Hücum ve Ricat: Hem karşıt hem yan yana


Orhan Cem Çetin ve Murat Germen'in 22 Kasım - 30 Aralık 2017 tarihleri arasında Evin Sanat Galerisi’nde gerçekleşen sergileri Hücum ve Ricat, iki sanatçının işlerini boyutsuzluk, ölçek ve düzen kavramları üzerinden bir araya getiriyordu. Çetin ve Germen, sergide yer alan Icebound ve Dipsiz serilerini, işlerindeki paralellikleri ve fotoğrafın güncel meselelerini Özge Yılmaz'la konuştular

Murat Germen ve Orhan Cem Çetin, Fotoğraf: Osman Nuri İyem

Evin Sanat Galerisi, 21 yıllık tarihinde ilk kez bir fotoğraf sergisini ağırladı geçtiğimiz günlerde. Çok uzun süredir takip ettiğim, işleriyle olduğu kadar iş yapış şekilleriyle de farklı duruşlarını her zaman muhafaza etmiş olan Orhan Cem Çetin ve Murat Germen, düet sergileri Hücum ve Ricat’ta bireysel pratiklerini ilk kez yan yana sergilediler. Orhan Cem Çetin’in çeşitli nesneleri buz kütlelerinin içine hapsedip organik ve mineral aklın ilişkisini araştırdığı makro çekimlerinden oluşan serisi Icebound ve Murat Germen’in kente farklı açılardan bakan ve kimi zaman üç boyuta göz kırpan çok katmanlı yapıtlarının yer aldığı serisi Dipsiz, yan yana geldiklerinde kendi anlamlarından azade olmadan, adeta yeni anlamlar doğurmuş. Orhan Cem Çetin ve Murat Germen ile bir araya gelip, izleyiciyi aynı anda çok derine ve çok uzağa, çok içe ve çok dışa, çok ufağa ve çok büyüğe odaklayan Hücum ve Ricat’ı konuştuk. Tabii konu sergiyle sınırlı kalmadı, hem yıllar içerisinde pratiklerinde yaşanan değişimler hem de fotoğrafın güncel meseleleri masaya yatırıldı.

Serginin başlığı Hücum ve Ricat. İlk önce bu adı seçmenizin nedenini sormak istiyorum. Fotoğraflarınızla bu başlık arasında nasıl bir paralellik var?

Orhan Cem Çetin: Bu adı seçmemizin birçok nedeni var. Ben bir süredir sıvıların davranışlarıyla ilgileniyorum. Sanırım Fortuna serisinden bu yana. Sıvıların çatışması, barındırdığı antagonizmle güçlü ve öğretici bir metafor. Ayrıca ölçek değiştiğinde -ki bu boyutla ya da zamanla ilgili olabilir- kavramların tersine dönmesi de ilgimi çekiyor. Temizin kirli, kirlinin temiz, düzensiz görünenin düzenli, düzenlinin düzensiz görünmesi gibi. Birbirinin zıddı olarak kullandığımız kavramların esasen tek bir kavramın farklı halleri olduğu söylenebilir. Aşk ve nefretin, kökleri bir olan iki ağaç halinde ortaya çıkması da bir başka örnek. Hücum ve Ricat da öyle. Sergi şekillendiğinde başlığı aramaya başladık ve bir beyin fırtınası sırasında Hücum ve Ricat’ta karar kıldık. Başlık sergiye dair çok şey söylüyor bize göre. Hem iç içe geçen iki seri hakkında hem de serilerin kendi içlerinde temsil ettikleriyle ilgili. Öyle görünüyor ki, tıpkı Murat’la bizi görünürdeki farklılıklarımıza rağmen bir arada tutan bağın temelinde yattığı gibi, aynı meselelere hassasiyet gösteriyor ama farklı yollardan itiraz ediyoruz. Murat’ın hücum, benim ricat halinde olduğumuz da söylendi. Murat’ın uzaklaşarak, benim yaklaşarak çalışmam tam tersini ima ediyor. Ya da buz parçacıklarının içinde hapsolmuş hava kabarcıkları acaba saldırı halinde mi donakalmışlar, yoksa teslim mi olmuşlar? Kesin yanıtı bulmak zor.

