Dünyayı olumlamanın imkânları üzerine

Ahlâki protokolleri, normları ve değerler dünyasını yeniden ele alan Olumlayan Dünya başlıklı karma sergi geçtiğimiz aylarda Summart Sanat Merkezi’nde gerçekleşti. Serginin küratörü Mahmut Wenda Koyuncu ile “olumlama”nın imkânları üzerine konuştuk


Yazı: Hüseyin Gökçe



Mahmut Wenda Koyuncu’nun küratörlüğünde; Summart Sanat Merkezi’nde 12 Ekim- 13 Aralık 2021 tarihleri arasında izleyiciye sunulan Olumlayan Dünya sergisi Rosi Broidotti’nin “olumlayıcı siyaset” kavramını kılavuz ediniyordu. Yeryüzünde yaşanan olumsuzlukların bilincinde olarak, yaşamı yeniden örgütlemenin ve çoğaltmanın, onu olumlayarak olabileceğinin altını çizmesiyle ön plana çıkıyordu. Sürdürülebilir bir şimdi ve “umudun çiçeklenmesi” için hiç olmadığı kadar birçok neden olduğunu ancak bunun şimdi ve buradan hayata karışan ve yayılan praksislerle olabileceğini vurguluyordu.

Sanatçılar Ali Şentürk, Ayça Telgeren, Berat Işık, Deniz Çobankent, Ekin Kano, Gamze Eskinazi, İlgen Arzık, Murat Morova, Nazım Arslan, Neriman Polat, Sevim Kaya, Seza Paker, Siya Fatih Gürbüz, Soyhan Baltacı, Uğur Güler, Vahhab Ayhan, Yiğitcan Alper ve Yılmaz Bulut’un olumlama kavramına politik ve estetik tarzlar yaklaştıkları sergiden hareketle Wenda Koyuncu ile bir mülakat gerçekleştirdik. Açımızı oldukça geniş tutarak “olumlama”nın imkânları üzerine konuştuk.


Murat Morava, İsimsiz , 2010, Metalik kağıt üzerine C- print, 76x125 cm, 2/5 Edition


Sergiyle bağlantısını düşündüğüm bir olgudan başlamak istiyorum. Son yıllarda geniş bir çevrede "pozitif yaşam" algısı oluştu. Bu yönde bir yaşam isteği var. Dünyanın sorunlarına karşı kulaklarını tıkayıp bu sorunlardan uzak durmak istiyor insanlar. Sadece pozitif olan şeyleri hayatlarında tutuyorlar. Olumsuz olan ne varsa evrene gönderiyorlar. Yani yaşamlarında pürüz istemiyorlar. Dünyaya bu yönde olumlu bakmayı nasıl değerlendiriyorsun?


Soruna cevap vermeden önce soruyla alakâlı olduğunu düşündüğüm bir olaydan bahsedeyim. Pozitif Yaşam Derneği diye bir STK var bilmem haberin var mı? Olumlama meselesi üzerine düşünürken karşıma çıkmıştı bu kuruluş. Dernek ismini görür görmez, "yok daha neler!" dediğim andan sonra İnternet'e girdiğimde bu kuruluşun amacının bambaşka ama aslında biraz da benim olumlama veya pozitiflik üzerine düşüncelerimle ne kadar uyumlu ve de reel bir aktivizim barındırdığını gördüm. Bu, birazdan bahsetmek istediğim durumların nasıl ters yüz edilebileceği açısından çok iyi bir örnek gibiydi.


Dernek meğerse adını HIV+ (pozitif) ’ten alıyormuş. Kuruluşun amacının virüsü taşıyan insanları bilinçlendirmek, bu kişilere karşı ayrımcılık yapan yapılarla mücadele etmek ve farkındalık yaratmak olduğunu gördüm. HIV+ (pozitif)’i taşıyanları dışlayan, ötekileştiren ve hatta ırkçılığa vardıran siyasetlere karşı; yalnızlaştırılan ve izole edilen hastalara moral vermek, doğru tıbbi destek sağlamak, sağlık çalışanlarını ve toplumu hasta kişilere karşı etik ve insani bir tutum almaya itmek gibi sebeplerin sıralandığı tüzüklerini ve faaliyetlerini okudum. Tabii dernek söylediklerini lâyıkıyla yapıp yapmıyor mu bilemeyeceğim ancak en azından doğru yaptıklarını düşünmek istiyorum. Şimdi burada tıbben pozitif olanın aslında negatif, zararlı, olumsuz gibi kavramlarla kodlandığını görüyoruz. Bugünkü Covid meselesi gibi. Oysa biliyoruz ki AIDS meselesi büyük bir sosyal politika meselesiydi. Muhafazakâr cinsiyetçiliğin ve beyaz ırkçılığın biyopolitik görünümden ibaret bir septomdu. Bu STK’nın pratik uygulamalarından habersiz, şunu söyleyebiliriz ama: Bu tam da bir olumlama meselesi idi. Dışarı atılanın içeri alınmasından ziyade içerinin bakışını ve konumlanışını kritik etmek ve bununla beraber ortak bir yaşamın nasıl inşa edileceği ile ilgiliydi. İnşa edilmiş ve kristalize edilmiş kötülüğün salt bir sağlık meselesi olmadığını görmemize yarıyordu. Burada sağlıksız olan o virüsü taşıyan bedenler değil, büyük tarihsel/toplumsal/siyasal bedendir, yani içeri dediğimiz yapıdır diyebiliriz kanımca.


