İkiyüzlülüğün küçük bir fotoğrafı

Son yıllarda hayatına ve üretimlerine Basel’de devam eden sanatçı Dorian Sari ile geçtiğimiz aylarda İsviçre’de katıldığı Rewriting Our Imaginations adlı poster projesi üzerinden sanat ve sansür ilişkisini konuştuk

Söyleşi: Merve Akar Akgün



Dorian Sari



Basel’de yaşamaya başladığından bu yana senin pratiğini şekillendiren unsurları nasıl tanımlardın?

Direk damardan girmek gerekir. Beni en çok etkileyen şey bu şehirde sanata verilen değerin ilk sırada gelmesi... Basel çok ilginç bir şehir. 250.000 nüfuslu küçük bir şehir ama içinde dünya çapında çok önemli çağdaş sanat merkezleri var: Kunstmuseum Basel, Kunsthalle Basel, Fondation Beyeler, Tinguely museum, Schaulager, Kunsthaus Baselland, HEK... Ayrıca Art Basel ve Liste gibi dünyanın en önemli sanat fuarlarına ev sahipliği yapıyor. Burada yaşayanlara sanatçı olduğunuzu söylediğiniz zaman size karşı ciddi bir saygı duyulduğunu fark ediyorsunuz. İnsanlar sanatla ilgilensin ya da ilgilenmesin, size ve yaptığınız işlere öncelikle saygı duyuyor ve merak ediyorlar, sizi dinliyorlar. Bu sizin tutkuyla bağlandığınız işinizin sadece kendiniz için değil etrafınızdaki herkes için önemli olduğunun altını sevgiyle çiziyor. Bu da açıkcası benim başka yerlerde rastlamadığım bir şey.

Bu sanata ve sanatçıya verilen değer sadece insan ilişkileriyle sınırlı değil. Basel kantonu sanatçılara pek çok destek sağlıyor: Atölyeden, hibeye, burslardan, ödüllere, hatta sanatçılar için kooperatif evler inşa etmeye kadar, sanatçıların her gereksinimine en ince detaylarına kadar dikkat ediliyor. Bu hassasiyeti İsviçre'nin başka kentlerinde göremezsiniz.

Bu yaklaşım ve bakış açısı, insanların alışık olduğu “sanatçı dediğin acı çeker, acıdan doğar bütün güzel eserler” gibi romantik ve dramatik bakış açısını yerle bir ediyor, çünkü burada çok iyi sanatçılar var. Kantonun sağladığı koruma ve sanata destek sistemi aslında alışıla gelmiş kalıplaşmış bakış açılarının saçmalıktan ibaret olduğunun bir kanıtı.



Bu yıl Liste esnasına tasarladığın posterler İsviçre’de yaşanan politik konjonktüre göndermeler yapıyordu. Bu işleri üretme ve şehirde sergileme süreçlerinde neler yaşandı? Öktem&Aykut ile Basel’de yer alan sanat fuarı Liste’de bundan üç sene önce tanıştık. Geçen sene de beraber çalışmak istediğimizi karşılıklı beyan ettik. Aramızda çok değerli bir sohbet ve dostluk doğmaya başladı. Bu sene Liste pandemi sebebiyle çeşitli format değişikliklerine girince, Tankut da Doğa da İsviçre'ye gelemeyecekleri

Dorian Sari, Rewriting Our Imaginations



için, sanırım Basel’de onları en iyi Basel'de yaşayan biri temsil eder düşüncesiyle Rewriting our imaginations adlı poster projesini bana sundular. Fuar, katılımcı her galerinin bir sanatçı seçmesi ve bu sanatçıların belirlenen başlık altında bir poster tasarlamasini talep etti. Ardından bu posterler şehrin içindeki reklam panolarına yerleştirildi.

Benim aklima gelen ilk konu çok sert bir şekilde buradaki yabancı insanlara düzenli olarak yapılan politik saldırıları hedef alıyordu. Çünkü bu saldırılar da yine aynı şehirde yer alan reklam panolarına asılarak gerçekleştiriliyordu.

İsviçre'de “doğrudan demokrasi” adı verilen bir sistem var. Aklınıza gelebilecek her şey referandum yoluyla halk oylamasına sunuluyor ve kısa aralıklarla evlere oylama listeleri ve oy verilecek konu tanıtımları geliyor. Her şey iki seçenekli: evet ya da hayır. Bu oylamalar çok sık olduğu için, siyasi partiler sürekli insanların bilinçlerini şekillendirmek adına afişler basıyorlar. Kısacası bu ülkenin sokaklarında sürekli yeni oy verilecek konularla ilgili “evetçi” ya da “hayırcı” posterler asılı.


