top of page

Şimdiye geri dönmek

Sahne sanatlarında çok katmanlı bir dil kuran koreograf Jasmin Vardimon, topluluğunun 25. yılını kutladığı yeni eseri NOW ile 27-28 Mart tarihlerinde Lütfi Kırdar Anadolu Oditoryumu sahnesine konuk oldu. Vordimon’la dans ile tiyatro arasındaki diyaloğu ve 25 yıllık kariyerine yön veren sanatsal dönüşümleri konuştuk


Röportaj: Ayşe Draz



Jasmin Vardimon, Fotoğraf: Kat Green


20 yılı aşkın bir süre önce, Londra’da, henüz Deleuze, Massumi ve “olay” kavramıyla boğuşan bir öğrenciyken, Jasmin Vardimon’un Lullaby işi ile karşılaşmış ve bu iş üzerine uzun bir metin kaleme almıştım. O dönem beni en çok etkileyen şey, Vardimon’un sahnede kurduğu dünyaydı: Hem saklayan hem ifşa eden hastane perdelerinin ardında beliren bedenin kırılgan ve grotesk halleri, canlı performansla eş zamanlı video projeksiyonunun yarattığı çoğaltılmış bakış, canlı bedenin medyatik imgesiyle ikiye katlanması, seyirciyi neredeyse rahatsız edici bir yakınlığa zorlayan kamera ve mizahla rahatsızlık arasında gidip gelen sert bir ton. Henüz adını koyamasam da, işlerinin anlamı temsil etmekten ziyade bir etki alanı ürettiğini, bedeni, teknolojiyi ve bakışı birbirine dolayarak seyirciyi de o ağın bir parçası haline getirdiğini sezmiştim. Lullaby psikolojik bir konfor alanı sunmayı reddederken algıyı keskinleştiriyordu.


Vardimon’un, İngiltere merkezli, 25 yılı aşkın süredir ürettiği cesur ve görsel açıdan güçlü yapımlarla tanınan Jasmin Vardimon Company ile 25. yıl prodüksiyonu NOW için 27 ve 28 Mart’ta, İstanbul Lütfi Kırdar Anadolu Oditoryum Salonu’na geleceğini duyduğumda, onunla yeniden karşılaşmak, bir temas kurmak istediğimi hemen fark ettim. NOW’u henüz izlememiş ve büyük olasılıkla o tarihte İstanbul’da olamayacak olsam da, topluluğun repertuarından ikonik sahneleri yeniden kurgulayan, dans ile tiyatroyu sinematik bir anlatım dili içinde buluşturarak geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dinamik bir geçiş kuran bu iş vesilesiyle, Jasmin’le buluşup konuşmak ve ona başka sorular da yöneltmek istedim. Bugün, aradan geçen yıllar ve kendi performans pratiğimin içinden, Jasmin Vardimon’a yeniden dönmek benim için yalnızca bir sanatçıya değil, gençliğimden beri zihnimi meşgul eden bir soruya geri dönmek gibiydi; beni de zaman içinde bir yolculuğa çıkardı.




Jasmin Vardimon Company, Now gösterisinden, Fotoğraf: Tristram Kenton


Sence dansın özü nedir?

Benim için dans bir iletişim biçimi. Bir dil, kendi bedenimin içinden ifade etme yolu. Bedenimin, düşüncelerimden, anılarımdan, fikirlerimden oluşan iç dünyama ev sahipliği yaptığını düşünüyorum. Dans, aynı zamanda o iç dünyadan dışarıya doğru iletişim kurmamı sağlayan bir ifade aracı.


Eserlerinde epey teatral bir boyut da mevcut. Hatta kimi zaman Pina Bausch çizgisinde dans tiyatrosu olarak da tanımlanıyorlar. Peki sence tiyatronun özü nedir, ya da arada bir fark var mı?

