İhtimamın haritası
- Hüseyin Gökçe
- 5 Kas 2025
- 15 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 15 Ara 2025
Sessizce, acele etmeden, ableist normlardan arta kalan boşluklarda yol alarak görünmez emeğin izlerini takip eden sanat pratiğiyle Ayşesu Zapsu'nun Londra'da sürdürdüğü küratoryal pratik şöyle bir alanda konumlanıyor: sanatın, sağlığın ve kolektif ihtimamın kesiştiği, krononormatif zamanın hızına direnen, yavaş ve dayanışmacı bir üretim alanı

Ayşesu Zapsu, Harvest of Feelings, 2025, Etkinlikten görünüm. Fotoğraf: Create London
Kapitalist ilişkilerle kurulmuş bir başkasına ihtiyaç duymayan, güçlü, başarılı ve kendine yeten birey miti ona yüklenen ondan esirgenen ve ondan çalınan birçok şeyin de göz ardı edilmesine neden oluyor. Bir şeyleri başardığında kendi emeği, zekası, becerisi olarak görürken aksi durumda kendisiyle baş başa bırakılıyor. Bir değer ürettiğinde kendini iyi hissediyor üretmediğinde bu süreyi boşa harcanmış zaman olarak algılıyor. Değer üretmek ve kendine yeten birey mitini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben kendine yeten insan kavramını doğru bulmuyorum çünkü bu tamamen kapitalist sistemin yarattığı bir terim. Kapitalizm "kendine yeten birey"i bir mit olarak inşa eder; oysa gerçek yaşam, özellikle kırılgan veya hasta bedenler için, daima karşılıklı bağımlılıklar üzerinden sürer.
Aslında bakarsak kimse tamamen individual bir iş yaparak geldikleri noktaya gelmiyorlar. Bu çok fazla sanat teorisinde invisible labor (görünmez emek) olarak işleniyor.
Howard Becker'ın Art Worlds kitabında buna çok güzel değiniyor. Bir senfoni orkestrasının konser vermesi için düşünün: enstrümanlar icat edilmeli, üretilmeli ve bakımı yapılmalı; bir notasyon geliştirilmeli ve bu notasyon kullanılarak müzik bestelenmiş olmalı; insanlar bu notaları çalmayı öğrenmiş olmalı; prova için yer ve zaman sağlanmalı; konser için reklam yapılmalı, tanıtım organize edilmeli ve bilet satılmalı; ve dinleyebilecek, bir şekilde anlayıp yanıt verebilecek bir seyirci oluşturulmuş olmalı.
Becker şöyle yazıyor: "Ressamlar tuval, çerçeve, boya ve fırçalar için üreticilere bağımlıdır; sergi alanı ve finansal destek için galericilere, koleksiyonerlere ve müze küratörlerine bağımlıdır; yaptıkları şeyin mantığı için eleştirmenlere ve estetik teorisyenlere bağımlıdır; koleksiyonerleri eser satın almaya ve bunları halka bağışlamaya ikna eden vergi yasaları veya himaye için devlete bağımlıdır; işe duygusal olarak yanıt veren halk üyelerine bağımlıdır; ve çalışmalarının anlamlı olduğu arka planı yaratan geçmiş ve çağdaş diğer ressamlara bağımlıdır."
O yüzden "kendine yetmek" tamamen bir mit aslında. Fakat kapitalizmle gelen sürekli üretmemiz gerekiyor fikri - ki buna ben de kapılıyorum - tamamen sanatın ve sanat dünyasının sunduğu fikirlere aykırı geliyor.
Ben de kendi pratiğimde bunu çok güçlü hissediyorum. Kronik ağrı, yorgunluk veya yatay zamanlarda hiçbir şey üretememek benim için bir yetersizlik değil; bedenimin politik bir konuşma biçimi. Hedva'nın dediği gibi:
"Çoğu zaman en politik eylem yatakta olmaktır."
Bu cümle benim için şunu açıyor: Değer, yalnızca somut üretimle ölçülebilecek bir şey değil. Bazen dinlenmek, durmak, geri çekilmek, iyileşmeye çalışmak ya da sadece var olmak da bir değer yaratıyor.
Ben üretmediğim zaman boşa zaman harcamış gibi hissettiğim dönemler oldu. Ama pratiklerim ve Crip n Care aracılığıyla şunu fark ettim:
● Üretim baskısı sosyal bir dayatma,
● Kendine yetme miti politik bir kurgu,
● Ve değer, ilişkilerde, bakımda, dayanışmada, birlikte geçirilebilen yatay zamanlarda da ortaya çıkıyor.
Sanat dünyası, bu kadar açık görüşlü olmasına rağmen dünyanın şu anki sisteminden farklı sorular ortaya çıkarması gerekirken, ona boyun eğip onunla aynı hızda çalışma sistemine girmesi beni rahatsız ediyor. Ben bu sisteme karşı duran bir küratörlük pratiği yöntemi arayan bir sistem kurmaya çalışıyorum.