Şimdi senin pozitif yaşam meselesine geri dönersek eğer; söylemeye çalıştığın pozitiflik meselesi böyle bir şey değil. Pozitif yaşam algısı ve isteği; yalnızlaştırılmış, politikadan ve sosyallikten koparılmış bireylerin talebi olarak görünüyor bana. Pozitif yaşam algısını, kapalı mekânlara hapsedilmiş, başkası ile temas etme becerisi elinden alınmış; arzunun, yaşama istencinin; soyut ve dışarısı ile bağları kopmuş şekilsel bir terapi olarak ele alabiliriz. Bulunduğu pozisyonu sorgulayan değil, daha verimli bir sömürü aygıtına dönüşmesi amacını taşıyan bir tür plastik motivasyon uygulaması gibi düşünmek gerek. Kısaca sosyal devletin veya refah toplumunun sonundan sonra devreye sokulmuş, yaşatılması gereken bedenlerin seküler dualarıdır sanki. Dolayısıyla neoliberal bireyin yanlış bilinci olarak görünüyor biraz da. Yani inançlı bedenlerin tevekküle havale ettiği ve ancak Tanrı tarafından değiştirilebilir olanın seküler alandaki yansıması olarak okuyorum ben bu pozitiflik meselesini.


Bu olumlamada sahte bir iyimserlik ve umut mu söz konusu? Nihilist bir yönünün de olduğu söylenebilir mi? Sergi bunun dışında bir yaklaşımla mı olumlamayı ele alıyor?

Pozitiflik kavramı üzerinden olumlama meselesinin nasıl ele alınması gerektiğine az önceki sorunda çok kısa değinsem de bunu biraz daha açalım istersen. Tam olarak iyimserlik diyemesem de umut barındıran bir kavram olumlama. En azından Braidotti’den geçip, Guattari ve Deleüze’ü kat edip Nietzche’ye ve Spinoza’ya oradan da Dionysos’a kadar uzanan ve yaşama "Evet!" diyen bir düşünce zincirinden bahsediyoruz. Tabii bütün bu düşünürlerin yaklaşımları arasında farklar vardır ama nihayetinde, hepsinin gelip bağlandığı yer: Bedenin diğer bedenlerle (bu bedenlerden kasıt bütün varlıklardır) aşkın bir yönelime girmeden yaşamın zihinsel, fiziksel ve ruhsal olarak kendi içkinlikleri ile ele alınmasıdır denebilir.


Ben de böyle bir yerden yaklaşıyorum kavrama ki Guattari’den Braidotti’ye kadar birçok düşünür için de kavramın bu potansiyeli can alıcıdır. Kavramın soyağacını Spinoza’ya doğru çekersek "umut"a doğru yol alabiliyorken, direksiyonu Nietzche’den yana kırdığımızda nihilizme ulaşabiliriz. Sergide nihilizme yorulabilecek çalışmalar varsa da ben o yönde pek ilerlemek isteyen biri değilim doğrusu. Nihilizm, geniş bir düşünce ve eylem ilhamı taşısa da pek yakın durmuyorum doğrusu ona. Umudu saf bir iyimserlikle ele alma yerine umudun diri kalmasına yol açacak praksisler yaratmayı önemli buluyorum. Bize bu anlamda entelektüel veya politik olarak muazzam derecede enerji verecek bir külliyatın varlığı var nihayetinde. Fikirlerini önemsediğimiz düşünürler veya tarihsel figürler, durumlar var. Yani umudun da bir belleği var bu yaşamda. Bu yönüyle serginin umut verici bir yerde durduğunu düşünüyorum. Ama alımlayıcıların sergiden bu şekliyle ne aldıkları da önemli tabii.


 

"Oysa eleştirel düşüncede kendinden de kuşku duymak gerek. Çünkü bizler kültürel birer inşanın uzantıları olduğumuzu kabul ederek yola koyulabiliriz ancak."

 

Rosi Braidotti’nin İnsan Sonrası (Kolektif Kitap-Türkçesi: Öznur Karakaş) adlı kitabındaki “olumlayıcı siyaset” kavramından yola çıkıyor sergi. Braidotti yeni materyalist bir felsefeci olarak maddenin öneminin altını çiziyor. Olumlayıcı etik üzerine eğiliyor. Braidotti’nin bu kavrama yaklaşımı hakkında neler söylersin?


