye bedenlere göz dikti demiştim. Beden hem bir yatırım hem de bir tüketim nesnesi olarak şahane bir aygıt! Parçalanabilir, bölünebilir ve dolaşıma sokulabilir. Organlardan üreme kapasitesine, emekten cinselliğe kadar bedenin çeşitli parçaları ekonomik değer üretme kapasitesine göre ayrıştırılabilir. Sergideki bir başka yapıt olan Pestil Elbise (2010)  bana biraz bu durumu hatırlatıyor.


Mehtap Baydu'nun 2010 yılında Documente Halle'de pestilden bir elbise giyerek gerçekleştirdiği Eat Me Meet Me performansından görüntü. (Seni Sevmek Çok Zor! sergisinde elbisenin küçük ölçekli ve bu performansı heykelleştiren Pestil Elbise isimli bir örneği bulunuyor)


Pestil, kışın ortasında yaz güneşini ve epistemesini damağınıza çağıracağınız bir azık. İnsanın doğayla kurduğu varoluşsal mücadelenin, doğaya hükmettiği değil onunla işbirliği yaptığı sürecin, zamanı bükme arzusunun ve minimalizmin somut bir simgesi aynı zamanda. Zamana meydan okuyan bu yiyecek, 2018 yılındaki performansında sanatçının çıplak bedenini sarmalıyor, tıpkı bir deri gibi. İzleyiciler sanatçının üzerindeki pestili yeme özgürlüğüne sahip, dolayısıyla sanatçı, izleyicinin iştah ve tüketim hızına bağlı olarak bir süre sonra çıplak kalıyor.


Bedenim, artık pek yakında birlikte yolculuk etmeyeceğimizi bildiğimden

sana karşı yeni bir şefkat duymaya başlıyorum,

çok çıplak, çok yabancı bir şey bu;

gençliğimde aşktan hatırladığım şeye benziyor. Amaçlarında çoğu kez budalaca olan,

seçimlerinde ve şiddetinde ise asla olmayan

o aşka.

Baştan fazlasını isteyen,

vaad edilemeyecek kadarını isteyen—Ruhum öylesine korkak, öylesine hoyrattı ki:

bağışla onun bu gaddarlığını. / Sanki o ruhun kendisiymiş gibi,

elim senin üzerinde ihtiyatla dolaşıyor,

seni incitmek istemeden,

ama nihayet, varlık olarak kendini ifade edebilmeye

iştiyakla— özleyeceğim şey toprak değil, / seni özleyeceğim.³


Bu performansın hayaleti, sergide bir fanusa saklanmış pestil bir elbise olarak beliriyor. Okurun epey aşina olduğu bir kelime ile ifade edersem, metalaşıyor. Bir zamanlar tüketim aracılığıyla ortadan kalkması ve sindirilmesi beklenen elbise, şimdi varlığını sürdürmesi gereken bir sanat nesnesi. Pestilin ömrüne ömür katan bir müdahale.


Bu kültürünün temel arzularından biri olan bedenin yaşlanmasını geciktirmek, bozulmasını önlemek ve biyolojik ömrünü mümkün olduğunca uzatmak fikriyle flörtleşiyor Pestil Elbise. Yani karizmayı her zaman korumak, çizdirmemek fikriyle. Fanusun içindeki pestil; bir zamanlar tüketime açık olan bu madde, camın içerisinde korunarak adeta ölümsüzleştirilmiş. Meta mantığını görünür kılmak için kendisini tüketilebilir kılan pestil, sonra kurumun koruma ve koleksiyon düzeni içerisinde metalaşarak yeniden değer kazanıyor. Biyoteknolojik beden ile sanat nesnesi burada birbirine yaklaşıyor: İkisinin de değeri, bozulmaya karşı dayanıklılıkları üzerinden yeniden kuruluyor. 


Diğer yandan bu dönüşüm, metot oyunculuğu ile Brechtçi mesafe arasındaki farkın bir başka örneği sanki. İlk performansın gücü, izleyiciyi olayın içerisine sokmasından gelir; tüketim gerçekten gerçekleşir, sanatçı bu tecrübeden fiziksel olarak etkilenir. Fanus içindeki nesne ise tam tersine, Brechtçi anlayışla, izleyicinin müdahalesini engelleyerek ona bakma ve düşünme mesafesi dayatır. Bir anlamda eser kendi tarihinde iki farklı seyir rejimini deneyimler: önce tamamen içeridedir, sonra dışarı çıkar. Dolayısıyla Baydu’nun bedenle kurduğu ilişki tüketilen, korunan, sergilenen, ölçülen, parçalanan, yeniden birleştirilen ve başkalarıyla ilişki içerisinde var olan bir alan. Bu nedenle sanatçı “karizmatik” beden tahayyülünün karşısına kusursuz olmayan başka bir beden politikası koyuyor.