Örneğin, yatay olma fikri de buradan çıkıyor. 6 ay boyunca günümün çoğunu yatay bir şekilde geçirmem gerektiği için, yatay bir pozisyondan nasıl küratör olunur? Benim gibi kronik hastalığı olan diğer sanat pratisyenleri nasıl pratiklerine yatay bir pozisyondan devam eder? gibi sorular ortaya çıkıyor. O yüzden bu çalışma alanını açıp bu sorulara cevap bulmaya çalışıyorum.
Fakat bu sadece kronik hastalığı olanlara özel bir durum değil. Ayrıca kronik hastalığın ve hastalıkların bir sorun olarak gösterilmesi de kapitalist sistemin yarattığı bir bakış açısı. Johanna Hedva Sick Woman Theory'de şunu yazıyor: "Aynaya git, yüzüne bak ve yüksek sesle şunu söyle: 'Sana ihtimam göstermek, bakmak normal değil. Bunu sadece geçici olarak yapabilirim.' Bunu kendine söylemek, sadece dünyanın her zaman tekrar ettiği şeyin bir yankısı olacak."
Hedva kapitalist sömürünün hasta ve kırılgan olanların marjinalleştirilmesini gerektirdiğini savunuyor - sağlıklı olmanın norm olduğu bir dünyada, süregelen bakım ihtiyaçları anormal hale geliyor. Able-bodied (engelsiz bedenli) insanlar için hastalık geçicidir, bu yüzden bakım da sadece geçici bir ihtiyaçtır.
Crip n Care programıyla yapmaya çalıştığım şey, bu mitin karşısında duran bir alan açmak. İlişkiler, bakım ve karşılıklı bağımlılık (interdependence) dönüştürücü bir güç yaratıyor çünkü kapitalist sistemin bize dayattığı "kendine yeten birey" öncülünü reddediyorlar. Bakımın geçici değil, normal olduğunu; karşılıklı bağımlılığın zayıflık değil, hayatta kalmamızın yolu olduğunu söylüyorlar.
Leah Clements, Mia Mingus, Leah Lakshmi Piepzna-Samarasinha gibi yazarların crip politikaları ve disability justice (engellilik adaleti) çerçeveleri, karşılıklı bağımlılığın üstesinden gelinmesi gereken bir şey değil, hayatta kalma yöntemimiz olduğunu vurguluyor. Access intimacy (erişim yakınlığı), collaborative care (işbirlikçi bakım), crip time - bu kavramlar hepimizin farklı zamanlarda farklı şeylere ihtiyaç duyduğunu kabul ediyor.
Bu yüzden bugün kendime şunu söylüyorum: Değer yaratmak her zaman bir "çıktı" meselesi değildir; bazen dayanıklılığın, kırılganlığın ve birbirine görünür olmanın taşıdığı sessiz bir bilgidir.

Kapitalist modelin hayattaki yansımalarını düşündüğümde şöyle bir paradoksla karşı karşıya kalıyorum. Bu dünyada bir işe yaramamaktan daha korkunç bir şey varsa bir işe yaramak. Bir işe yaramamak ve herhangi bir değer üretmemek ne türden farklı bir dünyanın kapılarını açardı merak ediyorum. Bu şekilde ağlar, ilişkiler ve birliktelikler kurma özgürleşme konusunda nasıl dönüştürücü bir güç yaratırdı?
Kesinlikle katılıyorum. Crip n Care tam bu düşünceden doğuyor. Çünkü amaç bir sergi oluşturmak, veya bir sonuca varmak değil. Bu tür konuların konuşulabileceği bir alan açmak. Bazen birbirimize sadece destek olabileceğimiz, bazen sadece sessizlikte oturabileceğimiz ve hiçbir şey yapmak veya üretmek gibi bir zorunluluğun olmadiği bir alan açmak. Bir araya geldiğimiz buluşmalarda çoğu zaman kimse bir şey üretmiyor; bazen yalnızca sessizlik oluyor, bazen yorgunluk paylaşılıyor, bazen de kimse konuşacak güçte olmuyor. Ama tam da bu üretimsizlik hâli, ilişkileri faydaya değil varoluşa, ihtiyaca ve dayanışmaya dayandırmamıza izin veriyor. Üretmemek veya bir işe yaramamak fikri ilk bakışta bir boşluk gibi görünse de, aslında benim için ilişkilerin yeniden kurulabildiği çok verimli bir zemin. Kapitalist modelde her ilişki bir şekilde üretkenliğe, faydaya veya performansa bağlanıyor. Bu nedenle “boş zaman”, “hiçbir işe yaramama hâli” veya “bekleme” durumları değersizleştiriliyor. Birbirimizin temposunu, sınırlarını ve kırılganlıklarını merkeze alarak yeni bir kolektif zaman yaratabiliyoruz.Bu zaman, kapitalist ritmin dışında işliyor; ölçülmüyor, hızlandırılmıyor, çıktıya bağlanmıyor.
