top of page

Karanlıktan sonra

Hayat, Ölüm, Aşk ve Adalet başlıklı karma sergi 15 Eylül 2022 – 2 Ocak 2023 tarihleri arasında Didem Yazıcı ve Peter Sit’in eş küratörlüğünde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta izleyiciyle buluşuyor. Farklı coğrafyalarda yaşanan adaletsizliklere aşk, umut ve direnişle bakmayı öneren serginin hayata, ölüme, aşka ve adalete dair söylediklerine kulak veriyoruz


Yazı: Canan Erbil

"Günün tarihini bile unuttuğumuz:

Ne zamanlardı ama.

Zaman oydu işte.

Bazılarında cehennemin,

Bazılarında cennetin kapısına kadar gittiğimiz

Rüyaların birbirini kovaladığı

Günlerdi:

Ne zamanlardı ama.

Zaman oydu işte…"


Peter Handke


István Zsíros, Sınır-sız Aşk, 2015, Duvar kâğıdı üzerine baskı, 300 x 450 cm


İsmini Hale Tenger’in aynı adlı ses yerleştirmesinden alan Hayat Ölüm Aşk ve Adalet sergisi, Yapı Kredi Kültür Sanat’ın camekân duvarlarından sessiz bir çığlık gibi bizlere unuttuğumuz bir şeyleri hatırlatmak istercesine bir süredir fısıldamakta; “Hayat, ölüm, aşk ve adalet. “Su çatlağını bulur” dedi. Su gibi çatlağını bulabilir misin? Ağaçta, bir kuş olabilir misin? “Her şeyin içinde bir çatlak, bir çatlak var.” dedi. Çatlaktan giren ışık olabilir misin? Yapmadan olabilir misin?”


Üzerine söylenmemiş söz bırakılmayan hayat, ölüm, aşk ve adalet kavramlarını bir araya getirerek bu sefer Forensic Architecture, Larissa Araz, Adalet Atlası, Sevgi Aka, Babi Badalov, Savaş Boyraz, Mustafa Emin Büyükcoşkun, Ayşe Draz, Marianne Fahmy, Dana Kavelina, Jasper Kettner & İbrahim Arslan, Şafak Şule Kemancı, Rojda Tuğrul, Hale Tenger, Aslı Uludağ, Viron Erol Vert, Cansu Yıldıran ve István Zsíros’ın çalışmalarıyla izleyiciye sunan küratörler Didem Yazıcı ve Peter Sit, bir ve çok olmayı terazinin iki kefesine oturtup bireysel ve toplumsal olanın hassas dengesini gözler önüne serdiği bir sergi kurgulamış. Daha önce Bratislava’da aynı konu üzerine yaptıkları iş birliklerinin bağlamını bu kez İstanbul’da, ülkenin güncel dinamikleri çerçevesinde mekânın hafızasını ve sanatçıların üretim motivasyonlarını dikkate alarak oluşturmuşlar. Pandemi sırasında ve sonrasında daha da görünür kılınan sosyal, siyasi, ekonomik ve ekolojik eşitsizliklere kendi ifade biçimleriyle vurgu yapan seçkide yer alan eserlerin her birinde ortak olan bir tavır olarak tüm bu olumsuzluklara karşı sevgi, umut ve alternatif direniş yöntemlerinin ince nüanslarla vurgulanmış olması dikkat çekiyor. Sergide yer alan eserler hayata, ölüme, aşka ve adalete dair söyledikleri ve söylemedikleri sözlerle birlikte yan yana, kol kola ve omuz omuza yürüdükleri bir yolculuğa çıkıyor.


Ana sergi salonuna girmeden önce henüz merdivenlerden çıkarken kulaklarımıza fısıldanan Hale Tenger’in art arda sorduğu sorular ilahi bir ses misali çepeçevre sarıyor etrafı; derin bir uykudan bir fısıltıyla uyanmanın verdiği tedirgin ve garip bir hisle dolup taşıyor insan. Bir an durup hayatın içerisinde kapladığı yüz ölçümüne, etrafına bakmak istiyor. Bir yaradılış hikâyesini andıran “Yapmadan olabilir misin?” sorusu kulaklara çalındıktan sonra Cansu Yıldıran’ın Hatıralar Ormanına Çağrılan Gelir Mi? adlı Kulaç serisine ait fotoğrafı karşılıyor bizi. Fotoğrafta kuir bir beden karanlık bir ormanın içerisinde ışık saçıyor: “Ego, lux, in mundum veni. Ben dünyaya ışık (olarak) geldim.” Fotoğrafta yer alan kuir beden “kendi tanınabilirliğinin kudretini ve bilgisinin gerçekliğini kendinde taşıyan bir ışık” misali merakla onu tanımlamaya çalışan gözleri kamaştırarak bilginin özünün görünende değil kendi içinde olduğunu anlatmak istercesine beliriyor dalların arasından.