Solda: Mehtap Baydu, Ben ve Her Şey Arasındaki Mesafe (Camdan Bir Beden), 2025, Cam, 98 x 87 x 17 cm. Alexander Tutsek Stiftung desteğiyle, Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle

Sağda: Mehtap Baydu, Seni Sevmek Çok Zor!, Sergiden görünüm, Küratör: Selen Ansen, Arter, 2026. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz


Ben ve Her Şey Arasındaki Mesafe (Camdan Bir Beden) (2025) isimli yapıt bu durumun bir başka hali. Aşağı sarkmış, sanki eriyormuş gibi gözüken fakat aksine, oldukça sabit ve tüm katılığıyla, tüm sertliğiyle oraya asılmış bir beden; ilk kez pürüzsüzlüğe en yakın formunda belki. İlk kez bu kadar şeffaf. Tıpkı bir hayalet gibi. İnsanın ancak bir hayaletken pürüzsüz ve sürtünmesiz olabileceğini gösteriyor sanki.


Hellraiser (1987) filminde Frank’in Cenobite’lar tarafından parçalanıp derisiz ve amorf bir beden olarak Cotton ailesinin evinin tavan arasında kalması, hayalet fikrini baştan itibaren bedenle, daha doğrusu bedenin yokluğuyla ilişkilendirir. Frank artık tam anlamıyla bir beden değildir ama bütünüyle yok da olmamıştır; tavan arasında, kanla beslenip yeniden bir dış kabuk edinene kadar geçmiş ile gelecek arasında asılı duran bir tayf gibi yaşar. Toplumsal dünyaya geri dönebilmek, kendi çürümüş benliğini gizlemek ve patriyarkal şiddetini sürdürebilmek için ağabeyi Larry’nin derisini yüzüp üzerine geçirir. Frank’in “ikinci derisi” şimdi bir maske, bir kamuflajdır: İçerideki dehşeti örterek onu yeniden tanınabilir, kabul edilebilir bir erkek bedenine dönüştürür. 


Baydu’nun camdan bedenleri ise kimliğin sabitlenemez kurmaca yapısını ve öznenin savunmasız geçirgenliğini bakışa sunuyor. Sanatçının kalıp alma eylemiyle ürettiği bu “çift suretli ikinci deri”, Frank’in aksine hiçbir şeyi gizlemiyor; üstelik camın şeffaflığı sayesinde içerisi ile dışarısı arasındaki sınırı iyice muğlaklaştırıyor. Bedenin artık orada olmadığını ama izinin mekanda asılı kaldığını düşündürüyor. Sanki beden bir anlığına kendisini terk etmiş, yeni bir surete geçmeden önce arafta kalmış gibi. Bu yüzden Baydu’nun bedeni, Hellraiser’daki gibi saklanacak bir şerrin değil, kimliğin sabit ve yekpare olmadığının işareti; beden  geçirgen, savunmasız ve geçici. Ne bütünüyle geçmişe gömülebilen ne de şimdiki zamana tam bir beden olarak yerleşebilen, dokunamadığımız ama bir biçimde hâlâ orada olduğunu bildiğimiz bir şey. Görünür ama tutulamaz, hissedilir ama ele geçirilemez. Bu açıdan düşünüldüğünde bize korku veren hayalet aslında yalnız bırakılmış, toplum tarafından boyun eğdirilmiş olanla hemhal. Edebiyat ve tarihten alışığız bu meseleye. Görünmeyen/bastırılan işçi, göçmen, kadın ve kuir bedenleri; (Shakespeare’in Fırtına oyunundaki görünmeyen büyücü Sycorax gibi⁴) sömürgeci ve ataerkil düzenin arka planında sesi kesilmiş, bedeni kapatılmış, hayaletleştirilmiş bireyler.


Hayal-et bize ne söylüyor? 