Eserlerimde hep dans ile tiyatro arasındaki daimi diyaloğu araştırıyorum. Hareket aracılığıyla, ağırlıklı olarak görsel bir dil üzerinden, hikâye anlatmanın çeşitli yollarını keşfetme merakım da burada yatıyor. Çoğunlukla görsel unsurlar aracılığıyla bir deneyim yaratmakla ilgileniyorum, ancak metni de bir katman olarak kullanıyorum. NOW’da metin var; fakat metni çoğunlukla bedenin tek başına, metin olmadan hikâyeyi anlatamayacağı zamanlarda veya metin başka bir bilgi katmanı eklediğinde devreye sokuyorum.


Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musun?

Kesinlikle.


Peki bunu kişisel ya da toplumsal düzeyde hangi şekillerde gözlemledin? Bu dönüşümü deneyimledin mi?

Sanat, yeni bir düşünme biçimine, gerçekliğe başka türlü tanıklık etme haline ilham verme gücüne sahip. Bunu hem seyirci hem de icracı/yaratıcı perspektifinden söylüyorum. Bir performansçı ve koreograf olarak kendi hayatımda pek çok dönüştürücü deneyime tanık oldum. Yaratım süreci, sanatsal süreç ve araştırma aracılığıyla kendimi ve çevremdeki dünyayla kurduğum ilişkiyi sürekli dönüştürüyorum; bu da düşünme biçimimi ve ortaya çıkan sanatsal ürünü sürekli dönüştürüyor. Ayrıca bazen sanatım aracılığıyla seyircideki dönüşüm sürecine de tanık oluyorum; gösteri sonrası gözyaşları içinde yanıma gelip yaşadıkları dönüşümü paylaşan seyirciler oluyor. Böyle anlara tanıklık etmek son derece güçlü ve ödüllendirici bir deneyim.



Jasmin Vardimon Company, Now gösterisinden, Fotoğraf: Ben Harries


Ben de şunu söyleyebilirim ki, 20 küsür yıl önce Lullaby’yı izlediğimde, dans aracılığıyla bedenin bir performansta neler yapabileceği ve neler anlatabileceği konusunda ne kadar dönüştürücü bir deneyim yaşadığımı hatırlıyorum. Peki, yeni bir eser üzerinde çalışmaya başlarken süreci genellikle ne tetikliyor veya sana ilham veren şey ne oluyor? Örneğin bedensel bir araştırma mı, bir imge mi, insan davranışlarına dair gözlemler mi, yoksa bambaşka bir şey mi? Bu noktada rüyalar ya da bilinçaltı malzeme bir rol oynuyor mu?

Elbette bir yaratım sürecini pek çok şey tetikleyebilir, ancak ben çoğunlukla bir kavramdan yola çıkıyorum. Çoğu işimde bir kavramla başlıyorum ve o kavrama verdiğim kişisel tepkiyi araştırıyorum. İşlerim her zaman evrensel olan ile kişisel olan arasındaki boşlukta bir yerde var oldular, bu yüzden konular çoğunlukla evrensel. Fakat bakış açısı çok kişisel; evrensel konular seyirciye hayal gücüyle dolu ve çok kişisel bir mercekten sunuluyor. Örneğin, NOW’da çıkış noktası zaman kavramıydı. Geçmiş ve gelecek arasında akan zaman üzerine bir düşünme hali, “şimdi”nin var olduğu yer ile sahnede veya tiyatroda bir grup insanla paylaştığımız “şimdi” üzerine bir düşünme hali, canlı performanslarda gerçekleşen, seyirci ile performansçının paylaştığı ortak “şimdi”. Ve hepimiz aynı “şimdi”yi, aynı anı paylaşıyor olsak da, her birimiz farklı bakış açılarına, farklı konumlara (sahnede ve sahne dışında) ve bizi yaşam yolculuğumuzda o yere ve o zamana getirmiş farklı zamanlamalara sahibiz. Dolayısıyla, aynı “şimdi”yi paylaşıyor olsak da, her birimiz bambaşka bir deneyim yaşayacağız. Süreç bir kavramla başlıyor ve ardından farklı şekillerde veya farklı boyutlarda araştırılıyor. NOW’ın merkezinde zaman kavramı ve adeta bir dans gibi sürekli hareket halinde olan “şimdi” kavramı var - çünkü daha bir saniye önce var olan “şimdi” çoktan geride kaldı bile.


