top of page

Bir mekânı sanatla yeniden kurmak

Güncelleme tarihi: 5 Ağu

Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Mezuniyet Festivali Hafıza temasıyla 9 Haziran 2026 tarihinde gerçekleşti. Festival kapsamında bir araya gelen üretimlerin fakülteyi nasıl ortak bir hafıza ve karşılaşma mekânına dönüştürdüğünü ele alıyoruz


Yazı: Nilgün Yüksel


Bir sanat okulunu, özellikle “o okul” yapan şey; koridorlarda, sınıflarda, atölyelerde dolaşan bedenlerin, seslerin, bekleyişlerin, karşılaşmaların, üretimlerin, tereddütlerin ve büyük bir inançla kurulan ortak emeğin toplamı olsa gerek.


Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’nde gerçekleştirilen festival tam da bu özel işaretlemeyi yerine getiren bir eylemler bütünüydü. Bu festivalin aktörleri, sergi, dinletiler, kukla gösterisi, tiyatro ile ardı ardına eklemlenen bir karşılaşmalar dizisi yaratırken bir zamanlar hastane olarak kullanılan, işlevi dönüşmüş bir mekânı yeniden kurup anlamlandırdılar. Üstelik bunu yaparken salt bir alanın değil kendilerinin hikâyelerini de yazdılar. Malzemeyle, metinle, bedenle, sesle, görüntüyle, sahneyle, eleştiriyle, denemekle, birlikte çalışmakla, izleyiciyle karşılaşmakla hem kendi ifade olanaklarını genişlettiler hem de mekâna kendi üretimleriyle yeniden ruh üflediler.


Sanırım bu etkinliğin en güçlü yanı tam da buradaydı. Resim, heykel, tasarım, müzik, kukla ve tiyatro birbirine eklemlenerek fakülte mekânını yaşayan, çoğalan, anlam değiştiren bir alana dönüştürdü.


Gündelik nesne, beden, hafıza, ekoloji


Resim, heykel, mimari ve görsel iletişim tasarımı öğrencilerinin üretimlerinin yer aldığı sergi bölümü, disiplinlere ait üretim ve çözümlemeleri bir araya getiren çoklu bir deneyim olanağı sundu. Sergi, yalnızca öğrencilerin üretimlerini gösteren bir toplam değil; sanat ve tasarım eğitiminin farklı düşünme biçimlerini yan yana getiren bir karşılaşma alanıydı.


Gündelik olan çoğu zaman kendini saklar. Her gün baktığımız, kullandığımız, elimizden geçen nesneler zamanla görünmezleşir. Oysa sanat, kimi zaman tam da bu silinmiş olanı yeniden yüzeye çıkarır. Bedenin ihtiyacı, tüketimin hızı, ev içi ritüeller, kişisel hafıza, yoksunluk ya da aşırılık aynı görüntünün içinde birikmeye başlar. Resim bölümü öğrencilerinin çalışmaları kişisel anlatılardan hafızaya, geçmişten anıya, bedenden doğaya, gündelik nesneden tüketim kültürüne uzanan geniş bir alanda şekilleniyordu. Sergideki kimi resimler bu anlamda gündelik nesnenin ardına gizlenmiş daha geniş bir düşünsel alanı açarken sıradan nesnelerin büyütülerek yüzeye taşınması, onların olağan işlevlerini askıya alıyor; tüketim, beden ve ihtiyaç arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürüyordu. Tuval yüzeyi ile yerleştirme mantığını bir arada gösteren, anı, geçmiş, bugün ekseninde kurulan yorgan imgeleri, aile göstergeleri, farklı boyutlarda, farklı renk ve tonlarda yüzeye yerleşen nesne ve figürler, kişisel hafızayla toplumsal hafızanın kesişme noktasında yer alıyordu. Fotoğraf albümlerinden, aile arşivlerinden ya da zihinsel kayıtlardan çıkmış gibi duran yüzler, bireysel hikâyeleri aşarak ortak belleğe temas ediyordu. 