Aslında Braidotti’nin odaklandığı temel konu beşeri bilimlerin bütün postlardan sonra nasıl bir bilgi üreteceği ile alakalı açılımlardan ibaret. Hümanizma dünyasının duvara toslaması neticesinde "İnsan yeniden nasıl ele alınabilir ve insan hakkında ne tür sorular sorup başka rotalar belirleyebiliriz?"le ilgilidir. Braidotti için "olumlayıcı etik" kısaca şu demek: Başkalarına verdiğimiz zarar, yani olumsuzluk, bize geri döner. Tarihsel ve entelektüel olarak başka tanımlar ve perspektifler geliştirmeyi klasik hümaniter söylemden uzaklaşarak ele almanın yollarını aramaktadır böylece ve bu konuda olumlayıcı etik ve siyaset üzerinden başka düşünsel nosyonlar sunmaktadır bize Braidotti. Ancak burada katı bir perspektif sunmaz Braidotti çünkü "insan-sonrası"nın hâlâ bir inşa olduğunu akılda tutmaktan bahsediyor. Önermelerini geçici hipotezler olarak düşünmeliyiz. Şimdi olumlama meselesine gelirsek eğer Braidotti şöyle bir tespitte bulunuyor: "Dördüncü endüstriyel devrim" ve "altıncı yok oluş" arasında bir tarihsel dönemeçten geçiyoruz. Bu uğrakta robot-bilim, nörobilim, yapay zekâ, nanoteknoloji, biyoteknoloji ve şeylerin İnternet'i gibi ileri teknolojilerin birbirinin içine geçtiğini bu sebeple dijital, fiziksel ve biyolojik sınırlar arasında muazzam bir geçişlilik olduğunu ve tam bu noktada ileri kapitalizmdeki sistemsel hızlanmalarla paralel ilerleyen, insan faaliyetleri sonucu türlerin yok oluşu ve iklim değişikliği gibi meselelerin şimdinin mevcut zorlukları olduğunu ileri sürüyor.


Olumlama bu tarihsel, zor dönmeci inkâr etmek, bunları can sıkıcı yükler olarak görmek yerine bu durumdan nasıl bir bilgi çıkaracağımız ve şimdinin sürdürülebilir, olumlayıcı, umut dolu yapıtaşları olarak bunlara nasıl yaklaşmamız gerektiğini çeşitlendiriyor. Mantıksal dizge olarak da olumlamayı Descartes’ın insan tanımı üzerinden analiz etmek mümkün. Descartes insanı: "Hayvan olmayan, eylemsiz madde olmayan, programlanmış bir madde olmayan"dır. Oysa bugünün insanı bunların toplamıdır biraz da; ve olumlama burada devreye giriyor. Çünkü bu "olmayan"ları çoğaltabilir, bütün yaşama yayabilir; türlü ırkçılık, türcülük ve ayrımcılığı besleyen bir düşünsel arka plan yaratabiliriz ki zaten çoktan bunları yaratmış durumda Descartes’in insanı veya Leonardo da Vinci’nin Vitruvius adamı. Bradiotti yaşamlar ve bedenler arasındaki bütün hiyerarşilerin yıkımını öne sürüyor burada. Zoe (canlı) merkezli bir olumlamadan bahsediyor kısaca.


Siya Fatih Gürbüz, Orlando Hook’s, 140x140, kağıt üzerine kömür kalem, 2021



Belli kavram ve bağlam üzerinden ilerleyerek bir sergi oluşturmanın heyecanı olduğu kadar kaygıları da olabiliyor. Zira bazen eserlerin bağlamla ilişkisi zayıf kalabiliyor. Sergi metni ve sanatçıların eserleri arasında birbirini besleyen diyalogdan bahsedebilir misin?


Sergiyi kurarken merakla bekliyordum ben de sanatçıların imgeleri ile kuram arasındaki paslaşmaların nasıl olabileceğine dair. Bir metin vardı ortada; ama bu metnin imgelerle nasıl diyalog kuracağı benim için de huzursuz bir heyecana sebepti. Çünkü tamamen ters bir yola sapabilirdi serginin poetikası. Sonra çalışmalar geldikçe sanatçılarla düşündüklerim arasında bir duyumsal köprünün oluştuğunu gördüm. Türlü medyalardan çalışmalar gelmişti. Bir de benim bazı sanatçılardan seçtiklerim vardı. Neticede ortaya çıkan manzarada gördüğüm ilk şey "insan"ın kenara çekildiğini görmemdi. Başka bir insan, başka bir doğa telakkisinin potansiyellerine eğilmişlerdi sanatçılar; bu huzursuzluğu gideren serinletici bir meltem gibiydi benim için.

