İnsan kalabalığından doğanın döngüsel sessizliğine
- Merve Akar Akgün

- 7 saat önce
- 5 dakikada okunur
YBA kuşağını belgeleyen fotoğraf pratiğiyle tanınan Johnnie Shand Kydd’in Ramsholt adlı fotoğraf kitabı, Cheerio Publishing etiketiyle yayımlandı. Kydd ile insan kalabalıklarından doğanın sessizliğine yönelen pratiği ekseninde; aidiyet, ölümlülük ve manzaranın taşıdığı karanlık hafıza üzerine konuşuyoruz
Röportaj: Merve Akar Akgün

Johnnie Shand Kydd. Fotoğraf: Christopher Woods
YBA (Young British Artists) kuşağının yüksek enerjili ve sınırları zorlayan dönemini belgeleyerek başlayan kariyeriniz, ardından Napoli’nin yoğun, neredeyse pagan sokaklarına uzandı. Şimdi ise Ramsholt ile birlikte, dışarıya değil içeriye bakan; her gün aynı 50 dakikalık rotada yürüdüğünüz çok daha meditatif bir manzaranın içindeyiz. Bakışınızı insan kalabalığından doğanın döngüsel sessizliğine çevirmek, kendi varoluşsal yolculuğunuzda neye karşılık geliyor?
90’ların ortasında YBA sanatçılarını fotoğraflarken kendimi onların enerjisine, iyimserliğine ve saf eğlence anlayışına kaptırmıştım. “Hayır” kelimesi sanki hiç yoktu. Her şey mümkündü. Kimse uyumuyor gibiydi. Tam anlamıyla kaostu. Sanatçıları hem çalışırken hem eğlenirken fotoğraflamak, onların hayatlarının hızına ayak uydurabilecek bir spontaneite ve dayanıklılık gerektiriyordu. Contax T2 kullanıyordum; otomatik odaklı, hızlı flaşlı bir makineydi. Çoğu zaman vizörden bakma zahmetine bile girmez, kamerayı kol mesafesinde tutup bir şey çıkmasını umardım. Ortaya çıkan görüntüler kaçınılmaz olarak dağınıktı ama dönemin anarşik ruhuna uyuyordu.
Otuz yıl ileri sardığımızda artık altmışlı yaşlarımdayım ve dünyanın bugün olduğu kadar korkutucu hissettirdiği başka bir dönem hatırlamıyorum. Gezegenin kaderi delilerin elindeymiş gibi görünüyor. İnsan kriz anlarında ister istemez bir teselli ve yatışma arıyor; benim için bunların ikisi de doğada bulunuyor. Doğanın güzelliği, inceliği ve bütünlüğü; politik liderlerimizin gösterişine, bayağılığına ve açgözlülüğüne güçlü bir karşılık oluşturuyor. Doğaya saygı ve özenle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum; bu yüzden artık 90’lardakinden çok farklı bir şekilde çalışıyorum. Günümüzde her şeyi daha hızlı ve kolay hale getirmeye yönelik büyük bir baskı var. Oysa bazen tam tersine ihtiyaç duyuyoruz. Ben artık yavaş çalışmayı ve süreci olabildiğince zorlaştırmayı seviyorum. Belki biraz ters bir yaklaşım ama ortaya çıkan sonuçlar buna değiyor.

Johnnie Shand Kydd, Ramsholt
Kitapta, tazınızla birlikte aynı rotayı tekrar tekrar yürüdüğünüzü görüyoruz. Aynı mekânı aynı döngü içinde gözlemlemek zamanla bakışınızı nasıl dönüştürdü? Her güne ve aynı manzaraya her seferinde yeniden bakmayı öneren Stoacı düşünceyi göz önüne alırsak, bu tekrarlar size zamanın doğası hakkında ne öğretti?
