Kriptik bir dil


Alper Turan’ın küratörlüğünde gerçekleşen ve 2 Şubat 2019'a dek Amerikan Hastanesi, Operation Room’da devam eden Pozitif Alan sergisi, farklı medyaları kullanan sanatçıların işlerini birbirleriyle temas ettirerek, bir anlamlar epidemiği olan HIV/AIDS’i deşifre etmeyi amaçlıyor. Turan, Derya Bayraktaroğlu’nun Pozitif Alan ile ilgili sorularını yanıtladı

3263 kelime

Pozitif Alan sergi görüntüsü

Pozitif Alan sergisini şekillendirmene etkisi olan sanatsal üretimleri sormak isterim. Sadece sergiyi oluşturduğun çalışma sürecinden değil, pratiğinle ve çalışmalarınla kesişimi bakımından evvel zaman etkilenimlerinden de söz ediyorum. Sergiyle aynı tema üzerine kurulmuş sinema, edebiyat veya plastik sanat yapıtları içerisinde aklına ilk gelenler hangileri?

Félix González-Torres diyebilirim. Torres’in AIDS’i, virüsü ele alma biçimi bununla birlikte katılımcı sanatı yaygınlaştırmaya yönelik keşifleri çok değerli. Kendinden sonraki dönemde sanat üretimine olan etkileri açısından da Torres’in üretimi ilgimi çekiyor. Kendi pratiğime gelince AIDS, sanat ve aktivizm ilişkisine ilgi duyuyordum ama düşüncelerimin yoğunlaştığı bir alan olmaktan çok, zaman zaman içerisine bakmak ve sevdiğimi almak gibi bir ilişkim vardı konuyla, ta ki Sabancı Üniversitesi’ndeki öğrenimimin başlangıcına kadar. Şimdi ise üzerinde çalışıyorum diyebildiğim bir konuya dönüştü. Diğer yandan Dasart Project ile küratoryal çalışmalar yürütüyoruz. Çalışmalarımı bu ikisinin ortaklaşma ve kesişme alanlarını düşünerek sürdürüyorum.

O halde sergi doğrudan, bahsettiğin kesişimden türüyor. Peki sergi fikri ortaya çıkarken yer ve zaman nasıl, ne kadar belirleyiciydi?

Türkiye’de AIDS konusunun kültür-sanat alanında bir yeri olmadığı geniş kapsamlı bir araştırma yapmadan da fark edilebiliyor. Burada böyle bir sergi yapıyor olsam ne yapıyor olurdum sorusu belirleyiciydi. Amerika’daki AIDS salgını sürecinde üretilmiş ya da o süreci ifade eden sanat işlerinden oluşan dar bir alana sıkıştırmak istemedim sergiyi. Ele aldığı konuyu kimliğe ve deneyime indirgeyen küratoryal tavırdan veya HIV+ sanatçıların işlerini birleştiren bir vaka çalışmasından farklı birşey ortaya çıkarmak istedim. AIDS’in buradaki anlamları neler olabilir ve böyle bir sergi yapsam hangi işleri dahil edebilirim diye düşündüm. Dünyada ne yapılıyor olduğuna da baktım. Son birkaç yıldır bu tema üzerine geçmiş dönemde aktif üreten David Wojnarowicz gibi sanatçıların üretimlerinin retrospektif gibi geniş kapsamlı içeriklerle sergileniyor olması dikkatimi çekti. David Katz’in kürasyonunu yaptığı ve kıtanın çeşitli yerlerini dolaşan Art AIDS America sergisi bir başka örnek olabilir. Son dönemde Avrupa’da da benzer işler yapılıyor.

Bahsettiğin sergileri görmedim, zamanın AIDS krizinin izini nasıl sürüyorlar, bugüne temas ederken taze bakışlar öneriyorlar mı?