Bu yüzden “bir işe yaramamak”, benim için yeni bir tür bağ kurma biçimini mümkün kılıyor. Performans baskısından özgürleştiğimizde ilişkiler daha dürüst, daha yatay ve daha sürdürülebilir hâle geliyor. Crip n Care’in dönüştürücü gücü tam da burada: Üretimin olmadığı yerde de bir dünya kurulabildiğini, bu dünyanın da bakım, karşılıklılık ve yavaşlıkla şekillenebildiğini hatırlatıyor.
Ama burada bir paradoks var ve bunu görmezden gelmek istemiyorum: Ben de bir "program" yapıyorum, tarihler koyuyorum, konuşmacılar davet ediyorum, sonuçlar vaat ediyorum. Yani ben de aynı üretim döngüsünün içindeyim. Fakat yapmaya çalıştığım şey, bu yapının içinde farklı bir mantığın var olabileceği alanlar açmak ve araştırmak.
Ellen Samuels'ın Crip Time kavramı burada çok önemli. Crip time, farklı bedenler farklı hızlarda çalıştığında, farklı zamanlamalara ihtiyaç duyduğunda ortaya çıkan bir zaman anlayışı. Kapitalizmin dayattığı lineer, hızlı, son teslim tarihli zamana karşı, bir tür direniş.
Symposium'da örneğin, eğer birisi o gün dinlenmesi gerekiyorsa, katılamıyorsa, veya sadece dinleyerek katılmak istiyorsa - bu da bir katılım biçimi. Sergide, eğer bir sanatçı "yeni bir şey" üretmek yerine mevcut bir çalışmasını göstermek istiyorsa - bu da değerli. Bu alan, insanların "üretken olmak" zorunda olmadıkları, sadece var olabildikleri bir yer olmaya çalışıyor. Ve bu var oluş - dinlenmek, konuşmak, sessizlikte oturmak, birbirine destek olmak - aslında hiç de "hiçbir şey" değil. Kapitalist mantığa sessizce bir direniş sunabilmenin varoluşta, dayanışmada ve birlikte geçirilen yavaş zamanda da bulunabileceğini göstermek olduğunu düşünüyorum.
Londra merkezli bir küratörsünüz. Crip n Care adlı araştırma temelli platformda; engellilik, ihtimam siyaseti, kronik hastalık ve erişilebilirlik kavramlarıyla çağdaş küratöryel düşünceyi birlikte ele alıyorsunuz. Platformun dikkate değer yönleri; üretim baskısı, sonuç odaklı olmadan ve performatif bir beklentiye bağlı olmayan çalışmalar gerçekleştiriyor olması. Bu tarzın ve yöntemin varoluşu birlikte sürdürme konusunda yarattığı tahayyülleri anlatır mısınız?
Bu sorunun cevabını ben de tam olarak bilmiyorum, henüz çünkü çok yeni bir proje benim için de ve birlikte görüp öğreneceğiz gibi geliyor.
Sevgili bölüm direktörüm ve mentorum Dr. Anna Colin'in Alternative Pedagogical Spaces: From Utopia to Institutionalization kitabında da sorguladığı gibi: Başarı uzun ömürlülüğe eşit mi? Alternatiflerin bir ömrü var mı? Colin şöyle yazıyor:
"'Alternatiflerin bir ömrü var mı?' sorusu zamanla 'Alternatiflerin ömrü ne kadardır?' sorusuna dönüştü. Uzun vadeli sürdürülebilirlik elde etmek (finansal ve diğer açılardan) organizasyonun değerleri ve özellikleriyle, yani çok yönlülük, çeviklik, açık uçluluk ve sürekli evrilme ile uyumsuz olduğunu kanıtladı. Kısa ömürlü olmak organizasyon için olumsuz bir sonuç mu olurdu, yoksa başarının uzun ömürlülük olduğuna dair normatif duruşa mı inanıyorduk? Geçmişe bakıldığında, ikinci seçeneği tercih ediyorum."
Bu düşünce benim için çok önemli çünkü sürdürülebilirlik her zaman "sonsuza kadar var olmak" anlamına gelmek zorunda değil. Belki de Crip n Care'in sürdürülebilirliği, bir yıl var olmasında, sonra dinlenmesinde, sonra belki başka bir biçimde yeniden doğmasında yatıyor.
O yüzden temel yaklaşımım, üretimin kendisini merkeze koymak yerine ilişkilenmeyi, bakım ihtiyacını ve yatay zamanı merkeze almak. Bu, çağdaş sanat alanında alışık olduğumuz hız, performans ve sonuç baskısının tam karşısında duruyor. Bu nedenle Crip n Care benim için yalnızca bir proje değil, aynı zamanda başka bir varoluş ve çalışma biçiminin mümkün olduğuna dair bir tahayyül.
