Müzakere, ait olma ve dahil olma üzerine
- Merve Akar Akgün & Berfin Küçükaçar
- 14 saat önce
- 8 dakikada okunur
Üç bölüm halinde bir yıla yayılan VarYok sergisinin ikinci bölümü VarYok: Halı Altı, 3 Mayıs 2026 tarihine kadar YUNT’ta devam ediyor. Metehan Özcan, Mona Mahall ve Aslı Serbest’in uzun soluklu araştırmalarını bir araya getiren serginin eş küratörleri Merve Elveren ile Meriç Öner ile projenin ele aldığı kamusallık temasını, sanatçıların katmanlı yorumlarını ve işlerin birbirine eklemlenme süreçlerini konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün & Berfin Küçükaçar

VarYok: Halı Altı, Sergiden görünüm, YUNT, 2026. Fotoğraf: Barış Özçetin
VarYok’ta farklı dönemlerden, coğrafyalardan ve bilgi rejimlerinden gelen malzemeler aynı mekânsal kurgu içinde birlikte dolaşıma giriyor. Canlı bölümünde Gürbey Hiz ve Emre Hüner; Halı Altı’nda Metehan Özcan ile Mona Mahall ve Aslı Serbest; Anıtsı’da ise Firuzan Melike Sümertaş ve Deniz Tortum’un işleri yer alıyor. Her bir bölümde kendinden önceki ve sonraki bölümün de izlerini takip ediyoruz. Bu çok katmanlı yapı bağlamında, sanatçı birlikteliklerini, işler arasındaki ilişkileri ve yerleştirme kararlarını hangi zamansal yakınlıklar, rezonanslar ve kopukluklar üzerinden kurdunuz?
VarYok çoğunlukla dönem araştırması yapan ikimiz için de hayli sezgisel bir yaklaşımla ortaya çıktı. Bugün doğru bildiklerimizin erozyona uğradığı bir anlar silsilesi içinde yaşıyoruz. Yarın öngörülemezlikler üzerine kurulu. Ancak ikimizin olan bitene yönelik algısı, beklentisi ve tepkisi birbirinden oldukça farklı. Birimiz ufku görebilmek adına geçmiş ve bugünden ipuçları arıyor, diğerimiz geçmişin bugünden farklı olmadığına, sadece sıkı sıkıya gizlenebildiğine inanıyor. VarYok bu bakış açılarından beslenen bir sohbetin izdüşümü olarak kurgulandı. Proje özünde zamanda ileri geri gittikçe beliren olasılıkları, kaçınılmaz tekrarları ve boşa çıkmış hayalleri takip ediyor. Odağını bugünden ve toplumun dahil olabildiğini varsaydığımız mekânlardan hiç ayırmıyor.
Katılımcılar, bizim zaman ve mekân aracılığıyla mesele ettiğimiz kamusallıkla onun tahayyüllerine çeşitli biçimlerde ortaklık edenler. Sergiye davet etmek isteyeceğimiz kişileri not etmeye başladığımızda yaklaşık bir yıla yayılan mevcut girift kurguyu henüz planlamamıştık. Keskin hatlarla belirlenmiş işlerden, araştırmalardan oluşan bir seçki de yoktu. YUNT’un fiziksel alanını ve ortak çalışmamızın fikri çıktısını rahatlıkla kullanmak, böylelikle her işe hak ettiği alanı tanıyabilmek sonradan aklımıza yattı. Serginin kurguya göre inceltilmesinin ilk adımı üç bölümdeki katılımcıları ayırmak, çalışma alanlarını birbirine eklemlemek oldu. Ardından araştırmaların, işlerin VarYok vesilesiyle şekillenmesine eşlik ettik. Bir bütünün içinden gruplanmış olan ikililer birbirlerine bölüm adlarının verdiği ipuçları doğrultusunda bağlı. Ayrıca, tüm işler başka bölümlerdeki işlere önceden veya sonradan laf atıyor. Örneğin, ilk bölümde yer alan Gürbey Hiz’in şehri gözlemlemeye ve kaydetmeye yönelik Servet-i Fünûn araştırmasıyla ikinci bölümde Metehan Özcan’ın şehirde göz ardı edilen kent derlemlerini yan yana getirmesi birbiriyle yakından ilişkili. Üçüncü bölümde yer alacak olan Melike Sümertaş’ın kadın baniler haritasının bugünle ilişkisi de benzer bir kaydı görünür kılacak. Yine ilk bölümde yer alan Emre Hüner’in yerleştirmesindeki arkeolojik kalıntıların harekete geçirilmesi ve yeniden işlevlendirilmesine dair denemeler, ikinci bölümdeki Mona Mahall ve Aslı Serbest’in antropolog ve arkeolog Marija Gimbutas’ın neolitik dönemlere dair araştırmasını bugüne göre yeniden yorumlanmasıyla ilintili. Üçüncü bölümde karşımıza çıkacak olan Deniz Tortum’un filmi de bütün bu araştırmalarda yer alan müzakere, ait olma ve dahil olma çabalarını görünür kılacak.
