Kübik çanta

Sanat belleğimizin farklı noktalarına ışık tutacağına ve yeni yazın alanları oluşturacağına inandığımız Çıkan Kapı serisi Fatoş Üstek ile yine iki arkadaşın sohbeti özgürlüğünde gündeme dair sorular etrafında devam ediyor


Röportaj: Yasemin Özcan


Fatoş Üstek, Fotoğraf: Christa Holka


Zamanda ışınlanmak gibi Fatoş ile arkadaşlığın tarihine bakmak. 2000'lerin başlarında Platform Garanti’de tanıştığımızda Fatoş, Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümünde öğrenciydi. Malzeme sevgimden olacak, o günden en çok aklımda kalan, Fatoş’un elindeki yeşil, sempatik ölçülerdeki alet çantasıydı. Gündelik kullanım için ideal bir tasarım seçimi olduğunda hemfikir olduğumuz çanta, matematik dışındaki ilgilerin o günlerden neşeli bir sembolü gibiydi. İletişimimiz derinleşerek devam etti. Bir yandan Platform’da arşiv asistanlığına devam eden Fatoş ve sosyolog-yazar Pelin Tan ile karşılıklı yemekli, uzun gecelerde hararetli tartışmalarla sanat dünyasının dinamiklerini ve dönemi anlamaya çalıştık.


Sonrasında Fatoş’un 9. İstanbul Bienali ile eş zamanlı gerçekleştirdiği Art Actually sergi daveti ile Elmaslı Apartman başlıklı mekâna özgü video işimi yeniden kurdum. Kısa bir süre sonra, önce Almanya ardından Londra’ya taşındı. Yükselen bir ivmeyle uluslararası sanat sahnesinde kendine açtığı yolu gururlanarak izledim ve uzak-yakın iletişimimiz devam etti. 2019’da 58. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda yıllar sonra karşılaşmanın duygusallığına tanık olduğunda şaşırttığımız Doris Benhalegua’dan da bir kare fotoğrafımızı çekmesini istedik.


O karşılaşma sonrası bir röportajın, Fatoş’un bugünden sesini duymanın değerli olacağını düşündüm. Araya pandemi ve hayat girse de nihayet Fatoş Üstek’i kendi cümleleriyle bugünden duymak için şahane bir fırsat.


Geleneğin, aktarımın zayıfladığı bir iklimde, hatırlamayı ve ilişkilendirmeyi değerli bularak sormak istiyorum. O tarihlerde iyi bir akademik yolculuğun içindeyken, muhtemel senden beklentiler farklıyken, sanat ile nasıl ilişkilendin? Kendi tarihine bakarak kırılma noktanı, ben bu işi yapmalıyım duygusunun şekillenme sürecini paylaşır mısın?


O ilk anı bulmaya çalışmak sanatın kişi üzerindeki etkisini anlamaya çalışmak gibi, aslında siz başladığını bilmeden içinizde yanmaya başlayan bir alev gibi. İlkokul yıllarında, sınavlara çalışmaya daha fazla vaktim olsun diye resim ödevlerimi annem yapardı. Ortaokul ve lise yıllarında da bu böyle devam etti. Kendimi ifade alanım, okul ve dershanelerden kalan zamanda ortaokulda oynadığım basketbol ve lisede gittiğim gitar kursuydu. Üniversiteye girmeden önce aslında ailem karar vermişti, mühendis olacaktım.


Kendimi bildim bileli büyük sorular soran, dikkatli ve derinden düşünen bir yapım var. Sanatla ilişkim, yazı ile başladı diyebilirim, kendimi keşfe çıktığım gençlik yıllarımda defterler dolusu duygu biriktirdim. Üniversite yıllarında bu mecra çeşitlenmeye başladı. Boğaziçi Üniversitesi’nin çok seçenekli ve yüreklendiren sosyal kulüplerinin sunduğu olanaklar, ifade alanları arayışımla birleşince, yaşamımda matematiğin ve fen bilimlerinin yanı sıra fotoğrafa, tiyatroya, felsefe ve filme yer açıldı. İlk kırılma noktam neresi bilmiyorum. İlk açtığım fotoğraf sergisi mi, güzel sanatlar kulübünde verdiğim çizim dersleri mi, Geniş Açı dergisinde ilk yayımlanan yazım mı, 2001 İstanbul Bienali’ndeki asistanlığım mı? Doğrusu bilmiyorum.


Küratöryal pratiğinde sanat kurumları ile iş birliği içinde, büyük ölçekli projelerde çalışıyor, seçici kurul komitelerinde yer alıyorsun. Birkaç hafta önce Art Review’da yayımlanan bir süredir konuştuğumuz sanat emeği odaklı makalen ve bir model önerisi üzerine çalışan yeni kurduğun inisiyatif FRANK’tan hareketle soracağım. Sence sanat dünyasında, cümleten nasıl bir yere doğru gidiyoruz?