Toplantılarımızda kimse "iyi bir gününde olmak" zorunda değil. Bedenlerin ve zihinlerin o anki kapasitesi neyse onunla geliniyor. Bazıları yatay bir şekilde katılıyor, bazıları kamerayı açamıyor, bazıları konuşacak gücü bulamıyor ve bu durum çalışmanın akışını bozmuyor, aksine ona yön veriyor. Bu üretimsiz, baskısız ve yavaş alan şunu gösteriyor: Birlikte düşünmek, bir sonuca bağlanmadığında daha özgür ve daha dürüst bir hâl alıyor.
Crip n Care'in tahayyülü şunu içeriyor: Bakımın bir yan unsur değil, bir yöntem olduğu bir dünya; zamanın doğrusal değil, döngüsel aktığı bir dünya; ve katkının her zaman görünür ya da ölçülebilir olmak zorunda olmadığı bir dünya.
Bu yaklaşımın varoluşsal bir boyutu da var. Kronik hastalıkla veya kırılgan bedenlerle yaşarken üretim baskısına uymak çoğu zaman mümkün değil. Crip n Care, bu bedenlere bir alternatif sunuyor: kapasiteye göre katılım, kesintiye izin, yavaşlığın kabulü ve bakımın kolektif bir hareket hâline gelmesi.
Bu nedenle platform, sadece küratöryel bir yöntem değil, aynı zamanda başka türlü yaşamanın, çalışmanın ve birlikte olmanın mümkün olduğunu söyleyen bir politik hayal gücü alanı. Ve belki de en sürdürülebilir olan, bu tahayyülü canlı tutabilmek, ister bir yıl, ister beş yıl, ister farklı biçimlerde yeniden doğarak.

Türkiye gibi emek sömürüsünün yoğun olarak yaşandığı bir ülkede ev içi emek ve bakım emeği üstlenmek zorunda kalan kadınların emekleri görmezden geliniyor ve değersizleştiriliyor. Servet birikiminde emek ve görünmez emek büyük bir rol oynuyor. Bu birikimin oluşmasında ödenmemiş ücretlerin payı var. Üretim ve yeniden üretimin kapitalist ilişkilerce ayrıştırıldığı ve üstelik kamusal ve özel alan ayrımının bu tür değersizleştirmeyi üretmedeki konumu hakkında neler söylersiniz?
Türkiye'nin konumu bu konuda çok enteresan geliyor bana çünkü ülkemiz aslında Batılı ülkelere kıyaslandığında ihtimam, yani bakım, misafirperverlik, birlik olma konularının toplumun temelinde olan bir ülke. Fakat aynı zamanda da birçok emeğin görmezden gelindiği ve emeğin değersiz bulunduğu, ayrıca bu tür konuların konuşulmasının tabu olduğu bir ülke. Bu yüzden başta kendi pratiğim hakkında Türkiye'de konuşmaktan kaygılıydım. Özellikle sanat alanında henüz çok az kişinin konuştuğu bir alan olması açıkçası beni korkutuyordu.
Ama şimdi düşündüğümde bu paradoks çok anlamlı: Bakım toplumun temelinde ama aynı zamanda görünmez. Çünkü bakım emeği çoğunlukla kadınlar tarafından yapılıyor ve “doğal” bir şey olarak kabul ediliyor. Anne olmak, ev işleri yapmak, hasta bakmak, yaşlılara göz kulak olmak bunlar “kadının işi” olarak görüldüğü için emek olarak bile sayılmıyor. Ödeme yok, tanınma yok, değer yok.
Türkiye’de bakım emeğinin görünmezliği aslında çok derin bir toplumsal sessizliğe dayanıyor. Bir yandan bakım, misafirperverlik, dayanışma ve birlik olma gibi kavramların kültürel olarak çok güçlü olduğu bir ülkeyiz; diğer yandan da bu bakımın hangi bedenlere, hangi koşullarda ve hangi yükle mal olduğunu neredeyse hiç konuşmuyoruz. Çünkü bakım, bizde çoğu zaman fedakârlık, iyilik, vicdan ya da aile sorumluluğu gibi ahlaki çerçeveler içinde anlamlandırılıyor. Bu da bakımın bir iş, bir emek türü, bir bedensel ve duygusal yük olduğunu söylemeyi zorlaştırıyor.
Özellikle bakımın “kendiliğinden”, “zaten yapılması gereken” bir şey olarak görülmesi onu gündelik hayatta en çok sömürülen ama en az tanınan emek biçimlerinden biri haline getiriyor. Toplumsal cinsiyet rolleri de bu görünmezliği pekiştiriyor; bakımın kadınlara atfedilmesi emeği değersizleştiriyor ve bu emeğin politik boyutunun konuşulmasını engelliyor.