Bu sergiler, kanımca bir tema olarak AIDS’e dair geçmiştekine benzer temsiller ortaya koyuyor. Yalnızca benim kanım değil, Visual AIDS’in kurucularından yazar Theodore Kerr de bu yeni dalgadan benzer biçimde bahsediyor. Tüm travma vakalarında olduğu gibi, bir komünitenin (burada küresel anlamda gay komünite söz konusu) ne olduğundan söz edebilmesi ve buna ilişkin üretim yapabilmesi için yaşadığı travma ile bugün arasına koyacağı on yıllara ihtiyaç oluyor. AIDS söz konusu olduğunda süreç bugün hâlâ kendi içinde devam ediyor. İşin iyi kısmı bu yeni dalga yakın geçmişe dönüp bakıyor ve gay kültürüne dair mirası kurguluyor. Gay miras demekten gocunmuyorum. AIDS’in gay hastalığı olmadığını söylemek fazla doğrucu bir yaklaşım olurdu. Her ne kadar bu konuda aktivizim yürüten sivil toplum örgütleri dünya çapında hastalığı eşcinsellikten, bu etiketten arındırmaya çalışıyor olsalar da hastalığın gay’leri daha çok etkilediği bir gerçek.

Katılıyorum, 80’lerde eşcinsellerin arkadaşlarını, yoldaşlarını, Amerikan toplumunun ise sanatçılarını peş peşe kaybettiği salgını hesaba katarak, bir kültürel mirastan söz edilecekse, AIDS’i cinsel yönelim ve cinselliğin alanından ayrıştırmamanın toplumsal hafıza için bir anlamı ve politik işlevi var. Aktivizm alanına gelince, bu konuda çalışan sivil toplum örgütlerinin hastalığı eşcinsellikten arındırma çabaları, eşcinsel HIV+ bireyi gündelik yaşamda deneyimlediği dışlanma, ayrımcılık vb muamelelerden korumaya yönelik önlemler veya stratejiler olarak makul bulunamaz mı ne dersin?

HIV özelinde Türkiye’de çalışan derneklerin çalışmaları çok değerli, birçok insan için onların varlığı önemli bir dayanak; fakat politikalarında tartışmaya açık bulduğum nokta “LGBT” derneği olmadıklarının altını ısrarla çizmeleri. Bunu yaparak HIV’nin sadece homoseksüellere bulaşan bir virüs olmadığını söylemek istiyorlar elbette, aynı zamanda hem kendilerine fon sağlayabilecek bakanlıkların homofobisinden muaf oluyorlar hem de virüsü her ne yolla kapmış olursa olsun kendisini heteroseksüel olarak tanımlayan danışanlarının içlerini rahatlatıyorlar. Ama bir yandan da danışanlarının büyük çoğunluğunun eşcinseller olduğunu da kabul ediyorlar. Burada bir sorun olduğunu düşünüyorum. Biliyoruz ki HIV/AIDS eşcinsel mirasının büyük bir parçası, bunu açıkça söyleyememeyi dürüst bulmuyorum.

Sergideki yapıtların çoğu Pozitif Alan için üretilmiş. Sanatçılarla işbirliği süreci nasıl yürüdü?

Başlangıçta aklımda birkaç isim vardı. Hayatlarında HIV’in bir yeri olduğunu bildiğim isimlerdi bunlar. Onun dışında Leyla Gediz’in 2009 tarihli yeni tanı almış HIV+ bir kişiyi resmettiği işi gibi önceki araştırmalarımda keşfettiğim işler de vardı. Bu işin Türkiye’de daha önce gösterilmemiş olması, gizli kalmış olması da sembolik olarak ilgimi çekmişti. Bulaşma metaforu üzerine düşünmüş çalışmış Sabo Akdağ’ın ve Sadık Arı’nın virüs ve mikroplarla uğraşan geçmiş işlerini biliyordum. Bunların dışında, örneğin serginin sanatçılarından İz Öztat bana Artıkişler’in üretiminin sergiye katkısı olabileceğini söyledi ve Artıkişler’i önerdi. Güneş Terkol ile konuştum, Güneş de bana Özgür Erkök Moroder’i tavsiye etti, Özgür’le konuştum ve sergiye dahil oldu. Bir yandan kaba tabirle piyasa yoklaması yaptım, pek çok insanla konuştum. Sanatçılarla diyalog yaz ortasında başladı ve sergi başlangıcına kadar aralıklarla sürdü, ama sen de biliyorsun bu işler bazen de son bir ayda olur, bazı işler en son noktaya dek belirmez.

Güneş Terkol, Dünyadan bir ıslık geçti-1, 2014, Kumaş üzerine dikiş, 250x85cm

İnternet’te gördüğüm kimi metinlerde “Dünya AIDS Günü nedeniyle hazırlanan sergi” ifadesi yer alıyordu. Sergi 1 Aralık’ta açıldığı için yapılan bir ilişkilendirme mi bu, yoksa doğrudan dünya AIDS Günü’ne adama niyeti söz konusu mu? Buradan hareketle Hastanenin Pozitif Alan sergisine mekân olmasından bahsetmeni isterim. Operation Room programına dahil olması için bir öneri mi geldi yoksa Pozitif Alan sergisi için öngördüğün mekân zaten bir hastane miydi?