Solda: Gürbey Hiz, Tahayyüller, İnşalar, Deneyimler Atlası projesinden Birbirine Uymayan Muhtelif Manzaralar adlı detay, 2020, Kaynak: Servet-i Fünûn
Sağda: VarYok: Canlı, Sergiden görünüm, YUNT, 2025. Fotoğraf: Barış Özçetin
Canlı adlı serginin ilk bölümünde Gürbey Hiz’in Servet-i Fünûn’dan hareketle oluşturduğu modernite atlasıyla Emre Hüner’in video ve seramik karakterleri bir araya geldi. Serginin bir yıla yayılan ve birbirine eklemlenen, nesnelerin azalıp çoğaldığı üç bölümlü yapısı; alışılagelmiş sabit sergi formatını dönüştürüyor. İlk bölümde, Servet-i Fünûn’un temsil ettiği ilerlemeci gelecek kurgusuyla Emre Hüner’in zaman-mekânı belirsiz, adeta fosilleşmiş ilkel-gelecek tahayyülleri yan yana getirirken bu bir yıla yayılan akışkan strüktürü, ilerleme inancına bir eleştiri olarak mı getirdiniz?
Tespit çok doğru bir yerden. Çünkü VarYok bir deneme olarak ilerleme inancıyla birebir didişiyor. İlerleme, hedeflere odaklı, ölçülebilir değerlerle ifade edilen, devletler ve kurumlar nezdinde vahşi eylemleri haklı çıkarmaya yarayan bir düşünce sistemini ortaya koyuyor. Üstelik yüksek sesle reklamı yapılan, herkesin önemine ikna edilmesi gereken bir yapma biçimini, sözde bir ortaklığı da beraberinde getiriyor. Canlı bölümünde Gürbey Hiz’in Tahayyüller, İnşalar, Deneyimler Atlası (2020) ile Emre Hüner’in Neochronophobiq (2015) isimli işleri karşılıklı durduklarında gerçek ve kurgu arasındaki ince çizgiler açığa çıkıyor. Hiz’in Servet-i Fünûn anlatılarına bugünden bakarak derlediği görsel montajlar modern iyimserlik ile bu coğrafyadan batı varsayılan sisteme olan hayranlığı göz hizasına getiriyor. İncelerken elbette avantajımız sonraki 125 yılın kayıtlarına da şahitlik etmiş olmamız. Eklemek lazım, burada dergideki birikim basit bir alay konusuna indirgenmiyor; tahayyüllerdeki kırılganlık ifşa oluyor. Hüner’in videosunu izlerken ise kurgu olduğunu varsaydığımız nesneleri tanıdık buluyoruz, mekânların bir kısmı başka kadrajlarda zihnimizde duruyor, zamanı yakalamaya çalışıyoruz; doğrusallığın olmadığını fark ediyoruz. VarYok özelinde videonun dışında fiziksel olarak konumlanan maketler bu geçişleri sıklaştırıyor. Bu bölüme özel Canlı vurgusu da doğal bir öngörülemezliği tescil ediyor aslında. Sorunun özüne dönersek VarYok’u yoğuran bu fikirler başı, sonu birbirine geçen bir strüktürü düşünmemize vesiledir. Kişisel ilgilerimiz üzerine birbirimizden çok farklı yöntemlerle çalıştığımız bağımsız pratiklerimiz var. Ortaklaştığımız nokta sergileri tekil ve eksiksiz bir sonuç değil birileriyle konuşmak için çoklu araçlardan biri olarak kullanma alışkanlığımız. Bu konumlama zaten ilerlemeci bir bakış açısından çok uzağa düşüyor.