Benim ihtimamı düşünme biçimim de bu görünmezliğin kendisinden yola çıkıyor.Bakımı yalnızca sıcak, duygusal veya iyileştirici bir alan olarak değil, toplumun sürekliliğini mümkün kılan temel bir emek olarak görüyorum. Fakat bu emeğin görünür olabilmesi için sadece bakımın güzelliğinden değil, bakımın bedelinden yani zaman, sağlık, yorgunluk, tükenmişlik ve duygusal yükten de söz etmek gerekiyor. Bunu Maria Puig de la Bellacasa da Matters of Care kitabında çok güzel ele alıyor; bakımın yalnızca olumlu, şefkatli ya da iyileştirici bir pratik değil, aynı zamanda zahmetli, çelişkili ve çoğu zaman yorucu bir yük olduğunu vurguluyor. Özellikle Batı’daki sanat ve kültür kurumlarında bakım kavramının hızla romantize edilmesi beni rahatsız ediyor. Bakımın yalnızca kavramsal çekiciliğinden değil, neye mal olduğundan da bahsetmek zorundayız; yoksa bakım kolaylıkla bir care-washing aracına dönüşüyor.
Kamusal ve özel alan ayrımına gelince… Bu konuda deneyimim İngiltere’ye dayanıyor. Burada kamusal alanda bakım, erişilebilirlik ve emek üzerine konuşmak daha normalize edilmiş durumda; eğitim, sağlık ve kültür kurumlarında bu tartışmalar çok daha açık. Ancak özel alana gelindiğinde aynı görünürlüğün olmadığını görüyorum. İnsanlar bakım verme yükünü hala sessizce taşımak zorunda kalıyor. Hatta bakım konuşulsa bile pratikte çoğu zaman geride kalıyor; sistem kişiyi yine yalnız bırakıyor.
Bu yüzden benim için ihtimam, önce bu görünmezliği tanımakla başlıyor: Kim bakım veriyor? Bu bakım hangi koşullarda gerçekleşiyor? Bu emeğin bedeli ne? Ve neden hala konuşulamıyor?
Bu sorulara bakmadan bakımın gerçekten ne olduğunu, nasıl dönüştürülebileceğini ve kimin taşıdığı yükün hafifletilmesi gerektiğini konuşmak mümkün değil.
Kendine yeten birey yerine karşılıklı bağımlı bireyler olarak ortak bir varoluş sürdürmemizin imkanı olan ihtimam siyaseti küratöryel pratiğinizin temelinde yer alıyor. Küratöryal yaklaşımınızın ihtimam siyasetiyle kurduğu bağdan bahsedebilir misiniz?
Benim için küratörlük sadece seçmek ve sergi düzenlemek değildir. Benim için küratörlük sorumluluk, bağlam, ihtimam, direniş ve ilişkiler kurma pratiği hâline geldi. Bu ilişkiler izleyiciler, sanatçılar ve mekânlar arasında olabilir ama olmak zorunda da değil. Küratörlük kurduğun bağlarla, araştırmayla olan ilişkisiyle, etrafında oluşan konuşmalarla ve sanatsal ya da kuramsal bir bağlamda ihtimamı nasıl inşa ettiğinle ilgilidir.
Benim için küratoryal ihtimam bir tema değildir; bir yöntemdir, bir talep biçimidir ve bir direniş formudur.Küratör kelimesinin etimolojisine, Latince curare yani “bakmak, özen göstermek” anlamına sık sık dönerim. Bu bana küratörlüğün sadece nesnelerin ya da koleksiyonların kurumsal koruyucusu olmakla sınırlı olmadığını hatırlatır. Bugünün koşullarında küratörler, özellikle ableizmin ve sistematik ihmalin etkilediği topluluklar için, insanların, ilişkilerin ve altyapıların gözeticileri olmalıdır.
Ben bakımın duygusal bir eklenti değil, crip theory, engellilik adaleti ve erişim yakınlığı kavramlarına dayanan acil bir politik talep olduğuna inanıyorum.Bakım; kapitalist ve ableist yapıların hasta ve engelli bedenlerden talep ettiği üretkenlik, bireycilik ve görünmezliğe karşı bir direniş biçimidir. Küratoryal pratiğimi de bu ableist normların hem küratörlük içinde hem de dışında çözülmesine yönelik bir alan olarak konumlandırıyorum.
Bakım maddi olmalı, sembolik değil: maaşta, tempoda ve erişilebilirlikte yansımalı. Kurumlar carewashing yapmayı bırakmalıdır; bakım, çeşitlilik ve kapsayıcılık dili kullanıp uygulamada engelli ve kronik hastalığı olan sanatçıları ihmal etmeye devam ettikleri sürece bu kelimeler boş kalıyor. Benim için bakım yalnızca küratoryal olarak üzerine çalıştığım bir konu değil; küratörlüğü yapma biçimimdir. Ne yazdığımı, projeleri nasıl yapılandırdığımı, zamanlamaları nasıl kurduğumu ve başkalarına nasıl alan açtığımı belirler.
