Yaşam ve ölüm arasındaki tüm çizgiler
- Merve Akar Akgün

- 1 gün önce
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 20 saat önce
Mustafa Ata’nın Askıda / Suspended isimli kişisel sergisi 28 Eylül 2025 - 5 Ocak 2026 tarihleri arasında, Gönül Karakan Ata küratörlüğünde, sanatçının Şile’deki yaşam ve üretim mekânı olan Anıt Atölye’de gerçekleşti. Gönül Karakan Ata ile sanatçının üretim sürecine eşlik eden mekânsal, kavramsal ve duygusal katmanları üzerine konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

Gönül Karakan Ata
Mustafa Ata’nın 2014’te başlayan ve günümüze uzanan Askıda serisi, sergiye ismini verirken aslında 60 yıllık bir serüvenin de özetini sunuyor. Küratöryal olarak Askıda / Suspended başlığını seçerken; bunu sadece sergilenen eserlerin fiziksel durumu (tuvalden kâğıda ve cama geçiş) üzerinden mi, yoksa sanatçının varoluşsal olarak zaman ve mekân arasında durduğu o “bekleme ve oluş” hâli üzerinden mi okumalıyız?
Oluş, zamansızlık üzerinden okunmalıdır. Başlangıçtan bugüne, akademik dönem ve sonrasındaki ilk dönem haricindeki eserler, zamansız ve mekânsız bir oluşu temsil eder. Bugün geldiğini düşündüğümüz şimdiki zaman tüm o sürecin sonucudur; Ata’nın resimleri jestin ân ile buluştuğu saf ışığı temsile dönmüştür yüzünü. Çok az bir materyalle yüzeyde çizgisel soyut bir estetik renk şeritlerine indirgenmiştir.
Mustafa Ata, Askıda Akışkan Bedenler serisi, Vitray
Bu sergide izleyiciyi bekleyen en büyük sürprizlerden biri, kuşkusuz ilk kez görülecek olan Askıda Akışkan Bedenler adlı vitray çalışmaları. Ata’nın fırçasının tuvaldeki o güçlü, zaman zaman sert otoritesini; camın kırılganlığı ve ışığı geçiren şeffaflığıyla yan yana getirirken nasıl bir “hafifletici” denge gözettiniz? Bu yeni medyum, Ata’nın “boşluk” kavramını yeniden tanımlamasına nasıl aracı oldu?
Bu sergide her şey “askıda”. Tuvalde seçilmiş soyut biçimler “askıda”. Vitraylar “askıda”. Ata’nın resimlerinde fondan türeyen formlar meselesi, yeni medyum arayışında onu cama yöneltti. Fondan türeyen formlar bazen pasaj bazen de kontrastların biçimi şekillendirdiği yapıya denk düşer. Fondan forma geçiş Ata resminde katmanlı olmaktan değil, şeffaflıktan beslenir. Farklı malzemeler denese de, bahsettiğiniz tuvaldeki o otorite daha yalın halini bulmuştur camda. Bu bir denemeydi, bir yenilik değil. Ama uzun süre üzerinde çalışacağı bir malzemeydi cam, sergide olan eserler üzerinden konuşursak tabii.
Serginin Şile’deki Anıt Atölye’de, doğanın, hayvanların ve renklerin tam ortasında gerçekleşiyor olması, tablolardaki o “gizemli işaretleri” birer soyut form olmaktan çıkarıp doğadaki referanslarına yaklaştırıyor mu? Sergileme düzenini kurarken, dışarıdaki canlı doğa ile tuvaldeki soyut doğa arasında nasıl bir görsel diyalog kurguladınız?
Burada üretim pratiği genelde tuval eserler ve kolajlar üzerinden. Vitraylar sanatçının atölyesinde kendi arzu ettiği gibi askıda duruyor. Eser üretmenin etiği ne ise onu sergilemenin de bir estetik ve etiği vardır. Sergi planı ona göre oluşturuldu. Mesela evde salon olarak kullandığımız bölümden her şeyi kaldırdık. Profesyonel anlamda bir galeri mekânı oluşturuldu renk ve mekân bütünlüğü sağlanarak. Zaten mekânın bütününde doğa, yaşam ve sanat ilişkisi kendiliğinden zamanla kurulur. Ama sanatta sunum, bir mesafeyi gerektirir. Eseri, onu etkileyen uyaranlardan kurtarmak gerekir.