Solda: Emre Hüner, Neochronophobiq (2015) filminden bir kare. Sylvia Kouvali Piraeus/London ve sanatçının izniyle
Sağda: VarYok: Canlı, Sergiden görünüm, YUNT, 2025. Fotoğraf: Barış Özçetin
Gürbey Hiz’in bilimsel/belgesel nitelikli modernite atlası (var) ile Emre Hüner’in işlevi belirsiz ve kurgusal nesneleri (yok/muğlak) arasında kurulan teğet; kamusal hafızayla kişisel mitolojiyi nasıl bir zeminde çarpıştırıyor? “Vaktiyle mutlak kabul ettiklerimizin sarsılması” önermesini düşündüğümüzde; bu küratoryal tercih, hakikatin artık belgeden ziyade, ancak bu tür spekülatif kurgularla mı kavranabileceğini söylüyor?
Gürbey’in araştırmasında bilimsel anlatılar olsa da projeyi mutlak bir var olarak düşünmektense veya Emre’nin işindeki kurguyu yok/muğlak olarak düşünmektense bu kavramları daha soyut olarak konumlandırmayı önemsedik. Tahayyüller, İnşalar, Deneyimler Atlası (2020) hazırlandığı dönemin kaydını tutarken hayal kırıklarını, gerçeklik ten çok uzak uç beklentileri de içinde barındırıyor. Bunun da ötesinde, yazarların kendi bakışları ve ideolojik duruşları derginin asıl içeriğini belirliyor. Gürbey’in araştırmasına bu açıdan da bakmak gerekir. Neler Servet-i Fünûn’a dâhil edildi? Hangi gelişmeler ve fikirler değerli bulundu? Neochronophobiq (2015) ise muğlak olanlar kadar var olan, tanış hissettiğimiz iç/dış mekânlar üzerine kurulu. Mutlak tarih anlatısının ötesinde, ilişkilenmesi zorlu bir zaman anlayışına dair bir anlatı sunuyor iş. Var ve yok kavramları ayrı ayrı değil, ancak birlikte olduğunda mevcut düzen dışında bir imkânı mümkün kılıyor.
Solda: Metehan Özcan’nın çevrimiçi iş ilanları araştırması, 2025-2026 Sağda: Metehan Özcan, Kahramanlar, 2017-devam eden
Halı Altı bölümünde Metehan Özcan’ın hem kentsel birikimlerden hem de çevrimiçi iş ilanları gibi geçici ve hızla kaybolan dijital malzemelerden ürettiği işler, sizin de sergiyi anlatırken “arşivlenemez” olarak tarif ettiğiniz bir alanla çalışıyor. Özcan’ın bu malzemelerle kurduğu ilişki, arşivin bilgi üretme biçimini nasıl düşünmeye açıyor?
Bizim sergi araştırmaları vesilesiyle elimizi sürdüğümüz arşivleri iki türde gruplamak mümkün. İlki, geleceğe kayıt ve kanıt bırakmak amacıyla var olanlar. Her türlü kurumsal arşiv bu kategoriye uygun. Kişilerin de benzer refleksle seçici bir gözle arşiv tutma ihtimali yüksek. Bunun yanı sıra, bir apartman kapısına bırakılıp niteliğine göre bazen yolu bir sahafta son bulan arşivlerde ileriye dönük kişisel veya kurumsal bir hikâye inşa etme arzusu olup olmadığını bilmek zor. İkincisi, bir konuyu araştırırken tek bir kişi veya gruba ait olmayan belgeleri derleyerek bizim kurduğumuz arşivler. Burada da ister istemez bizim kapasitemiz devreye giriyor. Bilinçli olmasa bile kendi okumamıza göre bir seçki yapıyoruz. Özcan’ın yaklaşımı kaydetmeyi, kanıtlamayı ve seçmeyi bir arada barındırıyor. Özünde İnternet’in hızlı yutuculuğuna karşı bir eylem. Ancak asıl üzerinde durmamız gereken ilgilendiği konu. Günlük olarak karşılaştığımız meslek mensuplarının koşullarını, emeğin nasıl tekrar tekrar yeniden tariflendiğini görünür kılıyor. Bunu fotografik bir görselleştirme yerine hiç müdahale etmediği metinler üzerinden yaparak araya bir mesafe ekliyor. Onun yola çıktığı noktada geleceğe bir bilgi taşıma niyeti olsa da bugün muazzam bir yüzleşmeye aracılık ediyor. Yarattığı karşılaşma arşiv niteliğine çarpan etkisi katıyor.