Küratoryal pratiğim miras, direniş ve karmaşıklık üzerine kurulu. Çoğulluk, birlikte var olma ve krononormativiteye direnen yavaş çalışma modellerine alan açma arzusuyla hareket ediyorum.
Crip küratörlüğü hem bir pratik hem bir felsefe olarak ele alıyorum. Bu yaklaşım; yavaş çalışmayı, karşılıklı bağımlılığı, esnekliği ve engelli ya da kronik hastalığı olan sanatçıların deneyimlerini merkeze alıyor. Temsilden yola çıkmış olsa bile bugün artık zaman, emek, mekân ve ilişkileri daha kapsayıcı ve sömürüye kapalı biçimde yeniden kurgulama çabasına dönüştü.
Benim için bakım altyapısaldır; sürdürülebilir destek ağları kurmakla ilgilidir. Hem şu an yaptığım işler hem de yapmak istediğim çalışmalar, bakımın sergilerin ve sempozyumların yapısına ve mantığına nasıl yerleştirilebileceğini araştırıyor: Kim konuşuyor, nasıl konuşuyor, bedenler nasıl dinlenebiliyor, nasıl katılabiliyor gibi sorular bu yaklaşımın bir parçası.
Bakım bireysel ya da karşılıklılık üzerinden işleyen bir alışveriş değildir. Kolektif, dağıtılmış ve çoğu zaman dağınık bir süreçtir; sabit bir kurumsal politika değil, toplulukların içinde sürekli yeniden müzakere edilen bir ilişkilenme biçimidir.

Küratörlüğü, eserleri seçen belli kavramsal çerçevede ve bağlamda sunan birisi olarak değil de, karşılaşmaları örgütleyen, estetik duyulardan çok duyguların oluşmasında bir aracı rol üstlenen bir pratik olarak yürütüyorsunuz. Küratörlükteki değişimler sanat dünyasının yaşadığı krizlerden mi kaynaklanıyor? Katılımcı, işbirliği, ağlar gibi kavramların revaçta olup ona göre konumlamak isteğinden mi kaynaklanıyor? Tahakküme karşı farklı bir direnç geliştirme pratikleri mi olarak görüyorsunuz?
Aslında yanlışlıkla bu soruyu da önceki cevaplarımda değinmiş oldum ama kısaca toparlayayım: Benim için bakım ve küratöryel pratik arasındaki ilişki bir trend veya moda kavram değil; doğrudan bir direniş biçimi.
Evet, bugün “bakım”, “katılımcılık”, “iş birliği”, “ağlar” gibi kavramların sanat dünyasında çokça dolaşımda olduğu doğru. Bu aynı zamanda tehlikeli bir alan, çünkü kurumlar bu dili kullanarak kolayca carewashing yapabiliyor; yani bakım, çeşitlilik ve kapsayıcılık söylemini öne çıkartıp pratikte hiçbir şey değiştirmeyebiliyorlar.
Benim pratiğimde fark yaratan şey, bakımı sadece bir tema, bir duygu ya da kavramsal bir pozisyon olarak değil, yapısal ve maddi bir yöntem olarak ele almam. Bakım maaşta, tempoda, erişilebilirlikte, zaman çizelgelerinde, mekânsal düzenlemelerde ve katılım biçimlerinde somut karşılık bulmalı. Bir projede bakım “hissedilen” değil, “uygulanan” bir şey olmalı.
Karşılaşmaları örgütleyen bir küratörlük anlayışım olması da buradan geliyor. Benim için küratörlük nesneleri seçmekten çok ilişkileri örgütlemek, duygulanım alanları açmak ve insanların birbirleriyle nasıl karşılaşabileceğine dair alternatif yollar kurmakla ilgili.
Bu dönüşümün bir kısmı gerçekten de kavramların popülerleşmesiyle ilişkili; fakat benim pratiğimdeki dönüşüm popüler söylemlerden değil, bizzat kendimin, birlikte çalıştığım sanatçıların ve diğer küratörlerin ihtiyaçlarından ve mevcut yapının bu ihtiyaçlara yetmemesinden doğuyor.
Küratörlükteki bu değişim hem sanat dünyasının yaşadığı krizlerden kaynaklanıyor hem de tahakküme, normatif zamana ve rekabetçi üretim baskısına karşı bir direniş biçimi olarak gelişiyor. Kronik hastalık, yavaşlık, kırılganlık ve bakım deneyimleriyle yaşayan bedenler için geleneksel küratoryal modeller yeterli değil; bu yüzden başka işleyiş biçimleri geliştirmek bir tercih değil, bir zorunluluk hâline geliyor.
Ama eğer bu dönüşüm sadece söylemde kalırsa, yani pratik olarak hâlâ hasta ve engelli sanatçılar dışlanıyor, bakım emeği görünmez kalıyor, erişilebilirlik uygulanmıyor ve ilişkiler hiyerarşik kuruluyorsa, o zaman bütün bu kavramlar sadece boş bir retorik hâline dönüşüyor.
