top of page

Kendi kimliğim ve birikimlerimle…

1996 yılında Evin ve Ümit İyem tarafından kurulan EVİN’in yöneticisi Osman Nuri iyem ile köklü bir kurumda sanatçı bir ailenin genç kuşak temsilcisi olarak galericilik deneyimini, sanat ortamına EVİN’in sunduklarını ve sanatçı kimliğini konuştuk


Röportaj: Merve Akar Akgün



Osman Nuri İyem, 2025. Fotoğraf: Berk Kır


Osman, aile geçmişinle sanat üretimin arasında kurulmuş özel bir miras ilişkisi var. Bu ilişkinin yükleri ve armağanları bir arada olsa gerek diye düşünüyorum. Sen üç kuşaklık bir sanat mirasının taşıyıcısısın. Nuri İyem’in estetik mirası, Nasip İyem’in sanatsal pratiği, Evin İyem’in galeri yönetimi hep sana aktarılmış değerler. Şimdi bu süreklilik senin ellerinde yeniden şekilleniyor. Bu miras senin kişisel üretiminle nasıl kesişiyor? Sanatçı kimliğini kurarken geçmişin yükü ve zenginliğiyle nasıl bir diyalog kuruyorsun?

Öncelikle dediğin gibi yükleri ve armağanları, her büyük sorumlulukta olduğu gibi terazinin iki koluna yüklenmiş durumda. Çocukluğumdan beri içinde büyüdüğüm değerler ile kültürel ve sosyal birikimler, algımı ve kararlarımı şekillendirirken, kendi yaşamım ve değişen dünyanın getirdiklerini dengede tutmaya çalıştığım bir terazi bu. Annemi 2018’de kaybetmemizin ardından, eşim Gizem Kahya İyem ile birlikte ister istemez biraz kürkçü dükkanını korumak güdüsüyle hareket etmişiz, bunu sonraları fark ettim. Bu fark ediş ile birlikte EVİN’in bir yandan kendi taşıdığı değerlere sahip çıkmaya devam ederken, bize ve bizim çağımızın koşullarına göre biraz kabuk değiştirmesi gerektiğini de anladık. A house for art, where past and future co-exist sloganı bu noktada doğdu. Yine bu fark ediş, ilk yıllarda “annemin galerisi”yle birlikte yürüttüğüm kendi sanatsal üretimlerimin de -en azından şimdilik- yönünü değiştirmeme sebep oldu. Son birkaç yıldır, sanatçı kimliğim ile üretim yapmaktan çok galerici olarak sanatçıların üretimleri, sergilenmeleri ve dolaşıma girme metodları üzerine yoğunlaştım; bu konularda ben kendi kimliğim ve birikimlerim ile ortaya neler koyabilirim diyerek yaklaştığım bir oyun alanı açtım kendime.


Sinema ve fotoğraf gibi zamansal sanatlarla kurduğun ilişki, mekân organizasyonuna da yansıyor. Sinema ve fotoğraf temelli bir eğitimden geliyorsun. Miami’den Paris’e, Bilgi Üniversitesi’nden bugünkü yaratıcı pratiğine uzanan bu yolculuk, sana sadece teknik değil aynı zamanda düşünsel bir çerçeve de çizmiştir kuşkusuz. Bu geçmişin, bugün galeride oluşturduğun yaklaşımı nasıl etkiliyor? Görsel anlatı ile mekânsal kurgu arasında sen bir bağ kuruyor musun? Nasıl?

Galeride gerçek anlamda çalışmaya başladığım yıllarda ilk fark ettiğim şey, yönetmenlik ile galericilik arasında garip bir benzerlik olduğuydu; her iki meslek de hem sanatçılarla hem bilumum insanla yakın ilişkiler içerisinde ilerliyor. Bir film yaparken oyuncuları (sanatçıları) seçiyor, mekânları tasarlıyor, ardından da çekilen planları seçiyor ve diziyorsunuz; galericilikte de önce sanatçıları seçiyor, ardından sergi için mekânları tasarlıyor, yapıtları seçiyor, ve diziyorsunuz. Her iki pratikte de bütünün selameti adına bazı unsurlardan vazgeçmek durumunda kalıyorsunuz. Dahil ettikleriniz kadar vazgeçtikleriniz de nihai işi belirliyor.