Solda: Mona Mahall & Aslı Serbest, yenieski avrupa (Tapınak I), 2026, 3D baskı, fiberglas, mineral kaplama, pigment, metal, 900 × 578 × 443 mm
Sağda: Tapınak modeli
Yine Halı Altı bölümünde yer alan Mona Mahall ve Aslı Serbest’in yenieski avrupa isimli projesi, Neolitik yerleşimler ve tarih öncesi kültürel kalıntılar üzerinden Avrupa’yı yer değiştirmiş ve yeniden kurulabilir bir mekân fikri olarak ele alıyor. Bu projede tarih öncesine yönelmek, bugün Avrupa’yı tarif eden yerleşik anlatılarla nasıl bir ilişki kuruyor?
Mona Mahall ve Aslı Serbest kendi çalışmalarında kamusal ve kişisel mekânların nasıl politik duruşları barındırdığına bakıyor. Bunu yaparken geçmişin kanıksanmış doğrularını veya bugünün teknoloji heveslisi iddialarını muzipçe kurcalıyorlar. VarYok sebebiyle bir araya geldiğimizde Avrupa’nın giderek artan dışlayıcı politikaları gündelik tartışmalarının bir parçasıydı. Bu doğrultuda Avrupa’nın geçmişine adım adım geri giden metinleri inceliyorlardı. Antropolog ve arkeolog Marija Gimbutas’ın neolitik döneme dair anlatımları tam da geçirimsiz ve şiddete çanak tutan mevcut sınırlara dair sorularını anlamlandıran bir cevap niteliğindeydi. Sergide yer alan yenieski avrupa (2026) bir harita, farklı boyutlardaki üç boyutlu modeller ve çizimler ile metinlerin bir arada yer aldığı bir kitapçık aracılığıyla araştırmacıdan süzdüklerini yorumluyor. Buna göre Gimbutas’ın tarif ettiği Avrupa Tuna Nehri’nden Anadolu’ya uzanıyor ve M.Ö. 6500’den itibaren gelişen heterarşik bir topluluğu barındırıyor. İnsan, hayvan ve yapıların henüz birbirinden farklı algılanıp betimlenmediği bir zamanda kullanılan tapınakları öncül kamusal mekânlar olarak alıyor. Söz konusu topluluk ve içinde yeşerdiği kültür M.Ö. 3.500’den itibaren başlayan Hint-Avrupa kavimlerinin saldırılarıyla M.Ö. 2000 yılında ortadan kalkıyor. Yok oluşlarında birincil sebep savaş aleti yapmamış olmaları. Gimbutas’ın kazılar ve tarihsel araştırmalar sonucu anlattığı bu Avrupa aktif çalıştığı yıllarda asla kabul görmüyor. Günümüzde ise kalıntılara uygulanan DNA testleri sonucu gerçeklik kazanıyor. Gimbutas’ın neolitik dönem çalışması ezberimiz de olan Avrupa Birliği, Avrupa, hatta oradan fışkıran medeniyet kavramlarının görece çok yakın zamanlarda inşa edildiğini hatırlatıyor.
Soldan sağa:
Firuzan Melike Sümertaş, Büyük Valide Han, 2024 Deniz Tortum, Efe Murad’ın hafızasında kalanlardan Dünya adlı şiirini yeniden yazımı, 2025
VarYok: Halı Altı, Sergiden görünüm, YUNT, 2026. Fotoğraf: Barış Özçetin
Anıtsı bölümünde Firuzan Melike Sümertaş ve Deniz Tortum’un işleri, anıtı zaman içinde değer kazanan, iz ve kayıt üzerinden kurulan bir bellek nesnesi olarak ele alacak. Bu bölümde anıt kavramını, Alois Riegl’in tanımladığı “niyetli anıt” ile “sonradan anıtlaşan iz” ayrımı üzerinden birlikte düşünmek sizin için ne ifade ediyor?
Firuzan Melike Sümertaş ile VarYok sohbetimizin arka planında Salt’ta gerçekleştirilen İşveren Sergisi (2017) için Murat Tülek ile birlikte hazırladığı Osmanlı İstanbul’unda Kadın Bani Yapıları Haritası var. Bu harita yalnızca Müslüman elitine ilişkin olmakla birlikte geç Osmanlı döneminde kadınların kamusal hayata katkılarına dair fikir veriyor. VarYok’ta veriye dayalı bu geniş açı yerine yapıların güncel kullanımlara odaklanıyoruz. Konu edilen yapılar çeşme, imarethane, hastane, cami ve su kemeri gibi işlevlerle şehrin sıhhi ve sosyal donatısına eklemlenerek kamuya hizmet ediyor. Üzerinde taşıdıkları Valide, Sultan türevi unvanların ağırlığına göre tasarlanmış, süslenmişler ama hakiki işlevler üstlendikleri için genel olarak anıt değiller.