İşlerden çok kısa bahsedersem eğer ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak sanırım.


Mesela Yiğitcan Alper, Uğur Güler insan ile hayvan arasında gidip gelen imgeler üretmişken; Murat Morova, Yılmaz Bulut yine hayvana atıfla kurban, kutsiyet ve ölüm meselesini ters yüze eden işlerle geldiler. "Kimler kurban edilebilir, kimlerin yası tutulabilir veya kimlerin yaşamları değerlidir"i kritik ediyorlardı. Ayça Telgeren, Ekin Kano, Deniz Çobankent, Siya Fatih Gürbüz ve Ali Şentürk fragmanter bedenler üzerinden umut, duyum, algı ve cinsiyet meselelerine dokunurken; Murat Morova, Sevim Kaya yönümüzü doğaya doğru çevirip oradan öğreneceklerimize bir patika açıyorlardı. İlgen Arzık’sa farklı bir teknikle suyun potansiyellerine odaklanıyordu. Keza Berat Işık, Gamze Eskinazi ve Ali Şentürk (başka bir eser ile) umutsuzluk evreninde bazen basit bir hareketin bile özgürleşmeye doğru büyük çatlaklar yaratabileceğini çok farklı medyalar ve imgeler üzerinden gösteriyorlardı. Beri yandan Vahhab Ayhan ( hibrit bir meyda ile/bilgisayar ve sanatçı iş birliği) ve Seza Paker, bütün ilerlemeci diskura rağmen kronikleşmiş ayrımcılığın bakiliğini beyaz dünyanın içinden geçerek görünür kılıyorlardı. Soyhan Baltacı yine yakın bir yerden Vitruvius adamının ilerleme kibrinden vardığı felaketi resmederken; Neriman Polat, yoksullaşma ve mülksüzleşme meselesinin perdelenmesine işaret ediyordu bu arada. Finalde, İlgen Arzık başka bir çalışmasında, kırılgan yaşamların yok oluşuna yakından bakmaya çağırırken Nazım Arslan parçalı bilincimizin türlü hallerini mekâna yayıyordu. Tabii bütün bunlar benim çok kısa değerlendirmelerim. Olumlama bir şekilde olumsuz olarak kodlanana eleştirel yaklaşımlardan ibaretti. Sergi bu imgelerle bir topluluk hissi yarattı bende böylece. Bilmem yeterince açıklayıcı oldu mu söylediklerim?


Eleştirel teori önemli bir gelenek. Kapitalizm, toplum, kültür, ekonomi, sanat gibi birçok meseleyi anlama açısından düşünürlerin getirdiği eleştirileri önemli buluyorum. Eleştiride negatifliği sonuna kadar götürebiliyorlar. Broidotti de eleştirel teoriye değiniyor. “İnsan-sonrası eleştirel kuram” kavramından bahsediyor. Olumlama yaklaşımının eleştirel teoriye yeni imkânlar ve bakış açıları getirdiği söylenebilir mi?


Adorno savaş sonrası avangard hakkında pek iyi sözler etmez bilirsin. Siyaseten bir etkileri olmadığını söyler. Bir şekilde bu eylemselliği ruh çağırma seanslarına benzetir ki haklıdır, bugün biz de, kısmen de olsa, böyle bir yanılgının içinde olduğumuzu itiraf edebilmeliyiz sanırım. Olumlama yaklaşımını doğru konumlandırdığımızda eleştirel teoriyi daha da geliştirdiğini görebiliriz ama. Eleştirel teorinin en büyük kavramlarından birisi hatta varlık sebebi diyebileceğimiz kavramı: Kuşku duymak. Onların yaklaşımında aydınlanma ve rasyonalite insanı kritik edilirken, olumlayıcı siyasette insan denilen mefhumun tamamından kuşku duymamız gerektiğidir. Adorno’nun "şimdi"de yücelttiği tip paranoyaktır. Her şeyden şüphe duyan bir karakter. Descartes de her şeyden şüphe duyuyordu, bir tek kendisi ve düşünüyor olması dışında. Oysa eleştirel düşüncede kendinden de kuşku duymak gerek. Çünkü bizler kültürel birer inşanın uzantıları olduğumuzu kabul ederek yola koyulabiliriz ancak. Olumlamanın bu alana getirdiği katkı, insanı merkezden alan yaklaşımı olabilir ki zaten bu birçok post-düşünürün de sıklıkla dile getirdiği şeydir. Bradiotti’nin yaklaşımı aslında neşe ile birliktelikten, biz olmaktan ama aynı zamanda farklı olmaktan beslenen bir yerden geliyor. Bizleri kapana kıstıran olumsuz deneyimleri ve duygulanımları beraberce yeniden biçimlendirme yoluyla koşullarımızı yeterli düzeyde anlama praksisini çoğaltmaktan bahsediyor. Braidotti, "Olumlayıcı etik hem zamansal süreklilik hem mekânsal mukavemet anlamında devam etme kararlığıdır" der. Özyıkımı kabul etmez, bu sebeple de nihilist değildir bir yerde. Etik olarak güçlendirici ilişki tarzını benimser, "kişinin potentiasını arttırır ve tüm canlıların ortak doğası ya da daha ziyade ortak zemini olan dünyayı ele alma yetisini ortaya çıkarır’’ der. Bunlar eleştirel teoriye müthiş katkılardır bana kalırsa. Adorno da acının, şiddetin veya ıstırabın inkâr edilmemesine vurgu yapıyordu. Olumlayıcı etik bunların hiçbirini ne inkâr ne de iptal eder, aksine bunlarla baş etmenin yollarını arar.