Yapıtın hak ettiği mekân estetiği zorunludur. Eseri en az etkileyecek elemanlar dışında her şey sanatın içeriğine uygun düzenlenmiştir. Ama bu, buradaki yaşam hafızasını dışlayan bir durum değil. Biz oturduğumuz koltuğun değil, yaşanan hayatın adandığı; kültürel hafızanın estetiğine öncelik verdik. Sanat bunu ister. İç veya dış, mekânın bütünü bir kompozisyondur; yaşayanın ve yaşatanın belleği ile iç içedir. İçte, yani tözde ne varsa, dışa, yani çevreye yansıyan da ondan ibarettir. Gelen izleyiciler o hafızaya tanıklık ettiler.
Mustafa Ata, Askıda / Suspended, Sergiden görünüm, Anıt Atölye, 2025
Anıt Atölye, Mustafa Ata’nın sadece üretim değil, yaşam alanı. Küratör kimliğinizle bu “mahremiyeti”, 18. İstanbul Bienali paralelinde kamusal bir sergiye dönüştürürken “kapıları açma” kararını verirken zorlandığınız kırmızı çizgiler oldu mu? Sanatçının “en korunaklı” alanında izleyiciyi gezdirirken, o “güvende hissettiren mesafeyi” nasıl korudunuz?
Jung’a bir röportajda şöyle bir soru soruluyor; “Freud sizin rüyalarınızı yorumlar mıydı?” Jung, “Elbette. Pek çok rüyamı yorumlamıştır” der. “Peki bizimle de paylaşır mısınız? Neler söyledi size?” Jung der ki, “Ama bu etik değil. Bu onunla benim aramda, sizinle paylaşamam. Yaşam etiğine aykırı.” “Ama Freud öleli çok uzun zaman oldu, anlatabilirsiniz.” Jung cevap verir; “Saygı yaşamdan uzun sürer.”
Bu sergi artık unutmaya yüz tutmuş ustalığa saygı ve bir onur sergisi. Mustafa Ata akademide hocam olmuş, sonra hem sanatçı dostum hem eşim. Biz akademiye girerken, 90’lı yıllardan bahsediyorum, “ben şu atölyede şu hocalardan eğitim alacağım” diye o güven ve heyecanla sınavlarda yarışırdık. Bilirdik ki o isimler bize gerçek sanatı öğretecek. Bildiğini bizden esirgemeyecek, beni kendi ile yarışır hâle getirecek. Bu bir idealdir işte. Ustanızın bir duruşu, bir vizyonu vardır. Bu bir genç sanatçı adayı için çok büyük bir güven ortamı demek. Öğreneceksin ama, doğru sanatı öğreneceksin. Günümüzde bu anlamda bir kırılganlık yaşanıyor, bu çok ortada. Sergiyi okullardan ziyarete gelen öğrenci gruplarında bu eksiklik çok belirgindi.
Sadece üniversitelerde değil hiçbir alanda yakın gelecekte usta bulunmayacak. Dünya genel anlamda buraya evrildi. Bir fikri boşluktur bu. Elbette eğitimde yenilikler olacak, dönüşecek pek çok şey. Ama ben, var olan geleneğin yok edilmesine değil, sürekliliğine ve daha büyük yenilikler eklenerek dönüşmesinden yanayım. Bu arada geleneğin kökten reddinin de yanındayım. Bir şeyi radikal anlamda reddetmenin arkasında, o şeyi çok iyi bilmek yatar. Ancak çok iyi bildiğiniz bir şeyi reddederseniz o şey yeni bir şeye dönüşür. Bu sergide asıl amacım Yunus’un, “Ben ustamın kapısına eğri odun bırakmam” ilkesine yaklaşmaktı. Jung’un dediği gibi, saygı yaşamdan uzun sürer. Mahremden kastınız nedir bilmiyorum ama saygının olmadığı yerde mahremin varlığına inananlardan değilim.