Geçmiş gerçekten geçmiş değil, bitmiş sandığımız şeyler şimdiki zamana sızarak bizi hâlâ etkiliyor. Güçsüzlükler, travmalar ve eski ilişkilerin gölgesi bugünkü beden üzerinde sessizce kuruyor otoritesini. İnsan bir an, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp geçmişinin gölgesine dönüşebiliyor. Hayaletin trajedisi ölmek değil, kendi bedeni üzerindeki eyleme gücünü yitirmek belki de. Benjamin’in Angelus Novus’unda yüzünü geçmişe, üst üste yığılmış yıkıntılara çevirmiş tarih meleği gibi, hayalet de doğrusal bir zamanda yaşamıyor; geçmişe bakarken geleceğe doğru sürüklenerek hiçbir yere tam olarak varamıyor. Baydu’nun cam kabukları da bir zamanlar orada bulunmuş bedenlerin, ilişkilerin ve deneyimlerin hayaletlerini taşıyor. Bu kabuk deri, bedenin kendisini terk ettiği, fakat henüz bütünüyle kaybolmadığı müşkül ve müphem bir ara zamanı imliyor. Dönüşümü işaret ederek izleyiciden bir kabul bekliyor. Louise Bourgeois’nın sanatı akıl sağlığının garantisi olarak gören şiarı, İçinde Yaşadığım Deri (2011) filminde Vera’nın tüm bedeni değişirken verdiği yaşam mücadelesine destek olurken⁵ Baydu’nunkine de el vermiş gibi görünüyor. 


Seni sevmek çok zor çünkü sen yeterince karizmatik değilsin


On beş, on altı yaşlarımdayken parçası olduğum kolektifte yüzümü kara kızıl bir peçeyle örttüğüm bir fotoğrafımı çekmiştik. Bu fotoğrafın üzerine “Hayal etmek özgürleştirir” yazıp billboardlara astık. Yunanistan’da anarşistler sokaklardaydı, biz de İzmir’de umudu tetiklemek istiyorduk. 2006 yılında İzmir’deki billboardlarda gözlerimle karşılaşmış olabilirsiniz. 



Mehtap Baydu, Osman, 2010, Fine art baskı, 124 x 84 cm (çerçeveli). Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle


Baydu’nun Osman’ını düşünürken bu hadiseyi hatırladım. İkimizin de görünürlükle ilgili bir derdi olduğu kesin. Bedeni, duruşu, pozu, takım elbisesiyle bir karizma yakalamaya çalıştığı neredeyse kesin olan Osman, Baydu’nun alter egosu olsa gerek. Almanya’da bir göçmen. Erkek. Kesinlikle göz önünde fakat bir alter ego olarak. 


Benim hikâyem de Baydu’nunki de, bedeni kılık değiştirme mahalli olarak kullanıyor. Biri yüzünü örterek görünmez oluyor, diğeri başka birinin kimliğine bürünerek fazlasıyla görünür. Birinde beden siliniyor diğerinde fazlasıyla açıkta. Sonunda ikisi de bir gözetim mekanizmasıyla diyaloğa giriyor. Benim peçem bir tür ret içeriyor. Devletin, kameranın, tanıma ve teşhis etme aygıtının karşısına çekilmiş küçük bir perde. Yüzümü, adımı, beni ele veren ne varsa koruyan bir imkân.


Osman ise pasaport istiyor, ikametgâh çıkarıyor, form dolduruyor, bir ismi var. Yani sistemin bir bedenden beklediği tüm tanınma ritüellerini yerine getiriyor. Kim olduğunu saklamak yerine sistemin onu kim olarak görmek istediğini ayyuka çıkarıyor. Kurgu, karaktere bürünüyor.⁶ Sahtekârlığa ayna tutuyor; zira sistem, kendisini kandırılmaya karşı kurulmuş sanıyor, oysa çoğu zaman yalnızca kendi kurallarına uygun davranan birini arıyor. Bir başka ifadeyle, hakikât lüzumsuzlaşıyor.


Hülâsa, yüzü kara kızıl peçe ile kaplı, “hayal etmek özgürleştirir” diyen liseli bir kız ile Almanya’da sisteme sızan Osman’ı birbirinden bütünüyle ayırmak pek mümkün değil. İkisinin arkasında da aynı çocukça ama fena halde politik bir soru var: Başka biri olsaydım ne olurdu? Stanislavski tekniğinde oyuncuya “ben şu karakterim” dedirtmek yerine “ben o durumda olsaydım ne yapardım?” diye sorduran büyülü eğer (The magic if) meselesi gibi. Eğer bu yüzü örtersem? Eğer başka bir isim kullanırsam? Eğer erkek olursam? Eğer sistem beni başka türlü görürse? Burada yaşamak için kaç farklı şapkayı nasıl takmam gerekiyor?⁷



Mehtap Baydu, Otoportre: Birdirbir serisinden, El yapımı Japon kâğıdı


Sergi boyunca tekrar tekrar görüyoruz bu denemeyi. Otoportre: Birdirbir (2015-2017) yapıtında sanatçı, kendini kendi versiyonlarının üzerinden atlıyor örneğin. Üniversitedeki yakın arkadaşım yapardı bana bunu: “Şimdi ellerimle Aycan’ı başından tutup Aycan’ın önünden kaldırıyorum. Geç Aycan.” 