Mekânın hemen yanı başındaki Galatasaray Meydanı'nın hafızası sergiye dıştan içe dahil olmakla kalmayıp insanın kümülatif bir varlık olduğu gerçeğiyle yüzleşmesini sağlıyor. Sadece o meydanda geçirilen 700 gün bir insan hayatının kaçta kaçı eder? Hesaplara hava koşulları, iç çekişler ve dökülen göz yaşları dahil edilmeli mi? Bu çok bilinmeyenli denklemde de su çatlağını bulur mu? Mustafa Emin Büyükcoşkun’un 2015’den itibaren devam eden fotoğraf serisi Tekerrür bu bağlamda hem ismi hem de sergileme biçimi itibariyle fotoğrafı konvansiyonel sergileme biçimlerinden sıyırarak kayıp evlatları için bir anıtın önünde nöbet tutan Cumartesi Anneleri/İnsanları için adeta bir anti-anıt inşa etmiş. Malzemenin kırılganlığı ve şeffaflığı konunun hassasiyetine dikkat çekmekle kalmayıp aylarca süren bekleyişin ve umut etmenin bir biçime sahip olup dünyada görünesi bir şey olduğu ihtimalini hatırlatmış. Bir inanışa göre kaybedilenlerin yeniden bulunması için beyaz bir mendile düğüm atarak sol omzun arkasına atılırmış. Serginin orta alanında yer alan Viron Erol Vert’in bu eylemi belgelediği iki kanallı video çalışması Ufak Ufak Bize Yol Göründü, biraz önce bahsi geçen sonu gelmeyen bekleyişe ümit vadeden bir ritüelle kelimenin tam anlamıyla bir omuz desteği sağlıyor. Videonun etrafında yer alan Babi Badalov’un kelimeleri resimselleştirerek sergilediği işi adeta bu ritüelin mantralarını oluşturuyor. Kuir ve göçmen olmanın çıkmazlarını kişisel kronolojisinin çetelesini tuttuğu kendine has bir dil inşa ederek araştıran Babi Badalov Drama Turkia işiyle dilin sınırlarının aslında ideolojik sınırlar yarattığına göndermelerde bulunuyor.


Aynı alanının bir duvarının kaplayan István Zsíros’a ait Sınır-sız Aşk adlı fotoğraf, hayatı, ölümü, aşkı ve adaleti aynı anda barındıran bir kare; Suriye’deki savaştan kaçan ve Budapeşte tren istasyonunda bekleyen göçmenlerin adil bir dünya ve yaşam hakkı arayışı içerisinde bir umut yolculuğuna çıkmış oldukları sırada, yorgun düşüp buldukları bir parça kartonun üzerinde kıyafetlerini yorgan yapıp uyuyan insanlar ve hayata başlayalı belki birkaç yıl bile olmamış çocuklar arasında konuşlanmış çadırın içerisinde tutkuyla öpüşen bir çift, çatlaktan giren ışık olmuşlar adeta. Ölüm fikri, sonsuza dek kaybetme korkusu ve geleceğin belirsizliğinden daha büyük bir hatırlatıcı olmasagerek aşkı ve sevgiyi her fırsatta kutlamak için. Serginin alt katıyla aşk, doğa ve savaş temalarının bir arada işlendiği üst katına çıkarken verilen küratöryel kararların ve sergi haritasının en başta bizleri karşılayan ses yerleştirmesine her fırsatta atıfta bulunduğunu görmemek mümkün değil. Başlangıçta gördüğümüz Cansu Yıldıran’ın fotoğrafında yer alan kuir beden bir ormanın içerisinden başladığı yolculuğuna Şafak Şule Kemancı’nın merdivenin sağında ve solunda yer alan deniz canlılarını takip ederek bir suyun içerisinden süzülür misali sevişerek devam ediyor yolculuğuna.