Solda: Mustafa Ata, ASKI-BEDEN XVIII, Tuval üzerine karışık teknik, 160x240 cm, 2016
Sağda: Mustafa Ata, ASKI-BEDEN IX, Tuval üzerine karışık teknik, 130x180 cm, 2015
Basın bülteninde vurgulanan “doğa ve hayvanlarla çevrili yaşam biçimi”, Ata'nın paletine sızan bir ilham kaynağı. Siz, bu yaşamın birebir tanığı ve ortağı olarak; sanatçının sabah kahvesindeki bir sohbetinden veya bahçedeki bir anından süzülen sezgisel bir bilgiyi, sergideki bir eserin yerleşimine “görünmez bir editörlük” hamlesiyle taşıdınız mı?
Yıllardır sokak canları ile her şeyi ortak yaşam alanı olarak paylaştığımız bu hayat her şeyi ile bütünde bir yaşam yerleştirmesidir.
Sergi, Ahmet Öktem ve Mustafa İlik ile yürütülen bir yıllık kolektif bir emeğin ürünü. Eş-küratör olarak sanatçıyla kurduğunuz duygusal bağın yoğunluğunu, bu profesyonel ekibin varlığıyla mı dengelediniz? Bu “üçlü sacayağı”, Ata'nın üretimindeki hangi farklı yönleri parlatmanıza yardımcı oldu?
Bu sergi benim için hüznün ve sevincin yan yana yaşandığı çok yoğun bir süreci kapsıyor. Hiçbirimiz küratör değiliz. Kimsenin bir iddiası yok bu konuda. Ben pandemi ile başlayan ve bugüne süren bir hastalık döneminde eşimin tüm sorumluluğunu üzerine almış biri olarak diyebilirim ki; bir imkânsızı başardık. Tanığı olduğum süreç hastalık dolayısıyla çok yıkıcıydı. Sayın Ahmet Öktem ve Mustafa İlik gönüllü dostluklarını hiç esirgemeden sürece çok içten katkıda bulundular. Bir sanatçının dokunulmazlığı olan her şeyi çok titizlikle koruyarak gerçekleşti bu sergi. Kolektif bilinç her zaman üst bir çizgidir. Eleştirel bakışı destekler ve yol açar. Biz bunu başardık bu birliktelikte.
Solda: Mustafa Ata, YÜZEY, Kolaj, 50x70 cm, 2017
Sağda: Mustafa Ata, VADİ, Kolaj, 50x70 cm, 2015
Sergide yer alan ve giderek soyutlaşan son dönem kâğıt işleri, tuvalin ağırlığından sıyrılmış daha “oyuncu” ve deneysel bir Mustafa Ata portresi çiziyor. İzleyicinin bu kâğıt işlerindeki renkli ve deneysel tavrı, sanatçının ustalığının bir “son sözü” değil, aksine bitmeyen bir “arayışın” kanıtı olarak görmesini sağlayacak akışı nasıl tasarladınız?
Amin Maalouf der ki; “Her şey çürüdü: arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat, hatta ölüm. Evet, bu gün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor.”