İsviçre'nin aşırı sağ partisi SVP, posterlerinde sürekli nefret suçları işliyor (ve maalesef ülkede nefret suçu yasası olmadığı için kimse onları durduramıyor). SVP’nin bütün posterleri yabancıları paralamak, aşağılamak, bütün pislik ve kötülüklerin sorumlusu yabancılarmış gibi göstermek. Bu arada önemli bir bilgi vermek isterim: İsviçre’de yaşayan 8 milyon insanin 2 milyonu yabancı. Ülkenin yüzde 24’ü İsviçre vatandaşı değil ve dolayısıyla oy verme hakkı yok. Buna rağmen SVP bu oy verme hakkı olmayan insanlar üzerinden politika üretiyor. Üstelik buna hâlâ demokrasi deniyor. Bu 2 milyon yabancı her gün bu ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel her anlamda her alana katkıda bulunan ana damarlarını oluşturuyor. SVP posterlerine örnek olarak İsviçre haritasının her yerinden çıkan minareler ve önüne kocaman kara çarşaflı bir kadın ya da beyaz koyunların siyah koyunu tekmeleyerek İsviçre haritasından dışarı tekmelemesi... Avrupa Birliği’ni aç gözlü obez virüsler olarak resmederek ona prezervatif takıyor yahut sokakta yürüyen kara çarşaflı bir kadın fotoğrafının üstüne “Burasi Ankara mı? Yoksa Aargau mu?” yazıyorlar. Sadece islamofobik ya da ırkçı değiller, kendi komşularını bile istemiyorlar.


İşin en korkunç tarafıysa kamuoyunda ülkede bahsettiğim bu oy veremeyen yüzde 24’lük kesmi koruyacak ya da onlar adına defansa geçebilecek bir tane bile İsviçreli olmaması. Öyle bir sistem oturmuş ki SVP’nin yaptığının nefret suçu olduğunu İsviçreliler bile algılamıyor, çünkü alışmışlar, alıştırmışlar. Neredeyse içselleştirilmiş bir gelenek gibi...


Bende benzer bir grafik dil kullanarak öyle bir konu seçmek istedim ki yabancıları suçlayamasınlar. Aklıma gelen en basit konu tarafsızlık oldu. İsviçre dünyaya kendini tarafsız (nötr) olarak tanıtan ama aynı zamanda cok ciddi miktarda silah üretip dünyaya satan bir ülke. Bugün İsviçre tankları Yemen’de, silahları Irak'ta, aklınıza gelecek bütün savaşlarda…. Ben de postere “I sell guns, and I call myself neutral ;)” yazdım. Göz kırparak! Altına da şaka silahlarında nasıl ateş edince “bang” bayrağı çıkarsa ben de İsviçre bayrağını koydum. Çok basit bir poster, çok ciddi bir konu. En azından bir kere de olsa yabancıları suçlayamayacakları bir konu. İkiyüzlülüğün küçük bir fotoğrafı.


Galeri bu posteri fuara gönderince hemen tepki aldık. Bize bu posterin kışkırtıcı olduğunu ve silahseverleri teşvik edeceğini söylediler. Ama biz geri çekilmek gibi bir şey düşünmedik. Anında upuzun bir e-posta yazdık. Bütün ince detaylarıyla bu posteri savunduk ve sansüre izin vermeyeceğimizi belli ettik. Birkaç gün haber çıkmadı. Sonradan öğrendiğim kadarıyla oturup düşünmüşler. Bir kere fikrin arkasında yatan ilhamın insanfobik sağcı partiler olduğunu anladıklarında bir daha tepki veremediler. Çünkü belki de ilk kez oy verme hakkı olmayan 2 milyon vatandaştan biri çıkıp, aynı format, aynı dil ve aynı grafiklerle bir tepki verdi. Onların da hiç düşünemediği hatta o ana kadar belki de hiç düşünmedikleri bir şeydi. Poster yayınlanmadan önce gösterdiğim İsviçreli dostlarımın neredeyse hepsi bir skandal çıkacağını düşündü. Bu tepkiler benim için insanların bu ülkede politik sanattan ne kadar uzak kalmayı tercih ettiklerinin altını çizdi. Ben bunu biliyordum, görüyordum ve bu vesileyle ispatlamış oldum. Ama sonuca bakıyorum: hiçbir skandal çıkmadı, aksine, övgü ve teşekkür mesajları yağdı (yüzde 24’lük kesimden). İsviçrelilerin çoğunluğu masa üstünde sustu, masa altından tebrik etti. Çok azından korkunç tepkiler aldim. Beğenmiyorsan “defol git!” diyenler oldu. “Seni bu kadar destekleyen, ödül veren ülkeye silah mı çekiyorsun?” diye soranlar oldu. Ama o da olmasaydı zaten bu işte bir saçmalık var diye düşünecektim.