Sinemanın da bana öncelikle dünyayı görmeyi ve gördüklerimi bir çatı altında, anlam ve form bütünlüğü oluşana dek ayıklamayı öğrettiğini düşünüyorum; sadece gerekli olanlar kalana kadar ayıklamak. Fellini’nin dediği gibi “zihindeki bir hayali, araya giren oyuncular ve teknik aparatlara rağmen perdede görebilmek” ise yönetmenlik, sanatçıların hayallerinin rağmenlere rağmen bir araya gelebilmesi ve bunların izleyiciye en etkili şekilde sunulabilmesi adına çok geliştirdi beni sinema. Bir filmi yönetmek ile bir galeri yönetmek arasındaki başka bir benzerlik ise, sanırım özünde ikisinin de problem çözmeye dayalı olması. Her ikisinde de bir problemi nasıl ele aldığın, üretim veya sergileme sürecinde çıkan krizleri nasıl çözdüğünle doğru orantılı olarak büyük kitleleri etkileyebiliyor. Nihayetinde ön planda görünmesen de aslında ortaya çıkan iş hakkında en temel kararları verme sorumluluğunu almak durumunda kalıyorsun her ikisinde de. Bu kararlar yapıt ile deneyimleyen arasında kurulan ilişkinin tasarımcısı olmanı sağlıyor. O sebeple görsel anlatıyı aslında bir sergi mekânının kurgusuna dahil olan süreçlerden biri olarak görüyorum. Ve tabii bunların yanında, galerinin sergilediği yekündeki birliktelik ve bunun tarihsel olarak nereye eklemlendiği gibi konularda da bu düşünsel çerçevenin etkisi oluyor. Zamansal sanatlar diyorsun ya, zamanı içeren bir yapıtta, o akan zamanı tasarlamak konusunda yeterince kafa patlattığında öğrendiğin bir şey oluyor aslında. Gereksiz olanları ayıklayınca, tarihin de oradan oraya atlayan ama izleyicisini de hikâyeden koparmayan iyi bir film gibi okunabileceğini, sadece lineer okunmak zorunda olmadığını öğreniyorsun bir noktada.


Galeride hem arşivleme hem de dijitalleşmeye açık üretimler var. Zamanla kurulan bu çift yönlü ilişki ilgi çekici. Bir yandan İyem Arşivi gibi geçmişe dair izleri koruyorsun, diğer yandansa NFT gibi yeni medya üretimlerine yer veriyorsun. Zamanla kurduğun bu ilişki, galerideki belleği nasıl etkiliyor? Geçmişle gelecek arasında salınırken, sen bu ikisini nasıl bir arada tutuyorsun?

