Kelimelere rağmen
- Gökhan Duman
- 1 gün önce
- 6 dakikada okunur
Umut Yalım’ın yazmakşiirfalan isimli kitabı, şiirle metin, anlamla biçim ve sözcükle deneyim arasındaki sınırları zorlayan bir post-şiir önerisi sunuyor. Kitaptan hareketle, bu önerinin modern şiir içindeki yerini ve dille kurduğu özgün ilişkiyi ele alıyoruz
Yazı: Gökhan Duman

“yorgunum. sözcüklerden yorgunum. sözcükler be / ni yormuyor ancak yorgunum sözcüklerden. / bir şey yazmaktan yorgunum. düzenin adamı olma / ktan korkuyorum. yazmak, sankiyse, hizmet ediyor buna.” (109)
Umut Yalım’ın son şiir kitabı yazmakşiirfalan Tekhne Yayınları tarafından 2025 sonlarında basıldı. Kitap Yalım’ın giderek kalabalıklaşan şiir külliyatına eklenen son parça. Yalım’ın şiir üretimine bir bütün olarak bakıldığında 2020’lerde yayınlanan eserlerinin ayrı bir grup oluşturduğunu görmek mümkün. yazmakşiirfalan, Yalım’ın bu dönemde filizlenen yeni arayışlarının ve stilinin bir ürünü. Özkan Eroğlu’nun kitaba eklenen değerlendirme yazısının yanı sıra sanat tarihçisi Başak Hürer’in Yalım ile gerçekleştirdiği ve çevrimiçi olarak erişilebilen söyleşisi bu sıradışı metni anlamak üzere başvurulabilecek elimizdeki diğer denemeler.
yazmakşiirfalan nasıl bir metin? Aynada ısrarla imgesine bakan, baktıkça kendini arttıran ve kendine isim bulan bir metin. Kendi deyişiyle bir anti-metin, post-şiir. Eleştirel kırınımlara elveren bir baş dönmesi o. Yazımda bu poetik baş dönmesini tarihselleştirmek, yakından tanımak istiyorum. Bu sebeple önce Umut Yalım’ın Türkçe şiirin sahasında tuttuğu yeri keşfedecek, ardından Türkçe ile gerçekleştirdiği eyleme odaklanacağım.
Post-şiir için kısa bir tarih
Bir sanat geleneğine yaklaşırken kullanılabilecek pek çok giriş kapısı vardır hep. Örneğin Türk romanının tarihine başkalaşımlar geçiren karakterlerin yaşantı parçalarının kapısından girilebileceği gibi, acayip odalarda unutulmuş eşyaların hikayeleri yoluyla da bu tarih katedilebilir. Giriş kapılarının çokluğu anlamayı imkansız hale getirmez. Aksine anlamanın bitimsiz bir çalışma olduğunu hep yeniden gösterir, anlamayı tesis eder, onu deneyimin menziline getirir. Hangi giriş kapısı Yalım’ın anti-/post- şiirinin tarihöncesini görmemize izin verebilir?
Melih Cevdet Anday’ın uzun şiir serüveninin 1980’lerden itibaren girdiği yolu bu kapsamda değerli buluyorum. Anday, modern Türk şiirinin hem neredeyse tüm dönemlerinin içinde büyüyüp hem de onu büyütmüş ender isimlerden biridir. Onun şiiri Birinci Yeni günlerinden 1990’lara değin aralıkla evrilerek şiirin özerklik kazanma uğraşına eşlik etmenin yanı sıra dilin dış gerçekliği temsil gücünü ısrarla sorgulamıştır. Türkiye siyasetinin baştan ele alındığı ve kurumsallaştığı 1980’lerle birlikte bu çaba dilin sınırlarını keşfetmeye yönelir (sanıyorum geç Anday şiirinin bu ilgisi henüz ele alınmadı).