İnternet üzerinden olarak satın alınabilen posterlere olan ilgi nasıldı? Satışla ilgili bir sonuç bilmiyorum çünkü zaten bu posterlerin satışından ne sanatçılar ne de galeriler hiçbir para almayacaktı. En başından beri bunu biliyorduk. Ama bütün işlerin arasında en çok ilgi çekenin bizim poster olduğunu biliyorum. 29 Kasım’da ülke çapında yeni referandumlar vardı. Ülke çapında, onlardan biri ülkenin silah üretiminin kontrol altına alınmasıydı: Yüzde 57,5’lik çoğunluk “hayır devam etsin” dedi ve bu Eylül ayında gösterilen işin önemi daha da arttı. Şimdi Şubat ayında Kunstmuseum Basel’de gerçekleşecek kişisel sergim kapsamında çıkardığımız kitap ile kitabın içinde bu poster küçük formatta ücretsiz olarak ziyaretçilere dağıtılacak.



Türkiye’de Siyah Bant başta olmak üzere sansür konusunda çalışan, araştıran oluşumlar var. Bulunduğunuz yerde deneyimlediğiniz “sanatsal ifade özgürlüğünün” toplumun sanatı algılayışını şekillendirdiğini düşünüyor musun? İsviçre’de sansür, ülkenin içinde yaşanan sansürü araştıran bir kurum, kuruluş hiç tanımadım, duymadım, görmedim. Kendilerinin yaptığı ya da yaşadığı sansürün farkında olup olmadıklarından bile emin değilim. Burada olay bence farklı bir şekilde çok vahim. Şöyle bir örnek vereyim: Cenevre’ye yeni

Dorian Sari, Diplomes, 2016,

Fotoğraf: Raphaelle Mueller



taşındığımda bir gün fikirlerine önem verdiğim üst seviyede İsviçreli bir küratöre “neden bu ülkenin sanatında hiç ama hiç politik in your face işler yok? Neden bu ülkede sanatçılarında ulusal ya da uluslararası yaşanan haksızlıklar, düzenbazlıklara tepki vermiyor?” diye sorduğumda bana verilen cevap “Paranın olduğu yerde politik sanat mı olur? Paranın olduğu yerde herkes kendi konforunu düşünür ve susar,” demişti. Bu cevaba çok sinirlenmiştim. Ama şu an bunu rahatça söyleyebilirim ki maalesef bu cevap bu ülke için doğru. Etrafımda gördüğüm İsviçreli genç sanatçıların sosyo-politik konularda konuşmak, bir değerlendirme yapmak gibi hiçbir düşüncesi, isteği, yönelimi yok. Bence konuşmak başka, yapmak başka. Konuşmayı herkes içki masasında yapar.


Sadece ülkede yaşayan yabancılar seslerini çıkarmaya çalışıyor, ama biz de İsviçrelilerin tepkisizlik ve desteksizliklerinden bir süre sonra otomatik olarak otosansüre davet ediliyoruz. Çünkü bir süre sonra çoğunluğun tepkisizliği sanki bizde, bizim düşüncemizde bir gariplik var hissi yaratıyor. Şüphe duymaya başlıyor insan... Eğer arada bir ülkeden çıkıp başka yerlere gidip diğer ülkelerdeki sanat ortamlarını görmezsen, sen de bir süre sonra bu şüpheyle kendini farkında olmadan konfor alanında sansürlenmiş şekilde bulursun -ki bunu etrafımda görüyorum-.


Sanırım konforun içine doğunca insan, konforundan ödün vermemek insan haklarını önemsemekten daha ağır basıyor, kısacası para ve konfor bir çeşit şantaj mekanizması, dolayısıylada sansür demek. Onun yerine genç sanatçılar okullarda geometrik soyut resim yapmaya itiliyor çünkü burada sigorta şirketleri ve bankalar sanat kurumlarına, sanat okullarına çok yüksek ücretler ödeyip aynı zamanda koleksiyon yapıyorlar ve bu bankalar asla nü, politik, üç boyutlu eser satın almıyor. Destekledikleri şeyler şirketlerinin bankalarının ofis duvarları için dekorasyon. Otomatik olarak sanat kurumlarında para oradan geldiği için o tarz şeyleri göstermek zorunda kalıyor, gösteriyor da... En azından durum Cenevre ve Zürih şehirlerinde çok sinir bozucu boyutlarda. Ama ne var ki Basel’in sanat camiası çok uluslararası ve burada diğer şehirlerin başına gelmiş olan maddi şantaj işlemiyor.