Başta üzerine konuştuğumuz konuyla alakalı biraz sanırım. Dedem Nuri İyem ve babaannem Nasip İyem’in sanatları, aslında neredeyse genç cumhuriyetimizin sanat tarihiyle yaşıt. Annemin adını taşıyan galeri ise sanat piyasası dediğimiz kavramın 90’larda neoliberalleşmenin etkisiyle gerçekten oluşmaya başladığı dönemde kuruldu. Dolayısıyla aile ve galeri olarak temsil ettiğimiz ve sorumluluğunu taşıdığımız tarih aslında Nuri İyem’ın 1933’te Nazmi Ziya’nın öğrencisi olmasıyla başlıyor ve günümüze kadar kesintisiz akıyor. Dedem Nuri İyem, Yüksek Resim Bölümü açıldığında da ilk mezuniyetinde olduğu gibi akademiden birincilikle mezun oluyor, üstelik bu kez o bölümün ilk mezunu olarak. Kartvizitine “Ressam” yazan, yani sadece resimden para kazanmayı aklına koyan ilk ressam oluyor ardından. Annem Evin İyem ve babam Ümit İyem ise, ülkemizde ilk kez bir sanatçı yaşarken eserlerinin kapsamlı bir şekilde arşivlenmesi, sergilenmesi ve sertifikalandırılması gibi projeleri gerçekleştirmekten tutun da, bir galeri olmak üzere baştan tasarlanan ilk binayı inşa etmek gibi atılımlarla kuşaklarına öncülük ediyorlar. Ayrıca babam, TÜYAP’ta ülkemizin ilk sanat fuarı olan ARTIST’in düzenlenmesi ve yıllarca sürdürülmesinde de önemli bir rol oynuyor. Ben bayrağı devraldığımda birinci ve ikinci kuşağın gerçekleştirdiği birçok ilkin ve başarılı projenin olması üzerimde ayrı bir sorumluluk hissi yaratmıştı. Post-truth, deep fake gibi kavramların anlatıyı şekillendirdiği günümüzde, tarihsel bilginin doğru ve anlaşılabilir bir şekilde geleceğe aktarılması önceliğimiz oldu. Öncelikle Nasip ve Nuri İyem’in kişisel arşivlerini dijitalleştirdik. Diğer yandan bu süreçte hayatlarımızda hızla daha çok yer kaplamaya başlayan yapay zeka teknolojileri, blok zincir gibi olgular ile yüzleştik ve yapay zeka temelli üretimlerin yanı sıra yapay zekanın otonom olarak ürettiği sanat yapıtlarını geleneksel yöntemlerle sergileyen ilk galerilerden olduk -ki bu alanda başka ilginç temaslarımız da devam ediyor. Soruna dönersek, geçmişle gelecek arasında salınırken, bunların bir arada var olabildiği, deneyime açıldığı özgün ve ulaşılabilir bir mekân ve anlatı kurma prensibi ile hareket ettiğimizi söyleyebilirim.


Bazı sergilerde hem küratör hem galeri yöneticisi hem de sanatçı olarak yer aldın. Bu çoklu rol dağılımı seni nasıl besliyor? Sanatçılarla kurduğun ilişkinin sadece sergiye dair olmadığı, etik ve estetik anlamda da seni dönüştürdüğü oluyor mu?

2018 yılında açtığımız Sonsuz ve İmge, sanırım hem küratör -sevgili Fırat Arapoğlu ile birlikte üstlenmiştik bu görevi- hem galerici hem de sanatçı olarak yer aldığım tek sergi. Fırat’ın varlığı sanatçı olarak işimi hem kolaylaştırdı hem de bu sorumlulukları birbirinden ayırabilmek konusunda yardımcı oldu. Yönetici/sanatçı olarak yer aldığım ya da yönetici/ küratör olarak yer aldığım birçok sergi oldu ama tabii. Bu rol dağılımları bahsettiğimiz sıfatları üstlenmediğimde de taşıdığım değerler sayesinde çatışmadan bir arada var olabildi. Zaten galeri öncesinde Şahin Domin ile birlikte kurduğumuz Taşeron adlı bağımsız inisiyatifi ile sanatçı olarak yer aldığımız sergilerin küratörlüğünü de kendimiz üstlenirdik çoğunlukla. Önemli olan bütünü düşünebilmek ve buna öncelik verebilmek sanırım. Sergi nasıl daha iyi olacaksa yapıtlar o minvalde sergilenmeli, bu noktada ticari kaygılara veya sanatçı kaprislerine düşemezsiniz, hep bütünü gözetmek zorundasınız.

Öte yandan bugüne kadar 100’e yakın serginin mutfağında yer aldım, bu süreçte her sanatçının başka başka hassasiyetleri ve ihtiyaçlarıyla karşılaştım. Sanatçıların etik ve estetik kaygılarını iyi anlamak, benzer güdülere sahip olmak ve bunlara saygı duymak bir galerici olarak beni zor duruma düşürdü tabii ki zaman zaman. Konumuz sanat da olsa, aslında ticaret yapıyor olmamızın doğasıyla alakalı şeyler diyebilirim ama işimiz de bunları çözmek, arabuluculuk yapmak bir yandan.