Anday’ın Türkçe aracılığıyla vardığı dilin boşluklarla boğuştuğu ve kendini gerçekleştirmekte güçlük çektiği muhit, şiiri bir açmaza sürüklemedi. Şiir yine de yazılabilirdi, yazıldı da. Ancak Anday bir ucu, bir limiti modern Türk şiirinin bünyesinde ortaya çıkararak, şiiri oraya iterek, şiire ve dile, yani Türkçeye, bir düğüm attı. Şiir, onu meydana getiren parçaların birbirine teğet geçerek bir türlü bütünlenemediği, böylece bir sayfanın sonlu uzamında adeta hızla doğup sönen bir hal aldı: onun Güneşte ve Yağmurun Altında’sını düşünüyorum. Türkçe, bizim dilimiz, kendi tarihinde şimdi bu deneyi taşır, onun anısıyla uğraşır.
Bu giriş kapısı yazmakşiirfalan adına ne gösteriyor? Bana kalırsa Umut Yalım’ınki gibi bir şiir Anday’ın sınadığı ve başardığı bu poetik uca jenealojik olarak bağlanır ve onu kendi tarzında ileri taşır. Yalım’ın metni şiirden başka bir şey olduğu için değil, modern Türk şiirinin özdeşleştiği kimi özellikleri tıpkı Anday gibi yine de bir şiiri var etme umuduyla terk edebildiği için şiirden sonrasıdır. Anday’ın geç dönem üslubunda şiir bir olay halini aldı. Ancak Anday her bir şiire tekil bir olay muamelesi yaparken Yalım’ın elinde ölçek değişmiş, yazmakşiirfalan içine tuhaf halleriyle bile hayatın sığabildiği bir olay zemini olarak kurgulanmıştır. Bu kitapta bir hareket ve oluş söz konusu, devamlı ortaya çıkan ve yok olan bir şey var. Şiir birbirini mümkün kılan ve kesen olay parçalarının uç uca değdiği bir olay/eylem zemini.
Bir post-şiir olayı/eylemi: yazmakşiirfalan
21. yüzyıl İstanbul’unda yaşayan bir şair nasıl sözcük yorgunu halini alır? Onun yorgunluğu nasıl bir hal ve neyin ifadesidir gerçekten? Post-şiir türünde bir metin bu yorgunluğu iyileştirmek için mi yazılmaktadır? yazmakşiirfalan’ı anlamak Yalım’ın şiire yüklediği umudu keşfetmekle eşdeğer. Geç Anday’ın şiire ve dile attığı düğümden otuz yıl kadar sonra 2020’ler Türkiye’sinde şiir ne başarabilir o halde?
yazmakşiirfalan’ın bir metin olarak başı ve sonu hem var hem de yok gibi. Okur bu kitaba dilediği sayfadan dahil olabilir, sıçramalar yaparak onu okuyup şiirin parçalarını farklı sıralarla birbirine bağlayabilir. Kitabın bir baş dönmesi halini almasının yapısal sebeplerinden biri bu. Okur, eserin bir dizi şiirden mi oluştuğunu, yoksa tek bir büyük şiir halinde kendini çoğaltarak mı ilerlediğini kavramakta güçlük çekiyor. Bence bu tek bir büyük şiir. Ancak içine kabul edebildiği beklenmedik anlatı parçaları nedeniyle kendine bir türlü kavuşamayan, kendiyle başbaşa kalamayan türden bir yeni epik yazmakşiirfalan. Şiir, onu hırpalayan her türlü görsel ve metinsel sızıntıya karşı savunmasız halde. Bu nedenle el çizimlerinden fotoğraflara, teatral diyaloglardan metinsel boşluklar, internet adresleri ve renk lekelerine şiirin gövdesini adeta delip geçen elemanlar şiire sıra dışı bir fizik kazandırıyor. yazmakşiirfalan evrenin göreli uzay-zaman dokusunu bir şiir olarak canlandırmak istiyor gibi. Bu şiir bir kozmos ise ona sızan görsel ve metinsel anlatı parçaları bu fizikteki birer solucan deliğidir. Zamanda ve mekanda gerçekleşen kırıklar ve geçişler şiiri anlatıcı-lirik Ben’in istikrarlı varlığına tutunabilmekten alıkoyar. Bu şiirde herkes ve her şey konuşuyor, birbiriyle özgürce yer değiştiriyor, hatta çatışıyor. Dil adeta tüm maddeye bahşedilmiş bir armağan.