Başından beri mekân bir hastane düşünmüştüm. Amerikan Hastanesi Operation Room’a ben öneri götürdüm. Spesifik olarak Amerikan Hastanesi olmasının en önemli sebebi şuydu; burası hastane bünyesinde sürekli bir sergi alanı, bir galeri. Yani hastane, içerisindeki sergilerin prodüksiyonunu finansal olarak destekleyen bir alan açmış ki sergi yapmak için bu desteğe ihtiyacım vardı. Bunun ötesinde Operation Room’un direktörü Ilgın Deniz Akseloğlu’yla kurduğumuz diyalog ve işbirliği benim açımdan müthişti. Başlangıçta mekân düşünürken olası müdahaleleri, gelebilecek değişiklik taleplerini hesaba katıp kaygılanırken, buranın mekân olması ve Ilgın’ın yaklaşımı kaygıya yer bırakmadı. Herşeye rağmen bu serginin Türkiye’nin en pahalı hastanesinde olması bir handikap mı bilmem. Gerçek şu ki, böyle bir sergi burada olabiliyor. Dahası, elitist herhangi bir tavrı reddeden ve AIDS temasına odaklanan bir sergiyi İstanbul’un kalburüstü bir semtinde yapmanın kendisini çekici bulduğumu söyleyebilirim. Burada insanlar bedenlerini daha çok önemsiyorlar. Bunun karşısına başka ihtimaller koymak, başka haller göstermek ilginç geliyor. Randevusuna on dakika kala hastaneye gelen birinin geçerken “burada ne varmış” deyip içeriye girip bakmasını önemsiyorum. Bu sergi eninde sonunda bir araştırma ve bir araştırma her zaman yapılabilir, ama yine de AIDS günü ile kesişmesi rastlantı değil. Aktivist çevre için de bu günün bir anlamı var. Etkinlikler, toplantılar düzenliyorlar bir araya geliyorlar. Örneğin, Freddie Mercury’nin filmi bu ara vizyonda. Kamuoyu oluşturmak bakımından tüm bunlarla kesişmek anlamlıydı.

Tıp, hastalıkları tanımlamak, ve çözüm sunmakla yetkili bilim dalı olması bakımından “salgın” mevhumuna dair distopik kavrayış ve anımsayıların da doğrudan muhatabı. Halen mevcut “eşcinsellik hastalıktır” gibi söylemler bir yanda, salgına tedavi sunmayan 80’ler Amerikan tarihi diğer yanda, daha geniş çerçevede neoliberal sağlık ve sosyal güvenlik politikaları çerçevesinde işleyen sağlık sektörü bugün dünyanın her yerinde pek çok konuda kendini aklayamamışken, modern tıbbın şifa öngörüsünün biricik mekânları olarak hastane, serginin ele aldığı konuyu klinikleştirme, kötürümleştirme potansiyeli barındırmıyor mu?

Serginin hazırlıklarını yürüttüğüm süreçte görüştüğüm LGBT ve HIV çalışan, aktivizm yürüten örgütlerin de çekinceleri olmuştu. Üzerinde durdukları sav şuydu; “Eğer izleyici olarak HIV+ bireyleri tercih ediyorsan, hastaneler onlar için travmatik yerler.” Sergi başlamadan ve henüz izlenmeden önce Facebook yoluyla bana ulaşan bir eleştiri ise şunu söylüyordu; “HIV ve AIDS hakkında bu kadar az bilgi varken, insanlar hala HIV+ tanısı konulur konulmaz anında öleceklerini düşünürken, bu serginin bir hastanede olması HIV+ bireylerin hastanede olduklarını söylemek demek oluyor.” Bu görüşleri tamamıyla haksız bulmuyorum. Fakat bana kalırsa, mekân konuyu kötürümleştirmiyor. Burada bir yer var, sergiyi yapmaya imkan veriyor, içeriğe müdahale etmiyor, istediğimi, istediğim gibi yapabiliyorum, bu harika. Aksine bunu bir bulaşma teknolojisi gibi görmeyi sevdim. Bulaşma ve dönüştürme imkanı daima var.