Tüm bunlara ihtiyacımız var çünkü nefes almaya çalışıyoruz. Evde, işte, okulda, sokakta, her neredeysek orada nefes alabilmek istiyoruz, rahatça. Bu nefesi alabilmek için de bazen varlığımızda bedenleşmiş engeli kendi önümüzden kaldırmamız gerekiyor. Fakat şu var ki, kendimiz sandığımız o engel çoğunlukla bir sistem tarafından bize dayatılıyor. Yani nefes alabilmek için önce bu nefesi alabilme imkanına sahip olmamız gerekiyor. 


Baydu, yazının başında değindiğim gibi sergiye Nefes isimli performansıyla başladı. Daha önce Almanya’da sokağa bakan bir mekanda gerçekleştirdiği bu performans, bu versiyonda müzenin yine müzenin içine bakan vitrininden izleniyordu. Almanya’daki versiyonu daha önce bir arkadaşımdan dinlemiştim. Etkileyiciydi. Şimdiki haline dair beklentim biraz da o etkilenmeyle şekillendi sanıyorum. Zira bu hali, performansı zayıflatmış bana kalırsa. Çünkü zihnimdeki çapa Almanya’daki bir sokakta ve oldukça güçlü. Müzedeki performansı, müzenin sokağa bakan ön girişine kurulacak bir alanda izlemeyi isterdim. O zaman kuvveti de, kamusal teması da başka bir biçime geçeceğinden benim için daha anlamlı olurdu. Bu konu müze mimarisine kadar uzayacağından nefese dönüyorum.


Alevi-Bektaşî dergâhlarında Cem sırasında hususi bestelerle ve saz eşliğinde okunan; yer yer abartılı ifadeler de ihtiva eden manzumelere de nefes denir. Cem sırasında okunan nefeslerin ortamda bulunan insanları bir araya getirerek mekânı tinsel bir birliğe kavuşturduğu düşünülür. Baydu'nun performansında mekânın hacmiyle aynı ölçülerde üretilmiş yarı saydam bir balona üflenerek hacimsel bir kütleye dönüşen nefes, geleneğin söze ve sese yüklediği tinsel anlamını sanatsal eylem aracılığıyla maddesel ve mekânsal bir varlığa dönüştürüyor. Tasavvufi düşüncede ve Alevi-Bektaşî erkânında "benliği yok etmek" (fena/yokluk düşüncesi) esastır; insan kendi varlığını Hak varlığı karşısında eksiltir. Baydu'nun eyleminde de sanatçı balona üfledikçe balonun hacmi genişliyor, kendi fiziksel hareket alanı daralıyor; nefessizlik sınırı zorlanıyor ve balon odayı bütünüyle kapladığında sanatçı mekânı terk etmek zorunda kalıyor. Sanatçının kendi somut bedenini ortamdan çekip geride nefesini bırakması, tasavvuftaki benlikten sıyrılma ve geçici fiziksel varlığın ötesinde tinsel bir iz bırakma düşüncesini getiriyor hatra. 


Mümkün mü?


Bu soruya cevap verebilmek için fazla faniyim. Belki de bu nedenle düşüncelerim konunun politikliğine uzanıyor. Hayatın her alanına sızmış türlü kullanımları ve ifadelerinin yanında oldukça politik bir mesele çünkü nefes. Az önce Zeynep Sayın’ın hazırlayıp sunduğu İmgenin Onuru⁸ isimli podcast’in son bölüm duyurusunu dinledim. Sayın, 64 bölümlük bu podcastın bir nevi nefes açlığı sebebiyle olduğunu dile getiriyor. Bu seriyle bir tür nefes belleği oluşturduklarını; memlekette ve dünyada süregelen tüm acı, kayıp ve savaşların nefes alma açlığı yarattığını ifade ediyor. Nefes demokrasisinden bahsediyor; “benim içimde olan, beni içine alan şeyin demokrasisi nedir?” diye soruyor.