Beden üzerine kurulan çalışmalar ise daha kırılgan bir yerden söz alıyordu. Ten, yara, dikiş, müdahale, göğüs, iz ve temas imgeleri, bedeni yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil; hafızanın, acının, bakımın, mahremiyetin ve iyileşme arzusunun alanı olarak görünür kılıyordu. Kent ve mimari çevre üzerine kurulan çalışmalar da serginin bir başka dikkat çekici katmanını oluşturuyordu. Cepheler, apartman aralıkları, pencereler, klimalar, çamaşırlar, tabelalar ve sıkışmış kentsel görüntüler; gündelik yaşamın çoğu zaman fark edilmeden geçilen yüzeylerini resmin alanına taşıyordu. Kent burada büyük anlatıların görkemli mekânı olarak değil, küçük ayrıntılarla, yıpranmış yüzeylerle, sıkışmış yaşamlarla ve gündelik izlerle görünür oluyordu.


Heykel çalışmalarında öne çıkan farklı malzeme kullanımının biçim kurmanın ötesinde düşünce taşıyan bir araca dönüştüğü görülüyordu. Böylece heykel, yalnızca bakılan bir nesne değil; içinde dolaşılan, çevresiyle birlikte algılanan ve bugünün dünyasına dair soruları malzeme aracılığıyla çoğaltan bir üretim biçimi olarak görünür oluyordu. Ölçeği değiştirilen gündelik nesneler, işlevinden koparılan formlar, boşlukla kurulan ilişkiler, öğrencilerin ekoloji, teknoloji, doğa-insan ilişkisi ve bugünün dünyasına ilişkin meseleleri üç boyutlu bir düşünme alanına taşıdığını gösteriyordu. Bu yaklaşım, heykelin klasik anlamda kütle ve biçim üzerinden kurulmasının ötesine geçerek, nesnenin hafızasını ve kullanım bilgisini de işin parçası haline getiriyordu. Gündelik hayata ait formlara müdahale edilmesi, biçimsel bir kavrayışın ötesinde alışkanlıklarımızın, araçlarla kurduğumuz ilişkinin, teknolojik ve işlevsel nesnelerin hayatımızdaki görünmez iktidarının da sorgulanmasına olanak tanıyordu. Bu anlamda Güler Sürücü’nün açık alanda yer alan yerleştirmesi heykelin mekânla kurduğu ilişkiyi daha belirgin biçimde öne çıkaran çalışmalardan biriydi. Sarmaşıklar, dallar, doğal malzemeler, karton beden ve gündelik tüketim nesnesi olarak poşet; doğa ile insan yapımı olanın yan yana geldiği, insan eliyle doğanın yıkımını anlatan kırılgan bir sahne oluşturuyordu. Çalışmada, doğa yerleştirmenin taşıyıcı unsurlarından birine dönüşüyor, dallarla kurulan geçici yapı, bir eşik, barınak ya da sahne gibi okunabilirken; karton bedenin bu yapının içinde konumlanışı, bugünün insanının doğayla kurduğu eksik, yapay ve çoğu zaman arızalı ilişkiyi görünür kılıyordu. Bu açık alan çalışması, iç mekândaki sergi düzeninden çıkarak fakültenin doğal çevresini doğrudan işin parçası haline getiriyordu. Bu nedenle heykel bölümündeki çalışmalar, malzeme denemelerinin ötesinde, öğrencilerin hacim, boşluk, ölçek, yer, doğa ve nesne kavramları üzerine düşündükleri bir alan açıyordu. Kimi işler gündelik nesnenin işlevini askıya alarak onu düşünsel bir forma dönüştürürken, kimi işler doğrudan mekâna yayılarak heykelin çevreyle ve izleyiciyle kurduğu ilişkiyi genişletiyordu. 


Mimari tasarım çalışmaları bir yandan heykellerle iletişim kurarken diğer yandan tasarım fikriyle Görsel İletişim Tasarımı bölümü öğrencilerinin ortaya koyduğu çalışmalara bağlanıyordu. Tasarım çalışmaları ise sergide farklı bir hat açıyordu. Sinema ve edebiyat gibi kültürel formlardan yola çıkan kitap kapağı tasarımları, afişler ve bu tasarımlara bağlı kullanım materyalleri, tasarımın bir yandan estetik bir aktarım pratiği olduğunu hatırlatırken diğer yandan anlatı kurma, kimlik oluşturma bağlamlarını ortaya çıkarıyordu. Öğrencilerin oyun tasarımları, kafe ve lokanta kimliği üzerine geliştirdikleri çalışmalar da bu bağlamda önemliydi. Çünkü burada tasarım, hayali ya da gerçek bir yapının görsel dilini kurmakla kalmıyor; kullanıcıyla, izleyiciyle, müşteriyle, okurla, oyuncuyla kurulacak ilişkinin zeminini de hazırlıyordu. Logo, afiş, kitap kapağı, ambalaj, oyun arayüzü ya da mekân kimliği; tümü görsel kültürün farklı dolaşım biçimlerine işaret ediyordu.