Orta Anadolu’nun bilinen en eski köyü Aşıklı Höyük’ün senin de dahil olduğun 13 yerli ve yabancı sanatçının işleri üzerinden sanat ve arkeoloji arasında bir diyaloğa dönüştüğü Kazı İzleri sergisindeki gibi tarihsel hafızaya sahip alanlarda çalışmak, zamanla ve mekânla kurduğun ilişkiyi derinleştiriyor gibi görünüyor. Tarihsel katmanların üzerine bugünün dilini kurarken, senin estetik sezgin nasıl bir dönüşüm geçiriyor?

Hayatta herkesi kendi bakış açıları ve yaşadıkları dönemin gerçeklikleri ile anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırım. Aşıklı Höyük üzerine çalışırken de benzer bir refleks ile hareket ettim; insanlığın ortak mirasını o dönemin şartlarından, o insanların bakış açılarından anlamaya çaba gösterdim. Ardından bu tarihsel olguların aradan geçen binlerce yılda yaşadığı değişimleri ortaya koydum. Fark o kadar ilginçti ki mümkün olan en yalın estetiği kullanmaya çalıştım diyebilirim. Aslında bu röportaj sayesinde ben de bir kez daha fark ediyorum ki yıllar içinde mutfağında veya sahnesinde yer aldığım her etkinlik beni diğer tüm alanlarda da dönüştürmeye devam etti.


Bir yandan sanat yapıyorsun, bir yandan da galericisin. Yani hem görünmek isteyen hem de görünür kılan bir pozisyondayız. Onların fikirleriyle karşılaşmak, bazen onları savunmak, bazen dönüştürmek sana ne öğretiyor? Bu karşılaşmalar senin sanatçılığını nasıl etkiliyor? Seni en çok dönüştüren bir an ya da bir sergi oldu mu?

Sanırım şu an için sanatçılığımı dondurduğum, belki de nadasa yatırdığım bir dönemdeyim. Evvelden galericiliği daha çok diğer sanatçıların fikirlerini savunmakla ilişkilendirirken artık onları dönüştürmenin de görevim olduğunu düşündüğüm bir dönem bu. Kendi görünürlüğüm ve etki alanımın, aldığım kararlar kadar alınmasına yardımcı olduğum kararlarla da var olduğu ve genişlediği bir dönem. Spesifik bir andan bahsetmem pek mümkün değil çünkü sanatçı duyarlılığıyla yaklaşmamdan dolayı aslında her bir sergi, her bir olay bende derin izler bırakıyor.


Sanatçı duyarlılığıyla galeri organizasyonu arasında bir gerilim hattı olabilir. Sanatçı kimliğinde daha içsel, kırılgan ve sezgisel olana yöneliyorsun; ama galerici olarak daha yapısal, organizasyonel ve görünürlüğü yöneten bir yerde duruyorsun. Bu iki pozisyon arasında nasıl bir denge kuruyorsun? Birini yaşarken ötekini susturmak zorunda kaldığın anlar oluyor mu?

Kesinlikle! Zaten belki de içsel, kırılgan ve sezgisel olanı anlamak galericiliğin gizli bir olmazsa olmazı. Kendi kırılganlığımdan sıyrılıp, başka sanatçıların kırılganlıklarını gözeterek hareket etmeyi gerektiriyor bu iş. Temsil ettiğimiz sanatçıların görünürlüğünü yönetmek de aynı şekilde kendiminkini yönetmekten daha kolay geliyor; öznenin hele sanatçı olarak öznenin, içsel dünyasının ‘duyurulması’ ve görünürlüklerinin metriklerle ölçülmesi, öznenin kendisi için gayet ürkütücü bir fikir, dolayısıyla bunu başkasının sizin adınıza yapması daha doğru. Zaten birini yaşarken ötekini susturmanın zorluğu, son birkaç yıldır kendime değil de EVİN’e ve çalıştığımız sanatçılara odaklanmama sebep oldu. Büyük bir ailede görev dağılımı gibi düşünebiliriz bunu belki de.