Günümüz toplumlarına musallat olan anksiyete bozukluğu, anorexia bunlarla birlikte isimlerini bilmediğimiz türlü bağışıklık sistemi hastalığı ile insan bedeni, cinsel yönelim ve cinselliğini denetlemeye güdümlü biyoiktidar arasında yadsınamaz ilişkiler var. Dışlanma, takdir edilmeme sebebiyle beliren hastalıklar veya HIV+ gibi deneyimlerin toplum içerisinde algılanışı sebebiyle eşcinsel bireyin karşılaştığı yalnızlaşma, tüm bu sebep sonuç ilişkileri bakımından hastane belki de bir ortaklaşma zemini, paydaşlıkların altını çiziyor.

Kesinlikle. Buna katılıyorum. Ek olarak sergiye doktorların gelmesini çok önemsiyorum. HIV+ sonucunun kişinin eline ulaştığı yer aslında doktorun muayene odası. Biliyoruz ki sağlıkçıların olumsuz yaklaşımları ya da tavırları tedavi sürecinde belirleyici oluyor. Hala pozitif bireyle temastan kaçınan, örneğin operasyona girmek istemeyen doktorlar var. Serginin hastanede olması, bu durumu dönüştürme anlamında ne kadar söz sahibi tartışılır elbette ama doktorların en çok bulunduğu yerde kurulmuş bir sergi bu. Türkiye’de HIV aktivizmi en başında doktorlar tarafından yürütülmüş. 2005 yılında Pozitif Yaşam Derneği kuruluncaya kadar yapılanlar devlet destekli veya doktorların insiyatif alarak yürüttüğü çalışmalar. Bu hem oldukça iyi birşey hem de tıp sektörünün batıya dönük yüzü malum, bu tip bir aktivizmi nasıl yürütmüşler, vakayı klinikleştirmeden konuya yaklaşabilmişler mi, tamamen tartışmaya açık. Örneğin; eğer vücudundaki virüs testlerde tanımlanabilir miktarın altındaysa senin virüsü bulaştırma riskin sıfır. Bu, dünyada doktorlar tarafından kabul gören ve paylaşılan bir kanı iken biliyoruz ki Türkiye’deki doktorlar bunu söylemekten geri duruyor.

Oysa bu bilgi HIV+ bireyin duygu durumunu, ilişkilerini, yani gündelik yaşamını değiştirmeye muktedir.

Tabii.

Onur Karaoğlu, Dünyaya Düşen Son Uydu, 2018, İki Kanallı Video Yerleştirmesi, 14’35”

Artıkişler’in sergide yer bulan Yanlış Anlamazsan Birşey Sorsam isimli videosu az önce bahsettiğimiz anlamda bir paydaşlığın araştırması diyebilir miyiz? AIDS söz konusu olduğunda dil üzerine kurulu iletişimle kurulmaya çalışılan empatinin imkansızlığını ortaya koyuyor. Birbirine yabancı iki insan arasında diyalog yoluyla bir güvenli bölge gerçekten oluşturulabilir mi gibi soruları tartışıyor. Sergi için üretilmiş yeni tarihli bu video serginin temasına nasıl ekleniyor, nasıl ortaya çıktı biraz bahseder misin?

Artıkişler, öneri götürmemle birlikte pek çok fikirle geldi. Sonrasında zamanla bu düşünceler sağaldı. Videonun ortaya çıkma sürecinde kollektiften daha çok Alper (Şen) ile iletişim içindeydim. Videoda Alper’le birlikte söyleşi temelli bir pratiği olan başka bir sanatçıyı, ve sivil toplum çalışanı iki farklı kişiyi daha görüyoruz. Bu kişiler HIV+ bir kişiye sorular yöneltiyor. Alper’in videoda kendi deyimiyle ifade ettiği gibi soru soran kişiler HIV+ biriyle bir duygudaşlık kurmaya çalışıyor fakat böyle bir duygudaşlığa gerek var mı, bu mümkün mü, video bu imkansızlıkla ilgileniyor. Alper’in kendini belirli bir yere konumlandırdığı, aslında etnografik bir çalışmaydı. Bununla birlikte izleyici ya da okur için bu bilgi ne ifade eder bilmiyorum ama aslında orada diyalog kurulan, soruların sorulduğu pozitif kişi benim.