Aşinalık, etrafımızı saran güzelliği görmemizi kolayca engelleyebiliyor. Ramsholt projesine başladığımda kendime, sıradan ve banal diye kolayca göz ardı edilen şeylerde yeniden bir tür büyü keşfetmeyi hedef koydum; her sabah geçtiğim çamur düzlüklerinde ve sazlıklarda mesela. Kitaptaki fotoğrafların yanı sıra metinleri de ben yazdım. Görseller insan müdahalesinden tamamen arınmış gibi görünse de metin başka bir anlatı açıyor; bölgenin son derece zengin ve katmanlı tarihini takip ediyor. Manzara ilk bakışta el değmemiş bir vahşi doğa gibi görünse de aslında yüzyıllar boyunca insan eliyle şekillendirilmiş bir yer.
Johnnie Shand Kydd, Ramsholt'ta yer alan fotoğraflar
Basın bülteninde nehir çevresindeki yapıların, kaçakçılığın, köleliğin ve savaşın izlerini taşıyan; yüzyılların iç içe geçtiği bir sahneye dönüştüğünden söz ediliyor. Doğanın onarıcı güzelliğine bakarken, insanlığın ağır ve karanlık tarihine ait bu tortuları aynı kadraj içinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Komik aslında. Kitabı yönetmen John Maybury’ye gösterdiğimde ilk tepkisi “Bunlar suç mahalli gibi görünüyor” olmuştu. Tracey Emin ise “Fotoğrafların ölüm üzerine” dedi. Dolayısıyla evet, sanırım o karanlık tarih fotoğraflarımın içinde dolaşmayı sürdürüyor.
Yıllar boyunca yakın sanatçı dostlarınızın, Napoli’deki insanların ve farklı çevrelerin yaşamlarına; üretim süreçlerine tanıklık ettiniz. Şimdiyse kameranızı kendi iç dünyanıza, aile hikâyelerinize ve kişisel hafızanıza çeviriyorsunuz. Vizörün arkasındaki görünmez tanık konumundan çıkıp anlatının kişisel bir parçası haline gelmek, pratiğinize nasıl bir kırılganlık kattı?
Son derece kişisel bir iş üretmek istiyordum ama bunu “bana bakın” duygusuyla yapmak istemedim. Ramsholt, uzun yıllardır tanıdığım ve bağ kurduğum bir manzarayla ilişkim üzerine; ama elbette fotoğrafların hiçbirinde ben görünmüyorum. Yakın zamanda Jan Morris’in Trieste and the Meaning of Nowhere kitabını okudum. Kitabın sonlarına doğru Morris, bunun yalnızca bir şehir incelemesi olmadığını, aynı zamanda bir otobiyografi olduğunu söylüyor. Şehri anlatırken kendisini de açığa çıkarıyor. Sanırım Ramsholt da benim için buna benzer bir şey yapıyor. Doğrudan değil, dolaylı bir biçimde; bence zaten asıl ilginç olan da bu.
Johnnie Shand Kydd, Ramsholt'ta yer alan fotoğraflar
Ramsholt, “yuvanın önemine dair bir meditasyon” olarak tanımlanıyor. Bugün “yuva”, kök salmak ve aidiyet gibi kavramlar hepimiz için derin biçimde yaralanmış durumda. Farklı coğrafyalar ve sayısız insan hikâyesi arasında geçen yılların ardından sizin için “yuva”, fiziksel bir mekânın ötesinde daha ruhsal bir anlama mı dönüştü?
“Yuva”nın gerçekten ne anlama geldiğinden emin değilim. Londra’da doğdum, ardından üç yaşımdayken ailemle birlikte Avustralya’ya taşındım. Yedi yaşımda yeniden İngiltere’ye döndüm ve on sekiz yaşıma kadar yatılı okulda kaldım. Annemle babam 1960’larda boşandı; babam İskoçya’nın batı kıyısındaki bir adaya taşındı, annem ise Suffolk’ta yaşamaya başladı. Hayatımın en büyük kısmında tam anlamıyla Londralıydım. Yaklaşık yirmi yıl boyunca Soho, evrenimin merkeziydi ama bugün orada yürüdüğümde hiçbir şey hissetmiyorum. Bu yüzden “yuva” değişken bir şey.