Galeri mekânı bir anlatı alanı; yapıtların yanında belgeler, arşivler, anılar ve sesler de dolaşıyor bu mekânda. Sen bu sistemde kendini yalnızca bir düzenleyici olarak mı görüyorsun, yoksa bir hikâye anlatıcısı mı?

Ne güzel bir soru… Her galerici için aynı şeyi söyleyemeyiz belki ama işini severek ve hakkını vererek yapan her galericinin aslında hem düzenleyici hem de hikâye anlatıcısı olduğunu düşünüyorum. Belki benim sinemacı refleksim de böyle düşündürtüyor olabilir ama şöyle ele alıyorum bu konuyu; her düzenleme ekleme ve çıkarmaları içerir, yönetici olarak aldığım her karar aslında diğer seçeneklerden bir vazgeçiştir, çalıştığımız sanatçı, açtığımız sergiden tutun, herhangi bir sergideki dizilimde, bir eserin diğerinden daha belirgin olarak öne çıkması, sergi metnini kimin yazdığı, kurum olarak yanında yer almayı tercih ettiğimiz diğer kurumlar, kendi koleksiyonumuzda tutmaya karar verdiğimiz yapıtlar, verdiğimiz röportajlar, katıldığımız etkinlikler… Tüm bunlar aslında bizim anlatımızın parçaları. Dedemin Nazmi Ziya, Ahmet Hamdi Tanpınar veya Adalet Cimcoz ile kurduğu ilişkilerin devamı gibi geliyor bana üçüncü kuşak olarak bugün benim seninle, Fırat Arapoğlu veya Hakan Gürsoytrak ile kurduğum ilişki. Dahası bir koleksiyona giren her bir yapıtın, o koleksiyonun ve sahibinin hikâyesine eklenen bir parça olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla işin ticari boyutunun da hikâye anlatıcılığı ile epey yakından ilişkisi var aslında.


Galeriyi bir sosyalleşme ve ortak düşünme alanı haline getirme çaban belirgin. Sadece izlemeye değil, düşünmeye ve birlikte olmaya davet eden bir galeri hayal ediyorsun. Sohbetler, gösterimler, atölyelerle bu alanı bir topluluk mekânına dönüştürüyorsun. Bugünün sanat galerisi sence ne kadar kamusal olabilir? Bu hayalini kurduğun “birlikte düşünme” hâli, sence nerelerde mümkün, nerelerde zor? Evin Sanat Galerisi’nin iki katmana bölerek, birbirinden apayrı konseptlerde ve kaygılarda sergi deneyimleri sunmuştunuz. Bu, klasik galericilik anlayışının dışına çıkan, hem kavramsal hem mekânsal bir önermeydi. Bu yapıyı kurarken izleyicinin mekânla ilişkisini nasıl dönüştürmeyi hedefledin? Bu kurgu senin için nasıl işledi?

Bunların dışarıdan fark edilmesi, özellikle de senden duymak büyük mutluluk veriyor. Bu konuda Gizem’in benden çok katkısı var. Ben ne kadar sosyal bir insan olsam da evrimsel olarak kadınların sosyal ilişkilerin kurulması ve devamlılığın sağlanmasında daha büyük payı olduğunu düşünüyorum -ki zamanında da annem benzer bir görevi üstleniyordu. Gizem’in sanat yönetmenliği geçmişi de bu anlamda büyük avantaj sağlıyor. Halen senede birkaç kez Instagram postlarının altına “Giriş ücreti ne kadar?” diye yazıldığını düşünürsek, galeriler olarak ne yaparsak yapalım topluma nüfuz etmek konusunda daha çok yol kat etmemiz gerekiyor. Yeni tanıştığım ve sanatla alakalı olmayan insanlara galerilerin sadece alışveriş yapılan bir dükkan değil, sanat ve bağlantılı sosyal ilişkilerin yaşanan mekânlar olduğunu anlatmak zorunda kalıyorum. EVİN olarak buna özellikle önem gösteriyoruz dediğin gibi. Bu noktada aslında klasik marka hikâyemizi anlatmamda da fayda var.