Geçen gün Berlin’de bir grafiti gördüm; “Şimdi ne kadar sürdü?” yazıyordu. Ve bence bu aslında zamana ve zamanın akışına dair çok önemli bir soru. Sorularıma devam edecek olursam, senin işlerini derinden etkilediğini düşündüğün bir sanatçı ya da kişiler var mı?

Bu soruyu her zaman hem zor hem de ilginç buluyorum. Çünkü yıllar içinde birlikte çalıştığım tüm sanatçıların beni ve işlerimi etkilediğini düşünüyorum. En başından beri birlikte üretim yaptığım partnerim (Guy Bar-Amotz) elbette bunların başında geliyor. Birlikte çalıştığım sanatçılar beni etkiliyorlar çünkü her yeni yaratım sürecine pek çok soruyla başlıyorum ve onların bu sorulara verdikleri yanıtlar bana ilham veriyor. Aramızdaki diyalog yaratıcı bir biçimde gelişiyor ve bu da ortaya çıkan işi, sonucu ve üretimi besliyor.


Acaba 25 yıl içinde aşağı yukarı kaç performansçı ya da sanatçıyla birlikte çalıştın?

Emin değilim. Uzun yıllar boyunca toplulukta yer alan, benimle birkaç sezon çalışan yaratıcılar ve dansçılar var; bir de yalnızca tek bir üretimde birlikte çalıştıklarım. Elbette daha uzun süre kalanlarla aramızdaki diyaloğun çok verimli ve ilham verici olduğunu hissediyorum; genellikle bu yüzden birlikte üretmeye devam ediyoruz. Ama ilhamı pek çok farklı yerden alıyorum. Çok gözlem yaparım. Sokakta küçücük bir ana tanık olurum ve o an bütün bir sahnenin çıkış noktası olabilir. Dolayısıyla hem gözlemlerim hem de karşılaşmalarımda kurduğum diyalog, yaratıcı süreci besleyen kaynaklara dönüşebiliyor.



Jasmin Vardimon Company, Now gösterisinden, Fotoğraf: Tristram Kenton


NOW, topluluğun 25 yıllık üretimine dönüp bakarken aynı zamanda şiddet, isyan ve belirsizlik gibi temalara da değiniyor. Jasmin Vardimon topluluğunun 25 yıllık yolculuğunu böyle bir eserle kutlama fikri nasıl ortaya çıktı? Ve bu tercih zaman kavramıyla nasıl ilişkilendi?

25 yıldır üretiyor olmak önemli bir eşik. Kariyerim boyunca ele aldığım konular üzerine durup düşünmek ve aynı zamanda hafızamda iz bırakan bazı anlara ve hikâyelere geri dönmek istedim. Bu anları yeniden stüdyoya taşıdık ve bugünün bakış açısından, daha güncel bir perspektifle yeniden çalıştık. 25 yıl içinde nelerin nasıl değiştiğini görmek ilgimi çekti. Bugün, bakış açımızı şekillendiren bilgilerin çoğunun ekranlarda gördüklerimiz tarafından manipüle edildiği dijital bir çağda yaşıyoruz. Haberlerden ya da sosyal medyadan, dünyayı algılama biçimimizi şekillendiren birçok bilgi ediniyoruz. Önceki işlerimde de kamera kullanmış olsam da, NOW’da sahnenin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş kameralar var ve bunlar alternatif bakış açıları sağlarken, sahnede canlı olarak izlediklerimize de ek bilgi katmanları ekleniyor. Yani her zaman şaşırtıcı ve farklı olan bir bilgi katmanı daha var. Eser, aynı zamanda, savaş, sınırlar, göç gibi ne yazık ki hiç değişmeyen ve hâlâ güncelliğini koruyan eski meseleleri de ele alıyor. Ancak aynı zamanda uzlaşma ve şefkât arzusunu da barındırıyor içinde.