Mustafa Ata üzerine konuşurken, yaşam ve ölüm arasındaki tüm çizgilere dokunmak gerekir. O insanla uğraştı, insanı hedef aldı. Kolajda, tuvalde ya da üç boyutlu bir eserde. Sonuçta varlıkla yokluk arasındaki o güzel olanla çirkinin, oluşla kopuşun tüm kontrast gerçekliğine resimsel anlamda dokundu. Çürüme dahil… Buradan ilerlersek eğer, kolajlarla birlikte aynı zamanda, ama farklı aralıklarda tuval eserleri üretti. Bu iki üretim pratiği arasında ortak bir dil kurmak adına genel sergi planında tuval eserlerle birlikte değerlendirildi kolajlar. Gerçekten kolajlarla ilgili şimdi de gelecekte de konuşulacak üzerine çok şey var. Üzerinde yeniden düşünülmesi gereken bir süreç. Özgecan’ın ölümünden o kadar etkilenmişti ki, onunla ilgili işler üretti. Arkasından Ermenek’te kömür işçilerinin karanlıktaki yok oluşları… Hepsi soyut bir dille memleketin hazin hikayeleri arasına estetik bir dille hafızalara kazındı. Bu kadar bedel ödenmiş, atölye ev arasında ilmek ilmek mekik gibi dokunmuş bir hayat…
İyi anlamak gerek, düşünmek gerek, yeniden irdelemek gerek. Kültürel politikaların neredeyse olmadığı bir sürecin içinde gelecek kuşaklara bir hafıza mekanı hazırlayan bu insana ben minnettarım.
Ayrıca “Galeri 3” olarak adlandırılan mekânda bir bölümde kolaj çalışırken görülebilecek sanatçının yaşamına odaklanmış bir kısa film gösterisi meseleyi daha net kavramayı sağlıyor.
Kısaca şunu söyleyebilirim; kolajlar Mustafa Ata resminde bir dönüm noktasıdır.
İstanbul Bienali’nin şehirdeki yoğunluğuna karşın, Şile, Meşrutiyet Mahallesi’nde, şehirden uzakta konumlanan bu sergi, izleyiciye “yavaşlama” ve “odaklanma” adına ne vadediyor? Bugünkü hızlı tüketim kültüründe, Ata’nın “fırçanın buyruğuna” giren disiplinli tavrı, izleyiciye sabır ve derinleşme üzerine nasıl bir eleştirel çerçeve sunuyor?
Burası ilahi bir sessizlikle kutsanmış gibi. Sergide Ahmet Öktem’in sanat yönetmenliğini üstlendiği ve müzikle desteklenmiş bir video wall çalışması var. Sanki bir çevresel sanat konsepti oluştururcasına, o ses ve görüntü birliği, burada oluşmuş yaşam yerleştirmesini öyle destekledi ki, ortamda büyülü bir atmosfer oluştu. Sergiyi hem mekânsal hem dış hem de içsel anlamda var olana odaklanmaya davet etti. Her şey iç içe ve birbirine denk.
İzleyicilerden şöyle benzer geri dönüşler aldım; “Sanki bir Zen ustasını ziyarete gidip kutsanıp geri dönmüş gibiyim.” Bu, burada yaşanan gerçekliğin aslında izleyiciye doğru aktarıldığı ile ilgili asıl gerçeği bize anlatan en önemli sonuç. Ben ikna oldum. Çok içeriden ve yürekten bir dönüştü bu bize. Mustafa’nın resimleri gibi…
Askıda / Suspended, 60 yıla yaklaşan bir yolculuğa saygı duruşu niteliğinde. Bir küratör olarak bu sergiyi bitirdiğinizde, Mustafa Ata külliyatına dair zihninizde beliren bir sonraki başlık ne oldu? Bu sergi, sanat tarihine “Mustafa Ata’nın sadece tuvalin değil, ışığın ve boşluğun da ressamı olduğu” notunu düşmeyi başardı mı?
Ömür boyu süren bir inşa süreci sanat. Mustafa Ata öyle bir sürecin sanatçısı. Bir sonraki süreç bir Mustafa Ata Müzesi üzerine düşünmek olacak. Çok uzun süredir üzerinde çalıştığım ve olgunluk sürecini yaşayan bir dönem.
“Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar, oluşurlar.” der Kubler Ross. Ata, bu sergi ile birlikte Mustafa Ata, Canan Beykal’ın, “O figürü bozdu, figürü dağıttı, geriye sadece ışık kaldı” düşüncesini net olarak göstermiştir.
Usta’ma saygıyla.







































Yorumlar