Sevim Kaya, Toprağın derinlerinde geçmişi ve geleceği mi görürüz? serisi, kil, 70 cm. 2021



Öte yandan Thomas Bernhard gibi insana ait olan her şeyi yerden yere vuran yazarlar var. İnsan-sonrası da insana ait olanı büyük bir değişime ve dönüşüme uğratıyor, diğer türlerle hiyerarşik olmayan ağlar kurmayı arzuluyor. Bu süreçte Bernhard gibi, insana olan öfkeyi de diri tutmak gerekir mi?


Enteresan bir yazardan bahsettin. Bernhard’ın Yürümek-Evet, Soğuk ve Kireç Ocağı adlı kitaplarını okumuştum. Öfkeli olduğu kadar umutsuzluğa teslim olmayan da bir karakter aynı zamanda. Kötülükleri iyi idrak etmiş tam bir küçük burjuva ahlâkı düşmanı diyebilirim. Umutsuzluktan nefret ederken umutsuzluğa karşı çözümler de üreten ve bunu yaşamdan elde ettiği bilgiyle alt eden bir anlatıma sahip. Felakete doğru sürüklenirken bu sürüklenişin yapıtaşlarını -mesela eğitim ve sağlık- doğru yerden kritik edebiliyor. Bu da onu büyük yazar kategorisine sokuyor bence. Yani insan denilen mefhumun normalitesi içindeki felaketleri sezebilen ve bunu reddeden bir tavırla karşımıza çıkabiliyor büyük bir öfkeyle. Aslına bir kendilik etiği yaratıyor karakterlerinde Bernhard. Yaşamın sonsuz potansiyellerini ve çeşitliliğini fark ederek yükseltiyor eli. Bütün ruh emici yapıları ki bunlar "insan"ı şekillendiren yapılardır veya dispositiflerdir, elinin tersiyle itebiliyor. Başka türlü yaşamanın imkânını sorguluyor sürekli karakterlerinde. İnsan-sonrası düşüncesi için kanımca düşündürücü ve verimli noktalara değiniyor. Yani kendimizi içinde özneleştirmeye çalıştığımız uygarlık anlatısında ters giden, çalışmayan yönlerini çıplak bir şekilde kucağımıza bırakıveriyor Bernhard.


 

"...Misal kendi coğrafyamızda bu üst insan Sünni-Türk-Erkek olarak biçimlendirilmiştir. Geriye kalanlar haysiyetsiz ve şiddetle yoğrulmuş bir yaşama veya ölüme terk edilmiş bedenlerdir. Kadın, LGBTİ+, Alevi, Ermeni, Kürt veya Suriyeli göçmen olanın yaşamı değersizdir. Bu, insan olmayan bedenlere de aynı gözlükle bakan bir aktördür: Suya, bitkiye, hayvana, dağa, taşa da benzeri bir yerden bakar ve sömürür."

 

Arzu çok önemli bir mefhum. Yapıcı ve yıkıcı olarak niteleyenler var. Arzunun bu iki yönü yakın bir gelecekte ne yönde bir değişim geçireceğini düşünüyorsun? Yaşamı olumlamada katkısı artacak mı? Yoksa baş belası bir hâl mi alacak?