Sanırım bu arzunun altını çizmek bugün için bu çok kıymetli. Çünkü, sanatsal bir bağlamda bile olsa, sürekli güncel gerçeklikle yüzleşmek insanı yorabiliyor; bu gerçeklikle yüzleşmemiz lazım ki bir şeyleri değiştirelim, değiştirmemiz gerektiğini fark edip bunun için çaba gösterelim, ancak direnme gücünü hep ayakta ve taze tutabilmek için mevcut karanlığın içinde küçücük bir umut pırıltısı sunan anlara veya sanat bağlamında sanat eserlerine de ihtiyaç duyuyor insan. En azından ben kesinlikle ihtiyaç duyuyorum, çünkü aksi takdirde çaresizliğe kapılıp kendi adacığıma çekildiğimi, bunun da bana hem adeta kolay bir kaçış hem de farklı bir konfor alanı sunduğunu fark ediyorum. O umut pırıltısı belirdiğinde ise, ben de kendimde hayatın içinde direnmeye devam etme gücünü yeniden buluyorum, yeniden kuruyorum.

Evet, bu kesinlikle işin içinde mevcut. Ama bence her şeyden önce zamanın akışını, canlı sanatı ve yalnızca eylem anında var olanı, canlı bir performansı kutluyor.


Dünyanın mevcut durumuna baktığında, hem bir insan hem de bir sanatçı olarak senin için en acil veya ele alınması gerekli mesele nedir?

Sanırım insanlık ve başkalarına özen göstermek. Aslında Lullaby’ın ikinci bölümü olan bir sonraki işimde özellikle bu iki konuya odaklanacağım. Eser, bakımın verildiği bir yerde, bir hastanede geçiyor ve insanlığın her şeyin üzerine yükseldiği anları ele alıyor.


Dünya genelinde Yapay Zekâ ve dijital gelişmelerle ilgili yazıları okuduğumda, Yapay Zekâ’nın doktorların yerini alabileceği, hatta teşhis koymada daha iyi olabileceği tartışılıyor, ancak bakım emeği, insani temasa ve insan sıcaklığına ihtiyaç duyduğu için, yerini dolduramayacakları önemli bir alan gibi görünüyor. Bir karakterin veya bir performansçının bakış açısından dünyaya bakmak gibi, farklı perspektifleri göstermek için video ve projeksiyonu nasıl kullandığını da biraz konuşmak istiyorum. Lullaby’dan hatırlıyorum, gerçek zamanlı video projeksiyonu ve canlı kamerayı sıklıkla işlerinde kullanıyorsun; öyle ki, bunlar seyircinin bedenleri ve bedenin mekân içinde varoluşunu algılama biçimini dönüştürüyor. 20 küsür yıl önce Lullaby’ı izlediğimde, dramaturjiyle bu kadar organik biçimde bütünleşen video kullanımını ilk kez gördüğümü düşünmüştüm. Uzun yıllardır birlikte çalıştığın partnerinle olan iş birliğinin bunda büyük payı olduğunu biliyorum, ama bu estetik nasıl bu kadar merkeze yerleşti? Bu görsel dilin nasıl evrildiğini biraz anlatabilir misin?

Sanırım en başından beri tüm işlerimde sorduğum ve hâlâ sormaya devam ettiğim bir soru var: Gördüklerimiz mi bakış açımızı belirliyor, yoksa bakış açımız mı gördüklerimizi belirliyor? Ve çoğu zaman bunun cevabından emin değilim. Bazen ön kabullerle geliyoruz ve gerçekliği daha çok o mercekten görüyoruz; bazen de bir şey görüyoruz ve bu, o gerçekliği anlama, onu okuma biçimimizi tamamen değiştiriyor. Guy ile yaptığımız iş birliğinde, katmanlar ve farklı dokular ekleyen ya da açığa çıkaran görseller yaratıyoruz. Metin bile benim için bir doku; bilgi ekleyen başka bir katman. Ve kamera, bize tanıdık gelen ama aynı zamanda şaşırtıcı olan yeni bir gerçeklik sunuyor; yakın plan sayesinde, sahneden uzaktayken göremediğiniz farklı unsurlar ve açılar ortaya çıkıyor.