Deniz Tortum’un VarYok’a davet ettiğimiz işi ise deneysel bir film. Dünya (2011) şair, akademisyen ve çevirmen Efe Murad’ın aynı isimli şiirine karşılık veriyor ve şiire görsel bir çevre kuruyor. Şiirin bir başkası tarafından bu şekilde yorumlanması dokunulmazlığı kırıyor, iki eser arasında katmanlar ve geçişler kuruyor. Söz konusu tavırda da niyetli veya sonradan edinilen bir anıt inşa etme refleksi yok. Anıtsı, kelimenin kökünü vurgulayan o ek sayesinde saygı ve sonsuzluk ithaf edilen kurgulara sıradan ve hayata dair dokunuşları hatırlatıyor.
VarYok: Halı Altı, Sergiden görünüm, YUNT, 2026. Fotoğraf: Barış Özçetin
VarYok’un üç bölümünde de, atlas, arşiv, metin ve farklı türde görsel malzemelerin arka plan bilgisi olmak yerine serginin düşünsel omurgasını kuran unsurlar olarak çalıştığını görüyoruz. Araştırmayı bir iç hazırlık süreci olmaktan çıkarıp serginin kamusal yüzüne taşıyan bu yaklaşım, sizin için küratoryal bilginin nasıl üretildiğine ve dolaşıma sokulduğuna dair hangi soruları gündeme getirdi?
VarYok’ta yer alan içerik katılımcıların entelektüel pratiklerinin bir çıktısı. Herkes kendi lisanında konuşuyor. Sorularını kendi kullandıkları alet edevatla biçimlendiriyor. Bizce keskin ve nefessiz yanıtlardan çok yorumlar sunuyor. Her birinin ilgilendiği meseleye dair önümüze serdiği işin özünde dikkatini çeken pek çok parçayı da içeriyor. Bizim birbirimizden bağımsız sürdürdüğümüz araştırma temelli sergiler, bir soru etrafında eşeleyip yığdığımız çeşitli konuları bazen filtreleyip, bazen çoğaltıp sunmamıza dayanıyor. VarYok’ta ise mevcut zamanın elle tutulamayan gerçeklerini katılımcıların yakaladığı başka gerçekler sayesinde anlatmayı deniyoruz. Belirgin müdahalemiz alışık olduğumuz sergi yapma biçimin den farkla zamanların ve mekânların birbiriyle çarpışmasına izin vermek, doğası doğrusal olmayan dünyaya dair endişeli meraklarımızı doğrusal olmayan bir kurguyla sunmak.
VarYok: Halı Altı, Sergiden görünüm, YUNT, 2026. Fotoğraf: Barış Özçetin
VarYok’taki üretimlerde özel ile kamusal arasındaki ayrım; kayıt teknolojileri, dijital dolaşım, görünürlük pratikleri ve gündelik iz gibi aracılıklar üzerinden yeniden kuruluyor. Sergideki işler üzerinden baktığınızda, bugün kamusallığın ne üzerinden üretildiğini; bu üretimin nerelerde kırılganlaştığını düşünüyorsunuz?
Projeyi ilk konuşmaya başladığımızda ana sorumuz, ve sorunumuz, kamusallık tanımının artık sürekli değişken olduğu üzerineydi. Bugün hissettiğimiz sınırların bulanıklaşması da bu sebepten. Bu değişkenliğin de ötesinde kamusallığın “batıcıl” tanımının/tanımlarının da bugün yaşadığımız gerçeklikle, mevcut kaygılarla kesişmediği muhakkak. O zaman eşit katılım, ortak kullanım, ortak yarar nerelerde yeniden düşünebilir? İzleri nerede sürülebilir? Kesin bir cevabımız tabii yok; ancak kimi zaman iç mekânlarda, kimi zaman dışarıda göz ardı edilen noktalara sızarak veya çevrimiçi platformlarda ipucunu tutmak mümkün.





















































Yorumlar