Arzu çok geniş ve farklı uğrakları olan bir kavram, ben yine de senin sorun karşısında bundan ne anladığımı ifade edeyim naçizane. Eğer arzuyu psikanalizin odipal evreninde, bir eksikliğin giderilmesi olarak veya Lacancı manada bu eksikliğin iktidarın dilsel veya sembolik uzantıları olarak değerlendirirsek arzu yıkıcı bir rotaya girer. Kaslarımızın gerilip gevşemesine dayalı doğal bir cinselliğin bastırma kurumları (aileden başlayan) tarafından engellenmesi -ki bu W.Reich’in yaklaşımıdır- sonu faşizme varan bir gaddarlığın ortaya çıkmasına sebeptir. Cinsellik temelli arzu yaklaşımı erosun başta aile tarafından bastırılması ve devletçe kontrol altına alınması neticesinde meydana gelen bir toplumsal düzenleme biçimidir. Nüfusu kontrol altında tutma, işçi veya yedek köle ordusunu hazır tutma veya savaşlara gönderilecek; erosu engellenmiş; sadizmi ve mazoşizmi güçlenmiş toplumsal bir bastırma pratiğine yol açan yıkıcı arzudan bahsedilebilir. Oysa Deleuze ve Guattari’ye baktığımızda arzunun bambaşka ve ters bir yönde ele alındığını görürüz. Bu sefer arzu bir eksiklik veya bir negatiflik olarak değil, olumlu ve pozitif bir hatta işler. Bu olumlu arzu teorisi eksikliğe dayalı değil, üretime dayalı bir arzu perspektifi açar. Yani ihtiyaçtan kaynaklanan bir yoksunluktan doğmaz arzu, aksine ihtiyaçlar arzunun varlığından ortaya çıkar. Kapitalizmin de arzu ürettiğini, en basit deyimle, tüketimi kışkırtıp, erotikleştirdiğini ancak tersi alanda otoriteye karşı olduğunu ve her yerde kendini kodsuzlaştırıp dışarı atmanın yollarını da aradığını bilmemiz gerek.


Arzu; ailede, okulda, işte, kışlada, mahallede, metroda uysallaştırılmış bir şekilde gezinir ancak kendini ortaya çıkarmasının kanallarını zorlar. Toplumsal bir libido oluşturabilir, diyor Guattari arzu için; hiyerarşileri ve kapitalist kanalları yıkacak sonsuz bir potansiyel görür arzuda. Ancak kapitalizm arzuyu bastırmaz aslında onun metalaşması ve pazarlanması ile de uğraşır. Şimdi soruna dönersem eğer, arzu tam da "olumlama"nın olmazsa olmaz şartı gibi duruyor. Çünkü hiyerarşileri, ağacımsı yapıları tehdit eden düz bir hattı izlemeyen yatay bağlar kurarak işler. Olumsuz olarak kodlananı kodsuzlaştırır. Sömürgeyle, mülteciyle, işsizle, aylakla, deliyle, kadınla, homoseksüelle, zenciyle, bitkiyle ve hayvanla, yani saf çoklukla birliktelik kurar ve olumlar bütün bunları. Buradan baktığımız zaman arzunun çift yönlü, politik bir depo olduğunu görebiliriz. 68 kuşağının hiyerarşisiz kıvrımı da buradan gelir. Kısaca böyle bahsedebilirim arzudan…

Yılmaz Bulut, İsimsiz, siyah tel heykel, 2021


 

"Cinsiyetçilik ve ırkçılık madalyonun iki yüzü gibidir. Sergi bu bağlamda üçüncü bir yol önermektedir: Vitruvius adamını tahtından indirmek ve merkezi paramparça etmek."

 


Kimliklerin, cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın yarattığı birçok sorun var. Öte yandan kuir ontolojinin bu problemleri alt etmek için getirdiği bakış açıları ve yorumları değerli buluyorum. Kırılgan oluşlarla kurduğu ilişkiyi de. Onun ırkçılıkla ve sınıf sorunuyla olan derdini de. Sergi de bunun yansımalarını görebiliyor muyuz?


P. Bourdieu’nun Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi adlı şaheserini anarak bu soruyu yanıtlamaya çalışayım. Bourdieu, bu kitapta bedenleri bir sınıf ayracı olarak ele alır. Yeme içmeden tutalım da yürüyüş biçimlerine kadar beden ait olduğu sınıfın kodlarını taşır. Yani bedenler aynı zamanda sınıfsal bedenlerdir. Dolayısıyla cinsiyetsizleşme, kimliksizleşme veya kuir bakış açısını ele alırken bu sınıfsallık mefhumunu hep akılda tutmakta fayda var. Çünkü bedenin toplumsal, tarihsel ve hukuksal protokollerin ürünü olduğunun altını çizmemiz gerek. Bu Braidotti’nin de işaret ettiği gibi Vitruvius adamında sembolize edilen beyaz, üstün, akıl sahibi erkek insandır. Ancak burada bu adamın sadece Batılı bir figür olduğunu zannetmeyelim. Dünyanın her yerine yayılmış, farklı etnisitelerde ve dini kimliklerde yaşayan, sürüyle türevlere sahip bir figürdür bu. Misal kendi coğrafyamızda bu üst insan Sünni-Türk-Erkek olarak biçimlendirilmiştir. Geriye kalanlar haysiyetsiz ve şiddetle yoğrulmuş bir yaşama veya ölüme terk edilmiş bedenlerdir. Kadın, LGBTİ+, Alevi, Ermeni, Kürt veya Suriyeli göçmen olanın yaşamı değersizdir. Bu, insan olmayan bedenlere de aynı gözlükle bakan bir aktördür: Suya, bitkiye, hayvana, dağa, taşa da benzeri bir yerden bakar ve sömürür. Kaldı ki Sunni-Türk-Erkek olmak da bir yerde yoksullar ve mülksüzler üzerinde kurgulanmış bir manipülasyondur. Bu sıfatları taşıyan bir beden de türlü yaşamsal zorluklara kolaylıkla maruz bırakılabilmektedir. Dolayısıyla ırkçılık, toplumsal cinsiyet ve sınıfsal pozisyon aynı havuzun farklı kanalları olarak akar. Hangi bedenlerin kırılgan ve ölümlü; hangilerinin sağlıklı ve yaşamı hak eden beden olduğu bu pozisyonlara bakılarak anlaşılabilir böylece.