Müzik, mekân, ses, anlatı 


Sanat eğitimi bazen atölyede, bazen sahnede, bazen sergi salonunda, bazen de bir sesin mekânda bıraktığı titreşimde gerçekleşir. Etkinliğin müzik bölümü de kurulan bütünlüğün önemli parçalarından biriydi. Piyano dinletisi, öğretim elemanları ve öğrencilerin birlikte yer aldığı müzik performansları, etkinliğin atmosferini başka bir katmana taşıyor, sergi mekânında gerçekleşen performansın boşlukta yankılanması, etkinliğin yalnızca görsel değil, işitsel bir deneyim olarak da kurulmasını sağlıyordu. Bağlama, gitar, keman, vurmalı çalgılar ve sesler, sergi salonunda yer alan üretimlerin çevresinde dolaşan ikinci bir dil gibiydi. Müzik, yapıtların sessizliğini bozmuyor; tersine o sessizliğe başka bir ritim ekliyordu.


Etkinlikte yer alan kukla gösterisi ise disiplinler arasındaki geçişleri belirginleştiren özel bir alan açıyordu. Kukla, doğası gereği hem nesneye hem bedene hem de izleyicinin hayal gücüne bağlıdır. Cansız olanın canlanması, temsil edilenle temsil eden arasındaki mesafenin incelmesi, kuklayı tiyatronun, görsel sanatların ve performansın kesişim noktasına yerleştirir. Anlatı, ona bakan gözün, onu hareket ettiren bedenin ve onunla ilişki kuran izleyicinin ortak kabulüyle oluşan geçici bir canlılık halidir. Bu yönüyle kukla gösterisi, etkinliğin temel düşüncesiyle de örtüşüyordu: Bir şeye ruh üflemek. Bir binaya, bir nesneye, bir sahneye, bir kumaşa, bir maskeye, bir sese ya da bir kuklaya...


Kuşlar: Ütopyanın kısa uçuşu



Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Mezuniyet Festivali kapsamında sahnelenen Kuşlar oyunundan


Ütopya gerçekleşmeyecek bir yerin adı olabilir. Fakat aynı zamanda yaşadığımız dünyanın eksiklerini görmemizi sağlayan düşünsel bir araçtır. Kuşlar’ın hâlâ sahnelenebilir oluşu da burada aranmalı. Çünkü her çağ, kendi Havakukuşya’sını düşler. Her çağ, başka türlü yaşamanın mümkün olup olmadığını bir kez daha sorar.


Tiyatro öğrencilerinin kısa bölümler sergilediği Aristophanes’in Kuşlar adlı oyunu, yalnızca Antik Yunan komedyasının önemli metinlerinden biri değil; aynı zamanda ütopya fikrinin de en canlı örneklerinden biridir. Var olan düzenden bunalan iki Atinalının, kuşlarla birlikte gökyüzünde yeni bir kent kurma arzusu, komedyanın diliyle siyasal ve toplumsal bir eleştiriye dönüşür.


Etkinlikte Kuşlar’dan seçilen bölümlerde maskeler, kostümler, renkler ve beden hareketleri öne çıkıyordu. Açık alanın doğal dokusu, oyuncuların kuşa dönüşmüş bedenleriyle, oyunsu figürleriyle mekânla bütünleşen, onunla birlikte nefes alan bir görüntüye dönüşürken ağaçların arasında hareket eden bedenler, rüzgârla yer değiştiren kumaşlar, renkli başlıklar ve maskeler, Aristophanes’in ütopik dünyasını bugünün alanına taşıyordu.


Ütopyadan adalet sorgulamasına Kafkas Tebeşir Dairesi 



Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Mezuniyet Festivali kapsamında sahnelenen Kafkas Tebeşir Dairesi oyunundan


Kuşlar’ın arayış ütopyasından Kafkas Tebeşir Dairesi’nin yeryüzü adaletine zarif geçiş festivalin son durağıydı.


Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi, adalet, mülkiyet, emek, hak sahipliği ve toplumsal düzen üzerine düşünür. Kime aittir çocuk? Kime aittir toprak? Kime aittir emek verilen şey? Brecht, bu soruları izleyiciyi duygusal özdeşleşmeye hapsetmeden, düşünmeye çağırarak kurar.


