Komünite bilincinin ilk perdesi
- Misal Adnan Yıldız

- 16 Nis
- 8 dakikada okunur
Berlin'de yer alan James-Simon-Galerie, 6 Şubat - 19 Temmuz 2026 tarihleri arasında gerçekleşen Gebaute Gemeinschaft sergisi kapsamında, Göbeklitepe ve Taş Tepeler’in 12.000 yıllık mirasından bir seçkiyi bir arada sunuyor. Sergi üzerinden arkeolojik buluntuların modern sanatla olan zamansız akrabalığına, toplumsal cinsiyet rollerinin izlerine ve insanlığın mülkiyete teslim olmadan önceki “bir arada yaşama” iradesine, güncel sanat pratikleri ve popüler kültür referanslarıyla birlikte bakıyoruz
Yazı: Misal Adnan Yıldız

Gebaute Gemeinschaft. Göbeklitepe, Taş Tepeler und das Leben vor 12.000 Jahren, Sergiden görünüm, Berlin James-Simon Galerie, Museumsinsel. Fotoğraf: David von Becker. Vorderasiatisches Museum ve Staatliche Museen zu Berlin’in izniyle
bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan
yeni bir başlangıç vardır
parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın
gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
her başlangıçta yeni bir anlam vardır.
nedensiz bir çocuk ağlaması bile
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır
Edip Cansever, Umuş
Berlin’in iki yüz yıllık Müze Adası’nda (Museumsinsel), David Chipperfield’ın minimalist dokunuşuyla ve kusursuz matematiğiyle şekillenen James Simon Galerie, günümüze ulaşan 12 bin yıllık bir varoluş mucizesine ev sahipliği yapıyor. Mimarının yeni nesil teknolojiyle barışık, saydam ve şeffaf mimarisi ile arkeolojik kazıların hikâyesinin yarattığı arkaik kontrast, beklenmedik şekilde, Dune film setindeymişiz hissi veren “poetik mekânsal” bir katman sunuyor. 6 Şubat - 19 Temmuz 2026 tarihleri arasında ziyaret edilecek Gebaute Gemeinschaft sergisi, sadece 2018’den beri UNESCO Kültür Mirası ilan edilen dünyanın ilk tapınağı Göbeklitepe’yi değil; Karahantepe, Sayburç ve Çakmaktepe’den oluşan Taş Tepeler projesinin bütününe yayılan devrimsel, organik neolitik estetiği -müzenin zamanı donduran kamusallığında- görünür kılıyor. İngilizceye Building Community olarak çevrildiğinde sürece ve eyleme odaklanan başlık; Almanca orijinalindeki gibi “inşa edilmiş topluluk” vurgusunu koruyarak, Türkçede komünite odaklı güçlü bir gramerle karşılanmış, -girişte kocaman yazılmış: “Toplumun Keşfi” neolitik insanın sadece taşları değil, bir arada yaşama kültürünü de nasıl fiziksel bir forma, sosyal mimariye ve ilk kamusallık deneyimlere dönüştürdüğünü vurguluyor.

Karahantepe’nin havadan görünümü, Şanlıurfa, Türkiye, Fotoğraf: Yusuf Aslan, Karahantepe Proje Arşivi
Toplayıcılıktan-avcılıktan gelip toprağa kök salan, sulak, verimli bölgelere yerleşen, tarım ve hayvancılık öğrenen, zanaat bilen, doğayı gözlemleyen ve gökyüzüne bakan analarımızın-atalarımızın kolektif bilinç altımızda saklı masalları… ilk benlik, öteki ve bedensel algımızı yansıtan, elle üretilmiş form ve toprak deneylerinden gündelik eşyalara; güzelliğine hayran kalınan işlemeli dev kaplardan su, yiyecek ve barınma için kullanılan aletlere; süsleme takılardan doğa figürlerine, zamana meydan okuyan şahitlikleriyle, bu araştırma insanın ilk yerleşme, beraber yaşama pratiklerini ve komünite olma çabalarını çalışır. Biz ziyaretçilerini (de) çalıştırır. Bu buluntular, doğum, ölüm, hasat ve yas ritüellerini, ortak yaşam kültürlerini, hayatta kalma hikâyelerini, kuşaklar arası bilgi ve deneyim aktarımının ilk örneklerini hayal edebileceğimiz şüpheler, spekülasyonlar ve bilgiler içeriyor. Stellerden altarlara, yeniden yazılacak bir mimarlık tarihi dersi; yaşayan belgeler, yeryüzündeki varlığımızın en eski kayıtları.