Bu şiire kozmosun yapısını taklit eden bir metin olarak bakmamın temel bir sebebi var. yazmakşiirfalan yer yer tıpkı Lucretius’un Evrenin Yapısı benzeri bir yaratılış şiirine yakınsıyor ve Yalım’ın bu tür bir şiir söylemine aşina olduğunu hissettiriyor. Bazen zamanın doğası, bazense insanın ne tür bir varlık olduğuna dair Yalım’ın paylaştıkları, onun düşüncesinin ontolojik bir ilgiye açık olduğuna ve bu ilgiyi şiirin alanına yerleştirmekten çekinmediğine işaret. yazmakşiirfalan, yalnızca söyledikleriyle değil, fiziğiyle Yalım’ın varlık düşüncesine bir beden kazandırıyor. Bu kapsamda dile ve kelimenin ontolojisine dair kitapta ileri sürülen görüşler, bu poetik fizikte Türkçenin başına geleni anlamaya yardım edebilir.
Yalım’a göre dil: “görevini tamamlamıyan.. ödevini yapmıyan s / özcük, anlamını yitirir. / e.. anlamını yitirsen; n’olacak ki?. / kavram olurum; ki, hiç arzu etmem bunu. […] giysi, bed / ene tam oturmalı. giyindiği bedeni tamamlam / alı. sözün özü, anlam tamamlar; kavram eksil / tir sözcüğü. yani, bizi…” (14)
Yalım’a göre dil kendi içinde ayrımlara sahip bir ifade formu. Bu formun onu taşıyan varlığa giydirdiği ve ondan çıkarabildiği bir anlam alanı söz konusu. Anlamın tamamlayıcı bir giysi olduğu bu olay/eylem zemininde dil, sözcüklerin otonom birimler olarak davranabildikleri bir performans sahnesidir. Konuşan, çatışan, hatta bazen kendini kaybedip yeniden bulan kişiler, nesneler ve şiirler dille bir performans sergilerler yazmakşiirfalan’da. Dil bir çabalama hali, belki de umuttur hepsi için çünkü dile gelmek artmaktır. Kaydetmek değil, kaybolmanın önüne geçmek Umut Yalım’ın sözcüğün varlığa giydirebildiği anlamdan beklentisi bana kalırsa: “anlam yaratılmaz; keşfedilir.” (62) Yine: “bilinç ve istenci vardır an / lamın. […] kendinden bir adım atmaz. / kendine doğru emekler.” (63)
Bu görüşlerin ışığında yazmakşiirfalan’ın fiziğinde Türkçeye karşı da grafik bir tavrın geliştiği görülür. Türkçe adeta mukarnaslı bir mimari cephe gibidir: satır kenarlarından bölüne parçalana dökülür, dizeler onu sabitleyemediği için satır satır aşağılara doğru erir. Bazense bloklar halinde binalar diker Türkçe. Öyle ki, Türkçe harfler bile Yalım’ın elinde huzursuzdur. Harfler bazen eğilir veya kalınlaşır, bazense beklenmedik anlarda boyutlarını yitirirler (Türkçe yabancı dillerle bile yer değiştiriyor bu şiirde). Grafik Türkçe dilimizin tarihinde bir başka düğümü hedefler: Yalım, Türkçeyi yazmakşiirfalan’ın uzay-zamanına terk ederek bu olay zemini tarafından onun biçim kazanmasına izin vermektedir. Böylece Türkçe bir iletişim aracı ve ortamı olmaktan çıkmış, onunla sınırlandırılmamıştır. Türkçe, konuşan maddenin şair tarafından yontulan öz-bilinci halini alır. Sanırım bu tutum, Türkçenin metafizik tarihinde yeni yeni karşılaşmaya başladığımız bir gelişme.