1996 yılında galeriye isim aranırken, Bebek Sanat Galerisi geliyor annemin aklına, ben çocuk yaşımda İngilizce çevirisi baby olan bir kelimenin hoş olmayacağını söylüyorum, dedem EVİN koyalım deyince de annem kendi ismini koymak istemediğini söylüyor. Bunun üzerine dedem “Kızım orası sanatçının ve sanatseverin evi olacak, o yüzden EVİN koyabilirsiniz.” diyor ve bu herkesin içine siniyor. 2003 yılında sanat galerisi olarak baştan tasarlanan binamız da türlü karşılaşmalara ev sahipliği yapmaya izin veriyor. Bodrum katını zaten depo ve daimi sunum alanı olarak kullanıyoruz, çatı katı ise benim ofisim ve bir nevi özel bir buluşma odası. Ferah ve yeşillikler içerisinde olan bir terasımız var; orada da sanatçı ve koleksiyoner dostlarımızla keyifli buluşmalar, sohbetler oluyor. Aradaki sergi katlarında ise bahsettiğin yeni bir modeli hayata geçirdik bu yıl. Giriş katta genç ama kariyerlerinde bir noktaya gelmiş sanatçıların eserlerini, çağdaş bir sunumla bir araya getiren, tam bir beyaz küp sergisi diyebileceğimiz Yeni! sergisi varken, üst katta yerli-yabancı 19 sanatçıyı bir araya getiren, Paris’in salon sergilerinden ilham alan EVİN’Salon konseptimizin birincisini düzenledik. Kuşaklar ve mecralar arası bir seçkiyi, salon konseptiyle tasarladık. Ticari bir sergiden çok bir yaşam alanı, bir topluluk alanı gibi düşünebilirsiniz. Bir köşede antika koltuklarda oturup Orkhan’ın Yapay Zekâ teknolojileri yardımıyla üretilmiş videosunu izlerken, diğer köşede İtalyan deri tasarım bir berjerde Nasip İyem’in masklarının altında sohbet edip, duvarda salınan Güneş Terkol’un eserini seyredebiliyordunuz -tıpkı iyi bir koleksiyoner evi gibi, harmoni ile bir araya gelmiş bir anlatı. Uzun zamandır hayalini kurduğum bu iki farklı katta iki farklı deneyim konseptini hayata geçirdiğimiz için çok mutluyum. Güzel de tepkiler aldık. Ayrıca bu topluluk mekânı meselesine giderek daha fazla önem vermeye başladık. Geçtiğimiz sezon başında dijital ve fiziksel sanatların bir aradalığına katkı sağlamak amacıyla kurulmuş SILK’in düzenlediği, uluslararası bir kitlenin katıldığı, paneller, özel gösterimler ve sergiden oluşan Silk Road etkinlik serisinin birinci edisyonuna ev sahipliği yaptık. Geçtiğimiz aylarda Feride Çelik’in sanat tarihi derslerinden “Nuri İyem” konulu olanına ev sahipliği yaptık. Bu sezon bu tarz buluşmaları 30. yılımız vesilesiyle daha da artırmayı düşünüyoruz, anma ve kutlama adına güzel bir yol olacak bizim için. Gerek galeri mekânında gerek yurtiçi ve yurt dışında farklı mekânlarda bir takım etkinlikler ve buluşmalar peşindeyiz. Bazı sürprizlerimizin olacağı bir yıl planlıyoruz diyebilirim. Kuruluş misyonumuz olan sanatın, sanatçının ve sanat severlerin evi olmaya ve etki alanımızı genişletmeye özen gösteriyoruz.

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page