T biçimli dikilitaş formundan esinlenen, dijital formları esnek malzemeden yapılmış beyaz yüzeylere yansıtan -dinamik- sergi tasarımı, cam vitrinlere farklı bölümlerde tematik olarak dağıtılmış buluntulardan; aralarına yerleştirilen belgesellerden ve diğer kayıtlardan oluşuyor. Göbeklitepe’nin sadece kolektif bir inanç kültü değil, aynı zamanda bir sosyal organizasyon ve ortak yaşam atölyesi olduğu tezi; müzede bağlamında bu kanıtlar ve anlatılarla kurulmuş.
Göbeklitepe, İngiltere’deki Stonehenge’den yaklaşık yedi bin yıl, Mısır Piramitleri’nden ise yedi bin beş yüz yıl daha yaşlı, bin beş yüz yıllık işlevinden sonra kaderine terk edilmiş. Ancak gizemli olan da bu! Bu yapıların zamanla doğal yollarla yıkılması değil, insan eliyle kasıtlı olarak üzerine toprak dökülerek gömülmüş olması. Böylelikle, kaç binlerce yıl bozulmadan bugüne ulaşabilmiş. Yerleştirme, güncel bir mimari modelleme gibi, kült merkezinin ve taş mimarinin atmosferini yansıtıyor. Şanlıurfa platosunun rüzgârlarından süzülüp gelen bu hikâye, Göbeklitepe’nin hayvan motifli, bilinen tarih öncesi algımıza mesafeli, fantastik kozmos çerçevesinden evrilerek, Karahantepe’de doğrudan insan merkezli, daha lirik ve sarsıcı bir anlatıya dönüşüyor. Yaban domuzunun eşsiz profili, kuş figürlerinin keskinliği ve insan suratlardaki duygu ifadelerinin gerçekliği etkili.
Gebaute Gemeinschaft. Göbeklitepe, Taş Tepeler und das Leben vor 12.000 Jahren, Sergiden görünüm, Berlin James-Simon Galerie, Museumsinsel. Fotoğraf: Misal Adnan Yıldız
Girişin karşısında -iyi hesaplanmış bir mesafeyle ziyaretçilere önce göz kırpan, sonra serginin orta kısmında yeniden karşılaşılan ve gözlerinde obsidyen taşlarıyla meşhur figür; sevimli duruşu, kırık burnu, olmayan ağzı ve -bence zırıl zırıl kuir; Yıldız Savaşları’ndaki (Star Wars) insansı androidi C-3po’yu (si-tri-pio-yu) hatırlatıyor. Boynundaki çizgiler, çıplak olmadığını; hatta rütbeli ya da seçilmiş olduğunu söylüyor. İlk ikon. Şanlıurfa Müzesi’nde sergilenen ve literatürde Urfa Adamı (Balıklıgöl Heykeli) olarak bilinen, dünyanın gerçek boyutlu ilk insan heykelinin replikası. (Orijinal olanlar, klimatize şartlarda sergileniyor, bazılarının arkalarında numaraları okuyabiliyorsun.) Elleri, göbeğinin altında, cinsel organın (phallus) bulunduğu bölgeyi işaret ediyor ya da utanarak, onun üzerini kapatıyor. Bu, klasik bir okumayla neolitik dönemde (M.Ö. 9000) üreme, soyun devamı ve yaşamın kaynağına verilen önemi sembolize eder. Ağzı yok, bu sessizliğine, dilsizliğine ya da saklanan bir sırra mı işaret ediyor? Görse, Jimmie Durham bayılırdı… Kaidesinin üzerinde yükselmenin bünyede yarattığı topuklu ayakkabı etkisi, ona vakur ve mesafeli bir duruş katıyor. Bize yukarıdan bakarken gülümsemeyi unutmasını, boyu sayesinde bizden çok daha uzağı, çok daha önce görmüş olmasından kaynaklanan sükûneti olarak okuyabilir miyiz?