Jasmin Vardimon Company, Now gösterisinden, Fotoğraf: Tristram Kenton


Kadın sanatçılara yönelik pozitif bir ayrımcılığın yeniden oldukça önem kazandığı bir dönemden geçiyoruz; çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından dünyanın birçok yerinde birçok şey maalesef artan bir hızla geriye gidiyor gibi duruyor; elde edilmiş olan olumlu kazanımlar açısından bir geriye gidiş hissediliyor. Senin işlerinde de özellikle kadın bedeninin, emek, direniş ve dönüşümün bir alanı olarak belirdiğini düşünüyorum. Eserlerinde kadın bedenine nasıl yaklaşıyorsun? Ayrıca bir kadın sanatçı olarak sen bunu nasıl değerlendiriyorsun?

Eserlerimde güçlü kadın figürleri yarattığım bana hep söylendi. Bu her zaman bilinçli bir tercih değil. Yaratım sürecinin ve canlı sanat yaratma sürecinin, birlikte çalıştığım sanatçılarla diyaloğun doğal bir parçası olarak ortaya çıkıyor. Ayrıca, #MeToo dönemi esnasında ürettiğim ve Medusa’nın mitolojik karakterinin politik boyutuna odaklandığım Medusa adlı eserimde, Medusa’nın tarih boyunca hem kültürde hem de politikada nasıl bir canavar olarak tasvir edildiğine baktım. Bu eseri, ABD’deki 2016 seçimlerinin hemen ardından yaratmıştım; Donald Trump’ın kendisini Perseus olarak, Hillary Clinton’ın başını Medusa olarak tutarken gösteren görseller paylaştığı bir dönemdi. Kültürde ve tarihte güçlü kadınların nasıl sürekli canavar olarak tasvir edildiği beni gerçekten ilgilendiriyor; Medusa örneğinde olduğu gibi.


Sanırım sanatçılar olarak bazen yaptıklarımızı bilinçli bir niyetle değil, sezgisel olarak gerçekleştiriyoruz; sanırım senin işlerinde de böyle bir hassasiyet hem niyet olarak hem de sezgisel olarak mevcut. O halde son bir soru sormak istiyorum Jasmin. Dans ve gösteri sanatları alanında profesyonel gelişimi desteklemek için 2012 yılında beri yürüttüğün JV2 Profesyonel Gelişim Programı’nda gelecek kuşakları gözeterek hareket ettiğin çok açık ve bu çok kıymetli. Eğitim ile profesyonel kariyer arasında bir köprü kurarken hangi boşluğu doldurma ihtiyacı hissettin? Bu deneyimden ve program kapsamında eğitim gören dansçılarda neyi geliştirmeye çalıştığından biraz bahsedebilir misin?

Benim gördüğüm boşluk, özellikle dans eğitimi ile tiyatro eğitimi arasındaydı. O dönemde dansçılar için seçmeler yaptığımda, her iki alanda da yetkin ve iki beceriyi bir arada taşıyan performans sanatçılarına ulaşmanın zor olduğunu fark ettim. JV2, esas olarak çok yönlü, bütünlüklü sanatçılar olmak isteyen; fiziksel, vokal ve kavramsal kapasitelerini bir bütün olarak kullanabilen dansçılar için kuruldu. Program boyunca dans ile tiyatro arasındaki diyalog sürekli araştırılıyor. Bu diyalog aracılığıyla, benim için kişisel ile evrensel arasındaki boşlukta var olan çeşitli sonuçlar ortaya çıkıyor. Hissettiğim bir diğer boşluk ise öğrenci olmak ile profesyonel dansçı olmak arasındaydı. Eğitimlerini tamamlayan pek çok genç dansçının karşılaştığı bu geçiş süreci oldukça zor. JV2, dansçıları turne yapan profesyonel bir toplulukta çalışmaya hazırlıyor. Genç bir topluluk olarak ana şirketle birlikte çalışıyorlar ve bu zorlu geçişi nasıl yöneteceklerini öğreniyorlar. Bu anlamda program oldukça başarılı; 13 yıldır süren programın mezunlarının yüzde 90’ı şu anda dans sektöründe çalışıyor.



Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page