Post-şiir ile düşünmek
Son olarak, Yalım’ın eserinin Türk şiirinde görünür kıldığı tarihi bir eğilime odaklanmak istiyorum. Anti-metin bir anti-okuru mu arar? Post-şiir için bir post-okur mu gerekli? Modern Türk şiiri üzerine edebiyat araştırmaları şiiri ona eşlik etmesi gereken okurluk deneyimi üzerinden pek değerlendirmemiştir. Halbuki İkinci Meşrutiyet’ten 21. yüzyıl örneklerine Türkçe şiir, en az kendini olduğu kadar okuma alışkanlığını da yenilemiş, dönüştürmüştür. yazmakşiirfalan okuma ediminin oluşum halindeki evrimine işaret ettiği, adeta onu beslediği için Yalım’ın eseri geriye dönük olarak modern Türk şiiri bağlamında okurun evrilen konumsallığını yazmayı gerekli kılar.
Yalım’ın şiiri öznelerarası bir alanın inşasına direnç gösterir gibi. yazmakşiirfalan, bir öznenin bir diğeriyle şiirin içinde buluşabildiği bir alanı doğurmuyor. Okura da eşlik edebileceği bir hayal veya katılmaya teşvik edildiği bir ortaklık sunmuyor. Aksine anlatıcı-lirik Ben’den koparak ayrışan ve şiirin olay uzamında kendi başlarına dolaşan (anlamın dahi yitebildiği) metin parçaları bu tarz bir paylaşılan alanı bilinçle erteliyor, örseliyor. Demek ki post-okur tanıklık etmeyi öğrenmesi gereken biri: o, şiirin dışında durarak metinsel bir görüntüler okyanusunu kendi başına izlemeli, deneyimlemeli ve varlığına katmalı. Yalım’ın eserinin tanımladığı öznelerarasılığa yerleşemeyen okurluk hali yaşadığımız gerçekliğin kimi yönlerine bilinçle ve eleştirellikle ışık tutuyor olmalı.
Türkiye’de anti-/post- şiiri mümkün kılan bir edebiyat alanının kurulma sürecini anlamak isteyenler Yalçın Armağan’ın İmkânsız Özerklik: Türk Şiirinde Modernizm (2011) ile İmgenin İcadı: İkinci Yeni’nin Meşruiyeti (2019) isimli çalışmalarının yanı sıra Orhan Koçak’ın Kopuk Zincir: Modern Şiir Üzerine Denemeler (2012) derlemesine başvurabilir. 21. yüzyılın Türk şiirini ele alan iki temel çalışmayı ayrıca hatırlamak gerekiyor. Utku Özmakas’ın Şiirimizde Milenyum Kuşağı (2008) adlı öncü incelemesi ile Cenk Gündoğdu’nun hazırladığı 2000’ler Şiiri Antolojisi (2016), Umut Yalım’ın şiir haritamızdaki yerini tayin etmek üzere ilgili okura yardımcı olacaktır. Peki karşılaştırmalı edebiyatın merceğinden bakar, örneğin Avrupa ve Orta Doğu’daki güncel şiir üretimini hesaba katarsak Yalım’ın şiir eylemine karşılık gelen neler görebiliriz? Bu şiirin küresel bağlamını keşfetmek edebiyat araştırmalarının önündeki görevlerden biri olarak duruyor.
Yarın, Yalım’a göre, bir iktidar kurgusu: “yönetimsel olarak insan’ / a bir düzen gerekti ve erk’i sürdürecek bir süre/ v. önü-arkası ve sağı-solu olan bir düzence. […] erk’in verdiği ödevi […] bir süre içinde yapmasını zorunlu kılaca / k bir takvim. bu, işte; yarın’ı doğurdu.” (26) Yarın güvenilmezse, sözcük yorgunluğumuzu aşmak için ne yöne bakmalıyız?





Yorumlar