Bu yüzden benim için asıl mesele, bu kavramları kullanırken gerçekten bir şeyi değiştiriyor muyuz, yoksa sadece kendimizi iyi hissettirmek için mi kullanıyoruz?
Süreç temelli katılımcılık, ilişkisellik ve kolektif birliktelikle ortaya çıkan ‘duyguların hasadı’ projeniz duyguların toplumsal olarak üretilen bir şey olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Bu sürecin katılımcılar üzerindeki etkisinden söz edebilir misiniz?
Bu etkinlik benim için bir dönüm noktası oldu çünkü daha önce bir atölye yürütmemiştim. Ve küratöryel pratiğimi bu kadar kolay bir şekilde bir grup insana aktarabilmem benim için inanılmaz güzel bir deneyim oldu. Harvest of Feelings (Duyguların Hasadı) atölyesi, Nora Heidorn'un Care Labels (Bakım Etiketleri) projesi ile Duygu Şeması’ni bir araya getiren bir etkinlikti. Katılımcılar Care Table'da (Bakım Masası) oturarak kış aylarında nasıl bakım görmek istediklerini ifade eden etiketler veya kartpostallar oluşturdular.
Bakım etiketleri, kıyafetlerdeki yıkama talimatı etiketlerinin yeniden yorumlanması. “30 derecede yıkayın” demek yerine “naziklikle tutun,” “sıcak tutun, çay ikram edin,” veya “dinlenmek için ekstra zamana ihtiyacım var” gibi ifadeler kullanılıyor.
Atölye sırasında çok önemli bir şey fark ettim: İnsanlar gündelik hayatlarında kendilerini iyi hissetmek için, kendilerine ihtimam göstermek için neye ihtiyaçları olduğunu düşünmüyorlar. Duygu şemasından atölyenin başında ve sonunda duygu seçtiklerinde, atölyenin başında kızgın ve yorgun hisseden bir kişinin atölyenin sonunda huzurlu hissetmesiyle atölyenin başarılı olduğunu anlamıştım.
Çok fazla insan bir sonraki atölyenin ne zaman olduğunu sormuştu, oysa ki planımda hiç bir atölye daha yapma fikri yoktu. Bu talep benim için çok anlamlıydı; insanlar bu tür yavaş, bakım odaklı, reflektif alanlara ihtiyaç duyuyorlar.
Atölyenin sonunda da kıyafetler nasıl çamaşır ipliğinde kurutulmaya bırakılırsa, biz de ihtiyaçlarımızı bir iplik üstünde hasada bıraktık ve çok güzel bir kolektif eser çıktı ortaya. Bu Clothesline of Care (Bakım İpliği), White House isimli sanat organizasyonunun odalarından birinde kalıcı bir yer aldı.
Bu deneyim bana, duyguların ve ihtiyaçların toplumsal olarak üretildiğini hatırlatmanın, birlikte yavaşlamanın ve düşünmeye alan açmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.Katılımcılar sadece bir etiket yapmadılar; birbirlerinin ihtiyaçlarını gördüler, kendi ihtiyaçlarını tanımladılar ve kolektif bir ihtimam haritası yarattılar.
Bir taraftan da sanatın iyileştirici ve birleştirici gücünden hareketle Royal Brompton ve Harefield Hastaneleri’nde düzenlenen Creativity & Wellbeing Week programının ortak küratörlüğünü üstlendiniz. Bir hafta boyunca hastalar, hasta yakınları, sağlık çalışanları ve yerel topluluk için sanatın iyileştirici ve birleştirici potansiyeline yönelik bir programı hayata geçirdiğinizi belirtiyorsunuz. Sıklıkla tartışılıyor sanatın iyileştirici gücü. Sanat bu gücü nereden alıyor? Son zamanlarda giderek daha yaygın hale gelen bu bakış, onda olmayan bir şeyi zorla ona atfetme haline mi geldi?
Sanatın iyileştirici gücü bana göre sanata sonradan yüklenmiş bir nitelik değil; tarihsel ve bilimsel temelleri olan bir olgu. Creativity & Wellbeing Week’in ortak küratörlüğünü üstlendiğim hastane ortamında da bunu çok somut bir şekilde gözlemleme fırsatım oldu. Ancak bu iyileştiricilik, sanattan kendi başına yayılan bir güçten çok, sanat etrafında kurulan ilişkilerden, karşılaşmalardan ve güvenli alanlardan doğuyor.
Bu konuda kişisel bir deneyimim de var. Uzun bir süre babamın hastane sürecinde yanında kaldığım dönemde hem onun hem de kendi üzerimde sanatın ister müzik, ister görüntü, ister basit bir estetik uyaran halinde olsun stresi ve kaygıyı azalttığını, dikkati dağıtarak rahatlama sağladığını, ortamın duygusal ağırlığını hafiflettiğini birebir deneyimledim. Hastanede geçirilen zamanın tamamen tıbbi bir süreçten ibaret olmadığını; duygusal, zihinsel ve sosyal boyutları olduğunu o dönemde çok daha iyi anladım.