Aynı şekilde Türkiye’deki sanatsal ifade özgürlüğünü nasıl yorumluyorsun? Açıkçası Türkiye hakkında çok fazla bir söz söylemek istemiyorum çünkü atıp tutmuş gibi gözükürüm, Türkiye’de olup bitenleri sadece uzaktan duyuyorum...


Kendine otosansür uyguladığını düşünüyor musun? Evet. Sosyo-politik konularda ses çıkarmak göz önünde yapayalnızsın kalabilirsin demek olabiliyor ancak kapalı kapılar ardında destek var... Şöyle söyleyebilirim, ne zaman sosyo-politik bir konuya değinmezsem o zaman İsviçreli sanatçı muamelesi görüyorum, İsviçreli olarak anılıyorum. Ama ne zaman sosyo-politik konularda ses çıkarırsam, anında yabancı sanatçı etiketi yiyorum. Her seferinde Kübalı sanatçı Tania Bruguera’nın sözlerini hatırlamaya çalışıyorum. Bruguera’nın Şubat ayında çıkacak olan kitabından bir alıntı ile söyleyecek olursam: There are artists who are internationally acknowledged and admired because of being artivists in their countries of origin and who, at the given time, for one reason or another, migrate and establish themselves temporarily in other countries where they find a new type of censorship, a censorship that relegates, pigeonholes, and sets them inside a limited mental geography where they are only allowed to talk critically of the country they come from and not the country to which they have arrived. This is a situation of censorship in which artists are relegated to being unidimensionally political: a used political object. I am not an internationally acknowledged artist, but I am an artist. I am a human being, and I think it is already enough to fight against violence and hatred wherever I am.


Son olarak bu dönemde gündeminde neler var ve ne üzerine düşünüp üretiyorsun? Şu anda en çok üstünde çalıştığım 13 Şubat-20 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek Post-truth isimli kişisel sergim. Haziran ayında Manor Sanat Ödülü’nü kazandığım haberi geldi. Bu ödül kapsamında Kunstmuseum Basel’de sergi gerçekleşecek. Bu sergi kapsamında dokuz adet yazdığım sosyo-politik makale bir kitap haline dönüşüyor şu anda. Bu kitap sergiyle beraber ücretsiz dağıtılacak. Post-truth bildiğiniz gibi çağımızın en büyük sorunu olarak değerlendiriliyor. Bu isim altında, şiddet ve öfkeyi kaleme almaya calıştım. Sergi ve kitabın yanında aynı zamanda benim çok değer verdiğim Alman filozof Carolin Emcke’i müzeye davet edip kendisiyle bu konu hakkında bir söyleşi yapmaya çalışacağız, şu an tek belirsizlik, tek engel Koronavirüs.

Onun dışında Mart ayında Cenevre Redcross Müzesi’nde “İnsan Hakları” konulu grup sergisinde beş isim yer alacak onun hazırlıkları var.


Ayrıca Protocinema’nın 2021 yılında Emerging Curator olarak seçtiği Alper Turan ile bu kazandığı ödül çerçevesinde Şubat ayında İstanbul’da bir sergi düzenleniyor ve seçtiği dört sanatçıdan biri olarak beni de davet etti. Çok sevinçliyim ve heyecanlıyım çünkü bu benim Türkiye'de yer alacağım ilk sergi olacak.


Bununla beraber Koronavirüs’ten dolayı Mayıs 2021’e ertelemek zorunda kaldığımız Öktem&Aykut’taki kişisel sergim olacak. Ancak Koronavirüs şartları o tarihe izin verecek mi beraber göreceğiz çünkü o sergisinin planlarını Basel’de yapıp işleri İstanbul’da üretmek istiyorum ve açılışta bulunmak istiyorum. Bu dilekleri tutabilmek adına tarihi tekrar ertelememiz gerekebilir. Onun dışında şu an 2021’in ikinci yarısı için Roma ve Zürih’te gerçekleşecek kişisel sergiler ve grup sergilerinin de konseptlerini bitirme aşamalarındayım.

480 görüntüleme