Sayın’ın nefes demokrasisi beni hemen ele geçirdi. Nefes, inzivalardan kamplara spordan psikolojiye birçok meselenin merkezinde. Bunlarda iyi olabilmek/hakkını verebilmek için doğru nefes almayı öğrenmek şart. Diğer taraftan sabah kalkıp işe gidip sonra eve gelip ev, yemek ve temizlik işleriyle uğraşıp sabah kalkıp tekrar işe giden ve bu döngüyü yıllardır sürdüren biri için, sadece nefes alabilmek yeterli olabilir. Öte yandan savaş ya da deprem bölgesindeki biri için temiz havaya ulaşmak zor olduğundan nefes alabilmek pek mümkün olmayabilir. Bir insanlık suçu olan kuyu tipi bir hücreye kapatılmışsanız her nefesiniz bir adalet sorgusuna dönüşebilir. Belki de Baydu yalnızca nefesini biriktirmeye çalışıyordur gelecek günlerden korktuğu için.


Dünyada bir yerdeyim ben

Yol kenarlarındaki su birikintilerindeyim

Yarim yurdum yoktur benim

Sadece gökyüzüne göreyim⁹


Peki hiç durmadan düzeltilmeye çalışılan bu nefes ve her yere taşınan yorgun bedenlerle istikamet nereye?


Yazının başında sorduğum soruya tekrar dönüyorum. Baydu’nun buna bir cevabı var gibi. Burulma'da yüzü görünmüyor. Sırt dönük, kollar yana açılmış; deri, kas, omurga. Batı portre geleneğinin kimliği mimik, bakış ve gülümsemeden okuyan yapısı yerle yeksan edilmiş. Sırt, kendi başına anonim bir yüz gibi. 


Tıkır tıkır işlemesi gereken bu pürüzsüz beden yavaşça buruluyor. 


İnsanı insan yapan şeylerden biri, omurgasının zaman içinde dikleşmesiydi. Bu dikleşme, elleri ve kafayı yürümenin yükünden azat etti; ellerin alet yapmasını, bedenin ise çevresi üzerinde eylemde bulunmasını mümkün kıldı. Yani dikleşmek bedenin dünyayla kurduğu ilişkiyi de dönüştürdü. Baydu'nun omurga merkezli dairesel dönüşü bu çok eski hareketin bilgisini şimdiye çağırıyor.


Almancada deneyim için birbirinden farklı iki kelime var: Erlebnis ve Erfahrung. Erlebnis, insanın başından geçen, o anda yaşanan ve bedeni sarsan bir deneyime işaret ediyor. Erfahrung için ise tekrarların, zamanın ve yaşanmışlıkların içinden süzülerek biriken; sonunda kişinin kendi bilgisine dönüşen deneyim denebilir. Aralarındaki farkın, bir şeyi yaşamakla o yaşantının bedende ve zihinde bir bilgiye dönüşmesi olduğunu söylemek mümkün.



Mehtap Baydu, Seni Sevmek Çok Zor!, Sergiden görünüm, Küratör: Selen Ansen, Arter, 2026. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz (Arkada: Mehtap Baydu, Burulma, 2025–2026, Video, 21’37”, Ses: Robert Lippok. The Watermill Center, New York desteğiyle, Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle. Önde: Mehtap Baydu, Bir Ağaç ile Deri Alıp Verme (Hautaustausch mit einem Baum), 2025–2026, Bronz, toz porselen, Değişken boyutlar. The Watermill Center, New York desteğiyle, Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle.)


Videodaki tekrarlı hareketi bu dönüşüm üzerinden düşünüyorum. Beden her dönüşte aynı hareketi yeniden gerçekleştirirken kasın zorlanmasını, dengesini, ritmini ve sınırlarını da öğreniyor. O anda yaşanan bedensel Erlebnis, tekrarlandıkça bir Erfahrunga, yani bedende biriken ve eyleme çevrilen bir bilgiye dönüşüyor. Böylece hareket, temsil edilen bir şey olmaktan çıkıp kendi bilgisini üreten bir pratiğe dönüşüyor. Bu nedenle videodaki bükülme anı, bedeni geçmişin ya da geleceğin hazır kimliklerine yerleştiren anlatılara sakince bir cevap veriyor. Ne bedenin hangi kimliğe ait olması gerektiğini belirleyen katı politik kategorilere ne de bedenin sürekli optimize edilmesini, güçlendirilmesini ve kusursuzlaştırılmasını isteyen çağdaş beden fantezisine teslim olmuyor. Beden, katı kimlikleşmeyi yıkarak; tekrar ederek öğrenen, dönüşerek bilgi üreten ve kendi eylemliliğini kuran bir alan olmayı deniyor.