Diğer yandan, bu arkeolojik buluntular bilişsel ve soyut düzlemde, Ekspresyonizmden Primitivizme hatta Naif Sanata uzanan; Brâncuși, Giacometti ve Moore’un heykelleri ile konuşan zamansız akrabalıklar, hatta ruhsal eşzamanlılıklar içeriyor. Bedeni simgeleyen, hayvan motifli doğa formları, sıradışı halleriyle sanki binlerce yıllık bir akışın fosilleri gibi. İki eril beden arasında sıkışan dişil form, duygu ifadelerini okuyabildiğimiz büstler ve tılsımlı figürler… Göbeklitepe, bize “nereden geldiğimizi” soruyor, Karahantepe ise, “kim olduğumuzu.” Göbeklitepe, arkeolojiden görsel kültüre son yıllarda, evrensel bir referans olarak yerini almıştı, ama bulguları daha taze olan Karahantepe’den fışkıran insan yüzleri, insan bedeni hatlarının okunabildiği deforme formlar ve sütunlar, serginin en güzel sürprizi.
Gebaute Gemeinschaft. Göbeklitepe, Taş Tepeler und das Leben vor 12.000 Jahren, Sergiden görünüm, Berlin James-Simon Galerie, Museumsinsel. Fotoğraf: David von Becker. Vorderasiatisches Museum ve Staatliche Museen zu Berlin’in izniyle
Mekân, kazılardan öğrendiklerimiz daha ferah ve tasarıma nefes aldıracak bir zemin planında sergilenebilecek iken, ikiye bölünmüş; neredeyse ana sergiye eşit bir ölçekte, bir de kişisel sergi siparişini sunuyor. Tam bu noktada, serginin dikiş yerleri patlıyor. Sanat, illa her etkinliğin kreması, sosu, kutlaması ve eşlikçisi olmak zorunda ya! Kişisel sergi, sanatçı metninde Picasso’ya [sanatçının Afrika sanatını eserlerinde kullanması, dahice bir esinlenme olarak kutlanmış olsa da, günümüzde postkolonyal eleştiri ve dekolonize (sömürgecilikten arındırma) perspektifleri üzerine çalışan okumalarına rastlayıp rastlamadığına bir türlü emin olamadığım ifadelerle] referans veren İspanyol fotoğrafçı Isabel Muñoz’a ait! Taşı, altını ve ışığı bana göre kitsch riskiyle kullanan, bir tık fazla estetize ve dramatize eden, nedense koyu mavi tonda boyanmış duvarlara asılan, fotoğraf, baskı çalışmaları ve mekânın ortasında açılan film yerleştirmesiyle genişleyen sergi, sonunda temsiliyet çerçevesini unutarak, lens temelli pratiğinin sınırlarına, kurgu-estetiğin büyüsüne ve üretim hızına kapılmış. Kalabalık sunumunun içinde, en çok, organik olarak, buluntuların mevsimsel geçişlerini, nasıl korunduğunu akla getiren kumaşlarla beraber görselleştiren tek kanallı video işi çalışıyor.
Sergiyi gezerken, burada olmayan güncel sanat formları dipnot olarak hızla aklıma düşüyor: Yıllar önce, İtalyan kavramsal sanatçı Rossella Biscotti’nin Berlin temelli rezidans programı DAAD’nin galerisinde sergilenen çok kanallı video çalışmasında, Çatalhöyük’te izini sürdüğü mülkiyet ve emek gücü kavramları, burada topluluğun inşasında temel olarak, ters köşe karşımıza çıkıyor. Serginin yumuşak dokulu tasarımı ve akışkan dijital formları, yerleşik hayata geçişin kadın emeğinin henüz mülkiyet altına alınmadığı bir döneme işaret ediyor.
Mesela, Nilbar Güreş’ in muzip dilini burada anımsamamak imkânsız; işlerinde yerinden edilmiş; tekinsiz beden, Karahantepe’nin hem dürüst ve hem de oyuncu sembolleriyle birlikte düşünülebilir. Neolitik insanın taşa kazıdıkları, bedeni ve doğayla kurduğu (hiyerarşik olmayan) bağların hafızasını, kaydını tutmanın yollarından ilki. T şeklindeki formların duruşu, kamusal bedenin (public body) ilk örneği; bir manifesto gibi galerinin ortasında yükseliyor. Aralarında bir tanesi; iri penisli eril figür; seks endüstrisinin ve performansa dayalı kaygılı erkeklik imajının zıttı bir yerde. Alzheimer ve kanser araştırmalarını katlayan bütçesiyle medikal kimya sektörüne, ereksiyon marketine ve testosteron sanayiine göz kırparak, ekonomi, siyaset ve çökmekte olan kurumlar gibi krizde olan erkeklikten, masküliniteden farklı olarak, ziyaretçilere gururla gülümsüyor. O zamanlar, daha mutluymuşuz.