21. yüzyıl oldukça ivmeli geçiyor, bunda İnternet’in ve global iletişimin rolü çok büyük. Dünyanın herhangi bir yerinde olan bir olay ya da tüm insanlığı ilgilendiren sosyal hareketler kısa bir sürede hızla yayılıyor. #metoo, Black Lives Matter gibi akımlar sismik değişimlere neden oluyor. Sanat kurumları da bu ivmeli değişimlere ayak uydurmakta zorlanıyor. Global pandemi süreci, sanat ve sanat kurumlarının içinde olduğu yapısal, işlevsel ve kurumsal tutumların çıkmazlarını görünür hale getirirken, kurumsal kimlik, sanatın işlevi ve sanatçıların değeri de sorgulanmaya başlandı. Görmezden geldiğimiz eşitsizlikleri daha fazla göz ardı edemeyeceğimiz bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. FRANK’de tam bu noktada, sanatçılarla adil ve dürüstçe çalışmanın prensiplerini belirlemek için kuruldu. Aynı zamanda sanat sektöründen herkesin uygulamaya koyabileceği adil ödemelerin belirlenebileceği bir hesap makinesi üzerine çalışıyor. Art Review dergisinde yazdığım gibi İngiltere'de sanatçılar yok pahasına ve çoğunlukla hiçbir ücret almadan çalıştırılıyor. Bu sadece genç sanatçıları değil, aynı zamanda deneyimli ve ünlü sanatçıları da kapsıyor. Türkiye’de de durumun farklı olduğunu düşünmüyorum.


Nasıl bir yere doğru gidiyoruz sorusuna çok farklı açılardan farklı yanıtlar verilebilir. Artan farkındalıklarımızla gelişen ve dönüşen sanat ortamında, hızla büyüyen sanat pazarının ortasında yeni mecraların keşfedildiği ve yeni olasılıkların mümkün olduğu, olumlu dönüşümlere doğru gidilen bir yoldayım, en azından ben onun için çabalıyorum.


Yakın tarihli bir tecrübe olarak Liverpool Bienali deneyimi nasıl bir süreçti?


Her deneyim eğer ondan bir şey öğrenebiliyorsanız size bakış açısı, güven ve güç katar. Liverpool Bienali yöneticiliği oldukça zengin bir deneyimdi. Liverpool ile, şehrin diğer kurumları ile güçlü ilişkiler kurduğum, kısa zamanda da olsa kalıcı bir şeyler bıraktığım bir süreç oldu. Mesela, Liverpool Belediyesi ile ortaklaşa ürettiğimiz Nathan Coley’nin From Here, 2020 adlı yerleştirmesi vatandaşların yoğun ilgi ve isteği üzerine Liverpool Waterfront’taki kalıcı heykellerden biri oldu.


Pandemi sürecinde bir bienal organize etmek, 50 sanatçının işlerini yeni koşullarda değerlendirmek ve bu sırada birlikte çalıştığımız kurum ve kuruluşlar ile bienalin tarihlerini iki kez değiştirmek oldukça büyük bir çaba gerektirdi. Kriz döneminde, sorumluluk ve iş bölümünün net olmadığı bir ortamda, yönetim kurulundan gelen farklı düşünce ve çözümleri, Bienal için anlamlı seçimlere dönüştürmeye çalışırken, kendimi görevimi yerine getiremediğim bir noktada buldum. Tümüyle beni büyüten bir deneyimdi diyebilirim.


Elmaslı Apartman, Video yerleştirme, 2004. Yasemin Özcan’ın Tünel’de, doğduğu apartmanın avlusuna yerleştirdiği iki monitörden oluşan mekâna özgü çalışma

Son dönemde “Sanat alanında nasıl kurumlar, yapılar, işleyişler hayal edebiliriz?” fikri üzerine çalışıyorsun. Bu konuda bir yayın projesi de var, nasıl ilerliyor?


Son dönemde, kurumların girdiği çıkmazların nedenlerini ve çözümlerini aramaya odaklandım. 21. yüzyılda sanat kurumlarının yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünüyor ve bunun nasıl mümkün olduğu üzerine araştırmalar yapıyorum. Sanatın yanı sıra ekonomi, finans, sosyoloji gibi farklı disiplinlerden veri topluyor, bu alanda çalışan uzmanlarla görüşmeler yapıyorum. Amacım bu sürecin çıkarımlarından beslenen kurum fikrini hayata geçirmek. Bu süreç içerisinde, araştırmalarımı kitaplaştırmak ve bulduğum çözümleri uluslararası alanda paylaşmak istiyorum. Bu esnada bir yayıncı ile görüşmelerimiz devam ediyor.


Geleceğin kurumları kendini, hiyerarşiyle farklı ilişkilenen, sanat pazarı ve finans kaynaklarına bağımlı değil, kendi üretim potansiyeli ve gelir kaynakları ile desteklediği sanatçılar ve sanat üzerinden tanımlayacak. Sosyolog ve yazar Frédéric Laloux’un kitabında da belirttiği gibi “deniz mavisi” kurum ve kuruluşlar geleceğin sarsıntılı ve bol çıkmazlı evreninde ayakta kalacak olan kurumlar. Bu tanımın sanat alanında nasıl çıkarımları olacağı üzerine çalışıyorum, aynı zamanda yenilenmiş ve farklı düşünülmüş iş planlarına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Tüm bu pratik çözümlerin yanı sıra, kurumsal ahlak pratiği üzerine öneriler biriktiriyorum.


Sanat kültür alanındaki bu kırılganlık ve eşitsizlik ile mücadelede sanat dünyasının tüm bileşenlerinin nasıl sorumlulukları var? Kültür çalışanları olarak kurumsal ve bireysel ölçekte neleri gerçekleştirebiliriz?


Varsaymak yerine araştırıp öğrenmek, soruları ve sorunları görülür değerleri üzerinden değerlendirmek yerine, görünmeyene, konuşmayana, duyulmayana bakmak. Ön yargılarımızı hissettiğimiz noktada, onları sahiplenmek ve kararlarımızı o yönde almak. Hemen kabullenmek yerine sorup soruşturmak. Birey olarak ve birlikte çözüm olabileceğimize inanmak. Unutmayalım ki soru sormak farkındalık, bilmek sorumluluktur.