Seni sevmek kolay çünkü güzelsin¹⁰


Türk mitolojisinde Yer-Su kültü, Ağaç Ana, kayın ağaçlarının üzerinde yaşadığına inanılan Alahçın ya da Darhan Ana gibi dişil ruhlar bulunur: tabiata zarar verildiğinde üzülen, ağaçla özdeşleşen, doğanın ahengini koruyan varlıklar. Baydu da benzer bir yerde: Kendini ağaçla, rüzgârla, toprakla aynı hizada duran, geçirgen bir varlık olarak konumlandırıyor. Kendi içindeki duyumla çevresindeki alan arasındaki sınırı siliyor. Burulma ile insana özgü olan tüm karizmayı yerle bir ediyor. Doğanın bir parçası olduğunu, pürüzlülüğü, eğilip bükülmeyi, hemhal olmayı hatırlıyor.


Tıpkı örümceklerin ağlarını kendi midelerinden çıkarması gibi Baydu da sergi boyunca kendi bedeninin kalıplarını alarak, kendi nefesiyle mekanı doldurarak, kendi üzerinden atlayarak kendi fizyolojik ve performatif eylemliliğiyle sermayenin, cinsiyetin ve göçün sınırlarına dayanıyor. Bir yandan direnmeye çalışırken diğer yandan hemhal olmayı fısıldıyor. Bu yüzden bu sergiyi sevmek kolaylaşıyor; çünkü tüm karşı-karizmasıyla çok güzel.



Mehtap Baydu, Seni Sevmek Çok Zor!, Sergiden görünüm, Küratör: Selen Ansen, Arter, 2026. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz


1. "It's the economy, stupid": Bill Clinton'ın kampanya yöneticisi James Carville tarafından seçmenin gündemindeki ekonomik durgunluğu ve geçim sıkıntısını ön plana çıkararak, Körfez Savaşı'ndaki askeri başarılarıyla popüler olan George H. W. Bush'a karşı seçimi kazanmak amacıyla ortaya atılan söz.

2. Hochschild, A. R. (2001). The time bind: When work becomes home and home becomes work. Owl Books.  3. ‘Crossroads’ from A VILLAGE LIFE by Louise Glück. Çeviri: Kübra Aycan Gelekçi (Yapay Zeka desteği ile). 4. Sycorax, William Shakespeare’in Fırtına (The Tempest) oyununda adı geçen, ancak sahneye hiç çıkmayan (görünmeyen) güçlü ve acımasız bir cadıdır.

5. Filmde Vera, duvara Louise Bourgeois’nın bir yapıtında karşımıza çıkan sözü El arte es garantía de salud (art as a guarantiy of sanity) yazar.

6. Karakter bürünmek isimli işe atıf. 7. Richard Sennet’in “farklı şapkalar takmak” ifadesine atıfla o şapkaları takmanın güçlüğüne dikkat çekilmek istenmiştir. Farklı şapkalar takmak: Geç Orta Çağ'dan gelen Stadtluft macht frei sözü, kentin bireyleri doğuştan gelen sabit sınıfsal konumlardan, katı hiyerarşilerden ve tek bir efendiye hizmet etme zorunluluğundan özgürleştirmesini simgeler. Richard Sennett, MIT'de (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) çalıştığı Şanghaylı genç mimarlara bu özgürleşme fikrini anlattığında, onlar bu ilkeyi Mandarinceye "farklı şapkalar takmak" olarak çevirmiştir. "Farklı şapkalar takmak", kent yaşamının açık ve esnek yapısı sayesinde bireyin tek ve değiştirilemez sabit bir benliğe (fixed self) hapsolmak yerine, yaşamı boyunca farklı roller üstlenebilme özgürlüğünü, yani çok katmanlı bir yaşamı ifade eder. 

8. 2025-2026 arasında YUNT tarafından yayınlanan, Zeynep Sayın tarafından hazırlanıp sunulan bir podcast serisi. 

9. Dünyada Bir Yerdeyim isimli Kazım Koyuncu şarkısından. 10. Minnie Riperton şarkı sözü. “Lovin' you is easy 'cause you're beautiful.”


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page