Bu tarihsel sürekliliği ve katmanlaşmayı en iyi Handan Börüteçene’nin bellek işçiliği önermesi ile okuyabiliriz. Hititler’den Bizans’a uzanan, genetik zincirlerimizi toprağın bir parçası olarak işleyen bu yaklaşım, sergilenenlerin sadece taş, toprak, kil değil; hafıza taşıyıcısı olduğunu sergide gezerken birden aklıma geldi. Ve kafamda Hera Büyüktaşcıyan’ın işlerindeki görünmez bağlar ve su kanalları gibi akan hafıza metaforları, benim için, serginin James Simon Galerie’ deki modern boşluklarıyla Taş Tepeler’in tozlu hafızası arasındaki o görünmez güncel köprüyü kuruyor. Büyüktaşcıyan’ın işlerinde çalıştığı yerinden edilmişlik, göç, miras ve eve dönüş temaları, ödünç alınıp Berlin’e konuk olmuş ya da orijinalinden kopyalanmış; sonunda aynı tavırla kaideye konan nesnelerin sessiz, atavistik varlığında kendini hatırlatıyor.
Taşın üzerine kazınmış; memeleri, iki yanda ve başı ahtapota benzeyen dişi bedenin genital organından çıkan sıvı, şiirsel bir sadelikle ve resimsel bir ustalıkla betimlenmiş! Henri Matisse’i, Pablo Picasso’yu kıskandırırdı. Kadın figürlerindeki ontolojik referansları, Anadolu’nun kadim ana tanrıçası Kybele’ye doğru evrilen ilk damarları sergide hissetmemek imkânsız. Kybele’nin hemen yanına, uluslararası güncel sanat hafızamızdan, Tate Modern’de yeni açılan Tracey Emin sergisindeki yatak yerleştirmesini ve dışavurumcu, ustalıkla yapılmış kadın bedeni desenlerini eklediğimizde, feminist kanonun aile ağacı ortaya çıkıyor. Emin’in dağınık yatağı, Kybele’nin doğurduğu sahnenin yapı bozumu ya da Lilith olarak -yeniden- özgürleşmesinin performatif, tiyatral ve kavramsal yansıması gibi. Kusursuz desenler, neolitik çağın güçlü dişil enerjileriyle uyumlu.
Bu notlarımı, komünite bilinci ile topluluk kavramı ile nasıl ilişkilendirirsiniz? David Graeber ve David Wengrow’un Her Şeyin Şafağı’ndaki devrimci teziyle bakarsak; insanlık, mülkiyete teslim olmadan önce binlerce yıl boyunca farklı topluluk modelleri ve komünite standartları denedi. Karahantepe, Göbeklitepe gibi, Graeber’ın sözlüğünde insanlığın ilk ortam yaşam alanı, üretim yeri ve kült merkezi. Bu sahnelemenin ana taşıyıcıları, dikilitaşlar, hiyerarşinin değil, bir araya gelme iradesinin en eski somut kanıtları. Eğer 12.000 yıl önce insanlar devasa yapılar inşa edip topluluk halinde, bir arada ve özgürce yaşayabiliyorsa; biz nerede hata yaptık?