20. yüzyılın en önemli Avusturyalı yazarlarından Ingeborg Bachmann “Ölüm Türleri” olarak yazmaya niyetlendiği ancak yalnızca bir tanesini tamamlayabildiği Malina adlı romanında günümüz insanının da kolaylıkla empati kurabileceği tespitlerde bulunur. Barış diye bir şey olmadığından, savaşın yaşanan tüm kötülüklerin temelinde, insanların her gün içten içe sürdürdüğü bir varoluşu olduğuna dikkat çeker; “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…” (Haziran 1973) der. Serginin ikinci katında yer alan aşk ve savaş temalı eserlerin bir arada oluşu bana çokça Bachmann’ın bahsini ettiği iki insanın ilişkilenmesinden doğan çatışmaların yeryüzü üzerinde daha büyük ölçekte yansımalarının olduğunu fazlasıyla çağrıştırıyor.


Sergi çokça bireysel hikâyelerin toplumsal hafızayı ve geleceğin arkeolojini oluşturduğuna dair hatırlatmalarda bulunuyor. Mariana Fahmy’nin 1950’lerde Mısır’da komünist tutsak bir eylemci ve eşi arasında geçen mektuplaşmalara o yılların sokak görüntülerinin eşlik ettiği 31 Sessiz Karşılaşma adlı filme bugünün gözüyle baktığımızda, 1950’lerdeki Mısır kimliğine dair arşivsel değere sahip birer datayı inceliyor oluyoruz. Dönemin toplumsal ve siyasal geriliminin çiftin ilişkisi üzerine başta ayrılık olarak çöktüğü, ardından bu ayrılığı ve özlemi dindirmek için kurmaya çalıştıkları iletişimin de yine Mısır’ın dönüşüm yaşadığı bir döneme işaret eden Mısır mimarisinin incelemesi etrafında dolanıp durduğuna şahit oluyoruz. Mektupların özel birer paylaşım alanı olmaktan çıkıp toplumların hafızasını oluşturduklarına dair bir diğer örnek teşkil eden Larissa Araz’ın Umut Arşivi: Mektuplar ise Türkiye’de yakın tarihte gerçekleşen sıra dışı toplumsal bir olayın kaydını tutuyor. Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının tutuklandıkları sırada hapishane içi veya dışından iletişim kanalları kapatılmış, sevdiklerinden, eş ve dostlarından haber almaları yasaklanmıştı. Bunun üzerine mektuplar Cumhuriyet gazetesinde İçeriye Mektuplar adlı bir köşede yayımlanmaya başlandı. Kişisel olan artık halka açılmıştı; yalnızca tutuklu gazetecilere değil herkese mâl olmuş oldu. Larissa Araz bu mektupları ayrıca bir ses arşivine dönüştürerek 2019’da Radyo Modyan’da yayınlayarak insan hakları ihlaline karşı alternatif direniş yöntemleri geliştirmenin önemini vurguladığı bir iş ortaya koymuş ve geride kalanların sesi olmuştu.


Jasper Kettner ve İbrahim Arslan’ın birer film sahnesini andıran karelerinin ardında da bir geride kalanlar hikayesi yatmakta. Almanya’da neo-Nazi saldırıları sırasında ölen insanların akrabalarını konu alan seri, ölüm kavramına bir nevi “tanıklık” üzerinden bakıyor. Zeynep Sayın Ölüm Terbiyesi kitabında “Hayatta kalanların işi ölüme şahit olmak, tanıklık etmektir.” der. “Düşünülemeyeni düşünmeye devam etmek, düşünülemeyene tanıklık etmektir.” Yarım kalan cümleler Akrabalar serisinde konu edilen ölenlerin yakınları tarafından hikayeleri anlatılarak tamamlanmaya devam edecek.


Güneş, Ay, gezegenler ve Dünya’nın yaratılışına ihtiyaç duyulduğunda yalnızca karanlık vardı ve her şey karanlıktan yaratıldı. Her ne kadar karanlık içerisinde kalan, görünmeyen ve bilinmeyenler kaygı ve korkuya sebebiyet verse de farkında olmadan algılarımızı keskinleştirir. İçerisinde bulunduğumuz dünyayı daha farklı şekillerde anlamlandırmamıza yardımcı olur. Hayat, ölüm, aşk ve adalet sadece insana değil, ayçiçeklerine, incirlere, kaplumbağalara ve ağaçlara da ait kavramlar. İnsan yalnızca elinde yapma ve yıkma gücünü barındıran tek canlı. Birey olarak nasıl bir insan olmaya karar verdiysek içerisinde yaşadığımız toplumu da o şekilde dönüştürme gücüne sahip olduğumuzu hatırlatan bu sergi, 2 Ocak 2023 tarihine dek Yapı Kredi Kültür Sanat’ta ziyaret edilebilir.


Comments


bottom of page