"Eleştirel insan-sonrası" kuram da bu konunun altını kalın kalın çizerek günümüz iktidar biçiminin nekro politikadan beslendiğini ifade eder. Cinsiyetçilik ve ırkçılık madalyonun iki yüzü gibidir. Sergi bu bağlamda üçüncü bir yol önermektedir: Vitruvius adamını tahtından indirmek ve merkezi paramparça etmek. Böylece bu mevzu ile alakâlı çalışmalardan söz etmek mümkün. Ayça Telgeren’in, Ekin Kano’nun, Siya Fatih Gürbüz’ün, Deniz Çobankent’in, Yılmaz Bulut’un, Neriman Polat’ın, Murat Morova’nın ve İlgen Arzık’ın işlerinde bu temalar kendini açığa vurur. Eğer cinsiyet meselesinin bin yıllara dayalı bütün o insan merkezci düşünce içinde inşa edildiğini hesaba katarsak veya daha yakın zamanda kıta Avrupa’sı felsefesini tamamiyle ele geçirmiş kartezyen zıtlıkların cinsiyete dair geliştirdiği matematiği akılda tutarsak, dünya ile kurduğumuz ilişkinin felakete varan sonuçları da göz önüne rahatlıkla gelebilir. İkiliklere dayalı, siyah-beyaz, kadın-erkek, dost-düşman, yabancı-yerli, doğa-kültür, insan-hayvan gibi düşünceye ve bedene yerleşmiş yapılar kırılabilirse dünyayla ilişkimizin daha yaşanabilir bir ilişki olacağını tahmin etmek zor olamasa gerek.


Ali Şentürk, Alternatif Çıkışlar, 70x70 cm. Kağıt üzerine akrilik boya, grafit kalem, 2021


Eğer dünyayı olumlamak istiyorsak “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” gerektiğini de düşünüyorum. "İnsan-sonrası"yla ilgili bu düşüncenin çok fazla vurgulanmadığını düşünüyorum. Sergide bu yönde bir yaklaşım var mı?


Aslında bir önceki sorunun devamı gibi geldi sanki bu soru. Çünkü şu kimlik meselesi ve ikilikler mevzusu eninde sonunda mülkiyet konusunda bize somut veriler verebilir. Burada da başka düşünürlere bakmakta fayda var. Michael Hardt ve Antonio Negri’nin Ortak Zenginlik adlı kitaplarında kimlik ve mülkiyet arasındaki paralellikler noktasında çok net tespitleri var. Düşünürler o kitapta mülkiyetle kimliğin iç içe geçmişliğinden bahseder. Egemen olanın mülkiyet haklarını sahip oldukları ırk veya cinsiyet kimliklerine dayalı ayrıcalıklar sayesinde elde ettiklerine işaret ediyorlar. Kimlik demek mülkiyet demektir diyorlar aslında. Kimliğin içinde gizlenmiş nesnel ve performatif şiddetin mülksüzleştirmeyi besleyen nosyonlar olduğunun altını çizmektedirler. Madun kimliğinin burada özgürleşme adına bir pozisyon olarak korunabileceğini ancak bunun da merkezi ele geçirmenin geçici bir yolu olarak kabul edilebileceğini ifade ediyorlar. Çünkü kimlik meselesi çift yönlü bir keskin bıçaktır ve iktidarı ele geçirdikten sonra mazlum olmaktan çıkıp hızlıca zalim olabilme eğilimi taşır. İnsan-sonrası düşüncede senin de belirttiğin gibi bu konuya çok fazla değinilmese de yer yer değindiğini söyleyebiliriz. Mülksüzleştirenlerin, halkları sömürgeleştiren sistemin kendini ayrıcalıklı kılan ve hayatı bu dikotomilere sıkıştıran politik, kültürel yapıların varlığına işaret eder. Birilerini uygarlaştırmak, demokrasi getirmek, insanlaştırmak, ehlileştirmek arzusu mülksüzleştirmeye meşruiyet sağlayabiliyor. Nihayetinde komünist yaklaşımın temel şiarı: Mülksüzleştirenleri mülküzleştirmek temel esas olsa da kimliklendirenleri kimliksizleştirmek de burada stratejik bir rol oynuyor diyebiliriz.