Açık havada gerçekleşen sahnelemede siyah kostümler, kırmızı başlıklar, ritmik hareketler, vurmalı çalgılardan çıkan sesler ve kolektif beden kullanımı güçlü bir görsel dünya oluşturuyordu. Fakülte binasının cephesine asılan Brecht portresi ve oyunun simgesel tebeşir izini taşıyan kumaşlar, boş alan, izleyicinin konumlanışı ve oyuncuların mekânı kullanma biçimi, sahneyi yalnızca fiziksel bir alan olmaktan çıkarıp oyunun düşünsel yapısının bir parçasına dönüştürüyordu.


Brecht’in mesafeye dayalı tiyatro anlayışı, bu gösterimde keskin bir şekilde ortaya çıkarılmıştı. Süreçte, izleyici yalnızca bir hikâyeyi takip etmiyor; adaletin nasıl kurulduğunu, mülkiyetin neye göre belirlendiğini, emeğin nasıl görünür ya da görünmez kılındığını düşünmeye davet ediliyordu. Öğrencilerin koreografik bir düzenle sergiledikleri, anlatıların belli bir ritim içinde ilerlediği oyunda vurmalı çalgıların ritmi müzikal bir deneyimi de ortaya çıkarıyordu.


Açık havada, fakülte binasının önünde, izleyicinin varlığını hissettiren, doğrudan tanıklığıyla gerçekleşen bu gösteri, tiyatronun kamusal niteliğini de hatırlatıyordu. Sahne, bazen bir avlu, bir cephe, bir merdiven, bir duvar, bir boşluk, bir bekleme alanı da olabilir. Yeter ki orada beden, söz, ses ile izleyici arasında gerçek bir karşılaşma kurulsun.


Merkezin dışında kendi merkezini kurmak


Bu etkinliği önemli kılan noktalardan biri de İstanbul merkezli sanat dünyasının uzağında, kendi üretim alanını kurma iradesiydi. Türkiye’de sanat etkinlikleri çoğu zaman merkez üzerinden düşünülür. Görünürlük, dolaşım, eleştiri, izleyici, kurumlar ve piyasa büyük ölçüde İstanbul merkezli bir hat üzerinden okunur. Oysa sanat yalnızca merkezin içinde üretilmez. Merkezin dışında kalan alanlar, kimi zaman daha sınırlı imkânlarla ama daha doğrudan, daha yoğun ve daha kolektif bir üretim enerjisiyle kendi dünyalarını kurarlar.


Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’nde gerçekleşen bu etkinlik de tam olarak böyle bir yerden okunabilir. Burada eksikliği merkeze göre tanımlayan bir yapı değil; kendi mekânını, kendi izleyicisini, kendi üretim biçimini, kendi karşılaşma alanını kuran bir yapı vardı.


Öğrenciler teker teker ama birlikte anlatıyorlardı. Resimle, heykelle, tasarımla, sesle, bedenle, kuklayla. Hocalar yalnızca yönlendiren değil, aynı zamanda etkinliğin içinde üreten, eşlik eden, sahneyi ve sesi paylaşan aktörler olarak yer alıyordu. Fakülte, öğrenciler, öğretim elemanları, izleyiciler ve dış dünya aynı dönüşümün bileşenlerine dönüşüyordu.


Bir mekandan çıkarken 


Bir zamanlar iyileştirmek için bedene temas eden bir yapı, artık sanat aracılığıyla bakışa, sese, bedene, düşünceye ve hafızaya temas ediyordu. Öğrenciler içinde dönüştükleri mekânı yeniden dönüştürüyor; hocalar ve öğrenciler birlikte üretiyor; sergi, müzik, kukla ve tiyatro birbirleriyle iletişime geçerek, fakülteyi etkili bir sanat alanına çeviriyordu.


Sanatın en güçlü yanı belki de burada saklıdır. Bir mekânı olduğu yerden alır, başka bir şeye dönüştürür. Bir nesneyi yalnızca nesne olmaktan, bir bedeni yalnızca beden olmaktan, bir sesi yalnızca ses olmaktan çıkarır.


Ve bir binayı yalnızca bina olmaktan çıkarır.


İzleyiciye kalansa, hafızasına eklenenlerle gündeliğin içindeki sıra dışılığı yeniden fark etmektir.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page