Hastanelerde sanatın stres ve kaygıyı azalttığı, pozitif bir dikkat dağıtıcı olduğu, ağrı algısını düşürdüğü, sosyal bağlantıyı güçlendirdiği ve iyileşme süreçlerini hızlandırdığı çok sayıda çalışmada gösteriliyor. Daisy Fancourt’un 2023’te yayımladığı kapsamlı rapor, sanatın sağlığa etkilerine dair en güçlü ve en çok referans verilen çalışmalardan biri.
Bu yaklaşımın son yıllarda daha görünür hale gelmesi bazen yeni bir eğilim gibi algılansa da aslında oldukça eski bir bilgi birikiminin devamı. Örneğin Almanya’daki Robert Bosch Krankenhaus veya ABD’deki birçok hastane 15–20 yıldır sanat ve sağlık programları uyguluyor. Daha da geriye gidersek, Anadolu’daki şifahanelerde su sesiyle sakinleştirme, Osmanlı döneminde makam müziğiyle tedavi, Antik Yunan’daki Asklepionlarda sanat ve ritüellerin iyileştirici amaçlarla kullanılması gibi örnekler görüyoruz. Yani bugün konuşulan şey aslında çok eski bir yaklaşımın yeniden benimsenmesi.
Ben sanatın iyileştirici yönünün abartılmış bir söylem değil, sanatın en temel işlevlerinden biri olduğuna inanıyorum. Üstelik bu yönünün sanat dünyasında yeterince konuşulmadığını düşünüyorum; çoğu zaman estetik ve kavramsal tartışmaların gölgesinde kalıyor. Sanatın iyileştiriciliği benim için ek bir özellik değil; insanları bir araya getirme, duyguları dönüştürme ve güvenli alanlar açma gücünün doğal bir sonucu. Bu yüzden sanatın iyileştirici rolünün daha görünür olması ve ana akım sanat konuşmalarında çok daha fazla yer bulması gerektiğini düşünüyorum.
Benim için iyileştirici olan sanat nesnesinin kendisi değil; onun etrafında kurulan bağ, insanların kendilerini ifade edebilecekleri ve duyulabilecekleri bir alanın açılması. Creativity & Wellbeing Week boyunca hastaların, sağlık çalışanlarının ve hasta yakınlarının katıldığı etkinliklerde bunu çok net gördüm. İnsanlar yalnızca sanatla vakit geçirmediler; birbirlerini dinlediler, paylaştılar ve kısa süreli de olsa yüklerini hafifleten bir ortaklık duygusu yaşadılar.
Bu nedenle sanatın iyileştirici yönünün hem tarihsel hem bilimsel hem de toplumsal düzeyde daha görünür hale gelmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Mesele sanata bir görev yüklemek değil, sanatın zaten sahip olduğu bu potansiyelin doğru koşullarda ortaya çıkmasına alan açmak.
Çağdaş sanat ortamı gereğinden fazla proje bazlı üretimlere sahne oluyor. Bağımsızlar ve kolektiflerin sanatsal üretimleri birçok kurum tarafından destekleniyor. Birçok küratör ve sanatçı proje bazlı çalışanlara dönüşmeye başladı. Birçok sanatçının, kolektifin bir araya geldiği sergiler, tartışma ortamlarının sayısı ve niteliği gittikçe azalıyor. Proje bazlı destekler, buna giderek artan sayıda başvuruların olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Proje bazlı üretimin bu kadar yaygınlaşmasını problemli buluyorum çünkü bu model sanatçılar ve küratörler üzerinde sürekli bir üretim ve başvuru baskısı yaratıyor. Bu baskı, bakım, süreklilik ve ilişkisel üretim gibi benim pratiğim için çok merkezi olan unsurlarla çelişiyor. Birçok proje çok kısa sürede gerçekleştiği için hem ilişkiler yüzeysel kalıyor hem de gerçekten dönüştürücü tartışmaların oluşacağı alanlar giderek azalıyor.
Benim için asıl sorun, proje bazlı sistemin sanatsal süreci parçalaması ve insanların kendi ritimlerinden kopmasına neden olması. Oysa sanatın sürdürülebilir olması için yavaşlık, tekrar eden ilişkiler ve uzun soluklu çalışma modellerine ihtiyacımız var.
Bu nedenle artan başvuruları, aslında sanatçıların ve küratörlerin ihtiyaç duydukları yapısal desteklere erişemediğinin bir göstergesi olarak görüyorum. Fon sistemi çoğaldıkça değil, derinleştikçe anlamlı olabilir.
Kısacası, proje bazlı yaklaşımın kendisi değil, onun dayattığı hız ve süreksizlik problemli. Sanat alanında daha fazla bakım, zaman ve ilişkisel sürekliliğe alan açılması gerektiğini düşünüyorum.





Yorumlar