Sürekli bir forma sokmak isteyen bir sistem mevcut. Ama sergide görüldüğü kadarıyla bir form haline gelememiş ya da formu bozulmuş işlere yoğun olarak yer veriliyor. Formsuzluğun dünyayı olumlamada yaratacağı etki hakkında neler söylersin?


Haklısın, sergide belli başlı forma gelmiş bir iki eser dışında net bir eser yok neredeyse. Çünkü olumlama meselesi nihayetinde daha geride kavramsal olarak "oluş" kavramına dayanıyor. "Oluş" kavramı Deleuze’den bildiğimiz üzere bitmemiş, tamamlanmamış bir düşünce yapısına dayanıyor. Çünkü tam bir forma ulaştığınız anda aşkın bir düşüncenin kapısını aralamış oluyorsunuz. Yani Platon’un idealarına kadar gidersiniz bu duruma. Oysaki olumlayıcı düşüncede virtüellik veya potestas diye mefhumlar vardır. Yaşam ve de varlık sürekli değişim ve dönüşüm halindedir. Gelecek kestirilemez olaylar silsilesidir bir bakıma. Düşünce de öyledir, düşünce sabitlenemez ve akışa bir nokta koyamaz. Öyle ise şimdi ve burada olan şeyin ne olduğuna öncelikle bakmalıyız. Virtüellik bugünü nasıl inşa ettiğimiz ile alakâlıdır. Hayata tam bir form biçmek için daha işin çok başındayız. İnsan denilen varlık kendini inşa ederken ve her geçen gün farklı bir düşünceyle kendini tekrardan yıkarken nasıl olur da gelecekten emin olabilir ve şimdiden ona aşkın ve yüce değerler biçebiliriz ki. Bu sebeple içkin olanın odağa alınması gerekli gibidir. Bu direnme biçimidir aynı zamanda. Bugünde bana içkin olan yaşamsal kudreti nasıl çoğaltabilirim diye sorabiliriz. Sergi virtüellik üzerine inşa edilmiştir bir bakıma, sergideki çalışmalar kendini akışa bırakmıştır böylece.


İlgen Arzık, Katran, 18x24 cm, solarizasyon, 2021


George Miller’in yönettiği Mad Max filmlerindeki distopyaya doğru dünyanın hızla ilerlediği de bir gerçek. Yani su savaşları, petrol savaşlarının yanında yaklaşan daha büyük felaketler kapıda bizi bekliyor. Buradan bakıldığında dünyayı olumlayacak pek bir şey yok gibi görünüyor. Yaşamla olan bağımızı diri tutacak neler olduğunu düşüyorsun? Eserler bu ikisi arasında nerede duruyor?


Eğer "pek bir şey yok!" dersek kanımca sinizme doğru yol alıyoruzdur. Bu tam da hükümran olanın arzusuna sorunsuz uyum göstermektir. Potentia (olası mümkünler) veya virtüel (geleceğin sonsuz ihtimalleri) gibi kavramları tümden rafa kaldırabilir miyiz? Mühim olan bu kavramları aktüelleştirmek, olumlama böyle bir yerden bakıyor aslında dünyaya. Yarının ne olacağına kimin vizöründen baktığımıza bağlı biraz da. Madem Mad Max dünyasına yürüyoruz öyleyse bunun bir imkân olduğunu nasıl ıskalayabiliriz? W.Benjamin, geçmişin yıkıntıları içinden kurtarılacak bir şeylerin olduğundan bahsediyor bilirsin. Geçmişten gelen pırıltı ve geride bıraktıklarımızın bizi beklediğini ve bir de Yüzüklerin Efendisi'nde yaklaşan kötülük karşısında ölüleri yardıma çağırmaktan bahsediyordu büyücü Gandalf. Belki bir devrimden bahsetmek ütopik kaçabilir bu zamanın ruhunda; ama "el freni" metaforunu kullanmıştı Benjamin; zamanı durdurmak hakkında. Kimin zamanını durdurmaktan bahsediyoruz burada: Tam da Vitruvius adamının zamanını. Olumlayacak çok şey olduğunu düşünüyorum bu manada. Sinizme batmak yerine, güven inşa etmek; paralel bağlar kurmak, "biz" duygusundan uzaklaşmamak gerek. Buradaki "biz" hepimizin farklı ve eşit olduğuna dayalı dünyasal bir "biz" halidir. Bir tür yeryüzü kardeşliğine yol almak yani. Sınıfsal pozisyonlarımızı unutmadan bir araya gelmenin imkânlarını aramak gerekir. Eserler bu meseleye pek çok bakış açısı getiriyor diyebilirim. Başta Sevim Kaya, Soyhan Baltacı, Uğur Güler ve Vahhab Ayhan’ın eserleri bu noktalar üzerinde direk düşünmeye çağırıyor.