“Peki, nasıl oldu da savaş, açgözlülük, sömürü (ve) başkalarının acısına sistematik kayıtsızlıklarla dolu bir dünyada bu batağa saplandık? İnsanlık tarihinde gerçekten fena halde ters giden bir şey olduysa, belki tam da insanlar diğer toplumsal varoluş biçimlerini hayal etme ve hayata geçirme özgürlüklerini kaybetmeye başladıklarında işler ters gitmeye başladı.”*
Sergide dönen belgesel ve arşiv görüntülerinde, tam da, arkeoloji alanında çalışan köylülerden, misafir Batılı arkeolog ekibiyle kaynaşan yerel aktörlere; çay ikramından yöresel damak lezzetine, bu tür nostaljik jestlere dalmışken, tanıdık bir yüz gözüme çarpıyor. 1989 yılında, Alman kazı ekibinde yer almış ve bugün Vorderasiatisches Museum’de çalışan Barbara Helwing’i gençlik halleriyle görür gibi oluyorum. Gerçekten de, kendisi İstanbul Üniversitesi’nden Necmi Karul ile birlikte, sergi projesi ekibinin başında yer alıyor. Sergi, bir anlamda uzun süreli, uluslararası ve akademik iş birliklerinin, kültürel diyalogların ve kişisel adanmışlıkların da hikâyesi…
Gebaute Gemeinschaft. Göbeklitepe, Taş Tepeler und das Leben vor 12.000 Jahren, Sergiden görünüm, Berlin James-Simon Galerie, Museumsinsel. Fotoğraf: David von Becker. Vorderasiatisches Museum ve Staatliche Museen zu Berlin’in izniyle
Hatırlarsanız, Atiye (The Gift, 2019), Göbeklitepe’yi sadece arkeolojik bir alan değil, spiritüel bir geçiş kapısı; sembolik bir eşik olarak kurgular. Ana karakter Atiye’nin (Beren Saat) çocukluğundan beri sanatsal bir içgüdüyle çizdiği sırlarla dolu sembolün bulunmasıyla başlayan televised süreç, senaryosunda, insanlık tarihinin sıfır noktası ile bireysel kaderin nasıl kesiştiğini işler. Ve, sahneye “ortak kader birliği” soruları çıkar; aşk, mutluluk, doğurganlık ve ölümlü olma hakikati. Dizideki mistik sembolün üç sezon boyunca performans gibi, farklı medyumlarda tekrarlanan, çoğalan, dönüşen tasarımı ile T şeklindeki formların bu serginin sunum dilindeki rolü, görsel dil kullanımı ve güncel imaj politikaları açısından karşılaştırılabilir.
Dizide ilham ve eser ilişkisi, sanatçının ruh sağlığı, gerçeklik arayışı, kimlik ve sınıf sorunu, resim pratiği, sanat atölyesi, sergi açılışları, devlet, medya ve iş dünyasının güç ilişkileri ile yeniden üretilen geçmişe erişim imtiyazları, sürekli tekrar tekrar gördüğümüz, loop eden ortak kâbuslar haline gelir. Modernleşmiş, bireyselleşmiş ve yalnızlaşmış yaşam biçimleri bizi hasta eder; anaerkil bir soyağacı kırılması bizi aciliyetle ve şiirle uyarır, çünkü doğurganlık, yani gelecek bilincimiz tehlikededir. Geçmişi kucaklamak ve geleceği uyandırmak için, en iyi bildiklerimize; bedenimize, taşa, toprağa, göğe ve suya döneriz. Yıldızlı kadınlar, çaresizliğimize rehber olur…Diziden bir replik: “Toprağın sesini duyuyor musun? Toprağın kendi hafızası vardır. Kendine has bir dili vardır. Eğer sen o dili konuşursan, sana anlatacak çok şeyi vardır.”
Gebaute Gemeinschaft. Göbeklitepe, Taş Tepeler und das Leben vor 12.000 Jahren, Sergiden görünüm, Berlin James-Simon Galerie, Museumsinsel. Fotoğraf: Misal Adnan Yıldız
Alanda bazı temel sorular kolay değişmiyor; örneğin, kültür üretimi mi, içerik tüketimi mi? Kültür kapitali, pratik anlamda nasıl çalışır? Tarihi kim kazar, kim yazar? Kestirmeden gidersek, genetik kod; biraz provakatif… Almanlar, arkeolojik buluntuların replikalarını üretip araştırmayı disiplinler arası sunumlarla hızlandırdı; bulduklarını etkileyici bir blockbuster müze sergisine ve üç dilde hazırlanmış yayınlara dönüştürdü. Biz ise, diğer her şeyle ilişkimiz gibi, bunun da dizisini -çoktan- yap(mış)tık! Her ulus-kimliğin ve etrafında şekillenen kültürel ekonominin üretim refleksleri, temsil geleneği, sermaye işleyişi ve dolaşım etkisi farklı!
Kazıların efsanevi başkanı Klaus Schmidt’in ünlü cümlesiyle bitirelim: “Önce tapınak geldi, sonra şehir.” (First came the temple, then the city.)





Yorumlar