Ama Ramsholt’un bulunduğu Bawdsey yarımadasına döndüğümde; ışıkta, denizin yakınlığını hissettiren atmosferde, kumlu toprağa tutunan Korsika çamlarının çizgilerinde bana bir huzur veren bir şey var. Belki de buna “eve dönme hissi” denebilir. Britanya’da çok daha güzel yerler var ama ben kusursuz insanları sevmediğim gibi kusursuz manzaraları da sevmiyorum. East Suffolk’un kenarları biraz pürüzlü; benim sevdiğim şey de bu.
Bir keresinde Avustralya’daki eski aile çiftliğine dönmüştüm. Yirmili yaşlarımın sonundaydım ve çocukluğumdan beri oraya hiç gitmemiştim. Kurumuş nehir yatağındaki çamurun ayağımın altında kırılışını ve o keskin kokuyu hâlâ hatırlıyorum; beni bir anda altı yaşındaki halime geri götürmüştü. Görüntülerle oynayabilirsiniz ama kokusal hafızayla oynayamazsınız. Sanırım demek istediğim şu: Yuva tek bir yere ait olmak zorunda değil.
Fotoğraf, doğası gereği bir ânı donduruyor; oysa Ramsholt, geçmişin, bugünün ve hayaletlerin iç içe geçtiği akışkan bir hafıza üzerine kurulu. Yüzyıllara yayılan bu akışı ve zamansızlık hissini durağan bir görüntü aracılığıyla aktarmak, bir fotoğrafçı olarak sınırlarınızı nasıl genişletti?
Bir fotoğraf projesine başlarken nadiren nasıl ilerleyeceğime dair net bir plan ya da belirli bir yön duygusuyla hareket ederim. Genellikle sadece gördüğüm şeye tepki veririm; sonra da fotoğrafı çekerim ya da çekmem. Ardından bütün görüntüleri gözden geçirip kurgu sürecine geçerim. Asıl açığa çıkma anı da o zaman gelir; bilinçaltınızın en başından beri neyin peşinde olduğunu fark etmeye başlarsınız.
Çoğu zaman filmleri aylarca banyo ettirmem; bu yüzden ne çektiğimi de hatırlamam. Ancak sonuçları gördüğümde, birbirinden kopuk görünen film ruloları arasında ortak bir izleğin dolaştığını fark edebilirim. Genellikle eski kameralar kullanıyorum ve her birinin kendine ait bir ruh hâli, kendine ait bir tonu var. Bu yüzden görüntüler zamansız bir his taşıyor; 1926’da da çekilmiş olabilirlerdi, 2026’da da.
Johnnie Shand Kydd, Ramsholt'ta yer alan fotoğraflar
Kitabınız, Francis Bacon’ın “merak uyandırmak, huzursuz etmek ve sarsmak” fikrini merkezine alan Cheerio Publishing tarafından yayımlanıyor. Ramsholt ilk bakışta doğayla iç içe, oldukça dingin bir kitap gibi görünse de Bacon’ın o tekinsiz damarına nerede temas ediyor? Belki de doğayı ve hafızayı melankolik bir yerden ele alış biçimi, tam da ölümlülüğümüzü hatırlattığı için böylesi sarsıcı bir etki yaratıyor; siz ne düşünüyorsunuz?
Az önce de söylediğim gibi, Tracey Emin fotoğraflarımın ölüm üzerine olduğunu düşünüyor ve bunu bir iltifat olarak alıyorum. Gelecek ay Ramsholt fotoğraflarından oluşan bir serginin küratörlüğünü yapıyor ve seçkisi özellikle işlerimin daha karanlık tarafına odaklanıyor. Kitaptaki metin de ölüm duygusuyla oldukça yoğun biçimde örülü; dolayısıyla evet, ölümlülük Ramsholt’un her yerine sinmiş durumda.
Ama bunu özellikle karamsar bir şey olarak görmüyorum. Ölüm, mevsim döngüsünün asli parçalarından biri. Çürüyen odunların üzerinde mantarlar büyüyor; kış olmadan bahar da gelmiyor. Doğa güzel ama aynı zamanda acımasız da olabiliyor. Kırsaldaki bir çitin dalları ve dikenleri arasında da en az kentteki bir yatak odasında olduğu kadar Francis Baconvari bir âna rastlayabilirsiniz.


















Yorumlar