Murat Germen: Sergi adının mucidi Cem. Cem kelime, kavram, temel davranış biçimlerinden kaynaklanan fikir cambazlıkları konusunda çok iyidir ve ondan böyle bir teklif gelince hiç tereddüt etmeden “Budur!” dedim. Galeri ekibi de aynı tepkiyi verince kısa bir süre içinde hiç zorlanmadan başlığı belirlemiş olduk. Bundan sonrası biraz da izleyiciye kalmış durumdaydı; hangimizin ve/veya hangi eserlerin hangi kavrama denk geldikleri konusunda tahmin, fikir üretebilmek için gerekli zemini sağladığımızı düşünüyorum. Ne fazla didaktik ne de fazla anlaşılmaz olan, yoruma açık bir bütüne vardığımızı umuyor ve sanıyorum. Sergi hakkında daha önce yazılan yazılara baktığımızda; yazarların tahmin yürütme dürtüsünü görmek beni mutlu ediyor. Bu da sergi başlığının, gayet kısa olmasına karşın, zihinleri tetikleyen bir yapısı olduğunu gösteriyor. Kendi seri başlıklarımız, yani Icebound ve Dipsiz, Hücum ve Ricat kadar gündeme gelmedi. Bu olgu, ikimizin ve ürettiklerimizin, olası bir “neden bir arada olmaları gerekiyordu?” sorusuna kısmen cevap oluşturuyor diye düşünüyorum.

Orhan Cem Çetin, Icebound, Mandala, 2017

Şu sıralar ikili sergilerin sayısı arttı. Sizin serginiz birlikte üretilmiş işleri kapsamıyor tabii, bireysel olarak gerçekleştirdiğiniz üretimlerin birlikte sunulması söz konusu ama yine de ortak bir zeminde buluşmadan bu çok mümkün olamaz. Solo sergiden de, karma sergiden de farklı bir nokta. Dolayısıyla size düet bir sergi gerçekleştirmeyle ilgili düşüncelerinizi sormak isterim. Daha önce böyle bir deneyiminiz olmuş muydu ve Hücum ve Ricat'ta bunun pozitif ya da negatif etkilerini hissettiniz mi?

OCÇ: Düet çok güzel bir tanım. Geçmişte birkaç ortak sergi girişimimiz oldu. Başlayıp bitiremediğimiz bir Tavanarası projesi var örneğin. Bir de daha çok ‘sosyo-sanatsal deney’ diyebileceğimiz, hayali bir fotoğrafçının adını kullanarak çöplerimizi sunduğumuz, epey ses getirmiş olan Reddedildi / Orsey Tinger sergimiz var ama güncel sanat pratiğimizi ortaya koyduğumuz ilk hakiki ortak sergimiz bu. İtiraf etmeliyim ki alttan alta korkutucu bir fikirdi bu, zira solodan daha iddialı, daha riskliydi. Tek başınıza olduğunuzda tutarlılık elde etmeniz daha kolay ve aldığınız riskler sadece sizi bağlıyor. Bu defa öyle değildi. İşler arasında denge, adalet ve diyalog olması gerekiyordu. Ancak birlikte yaptığımız diğer işlerde olduğu gibi, süreç zahmetsizce ve su içer gibi yürüdü. Bu yönüyle ikimizi de çok mutlu eden, benim için hayatımda dönüm noktası niteliğinde, unutulmaz bir iş oldu. Evin Sanat Galerisi’nin davetiyle bir araya geldiğimizi ve inanması zor güzellikte bir galeri-sanatçı ilişkisi deneyimlediğimizi de eklemeliyim. Gergin bir galeriyle bu uyum sağlanamazdı sanıyorum.

MG: Ben de bu vesileyle, Evin Sanat Galerisi ve özellikle de Osman Nuri İyem’e teşekkür etmek isterim. Bize beraber bir sergi yapmamız üzere teklif getiren Osman’dı. Uzunca bir süredir işbirliği yapmadığımızdan ikimiz de bu fikre çok olumlu baktık ve bu sergi bizi tekrar bir araya getiren bir platform oldu. İyem ailesi ve Evin Sanat Galerisi ekibi güler yüzlü, motive, insanlara ve icra ettikleri mesleğe saygılı, pek kibar, alçakgönüllü bir takım ve bu sayede iletişim, sergi kurulumu, sanatçı konuşması, sergileme gayet pürüzsüz bir şekilde ilerledi. Bu da Cem’in bahsettiği olası riskleri minimize etti bence ve hiç tökezlemeden bu süreci nihayetine erdirdik Ben de Cem’in cümlesini tekrarlamak istiyorum: “Gergin bir galeriyle bu uyum sağlanamazdı sanıyorum”. Hazırlık yapmadan, belli bir gündem belirlemeden kotardığımız sanatçı konuşması ise, hem çok kalabalık hem de izleyicilerin katkıda bulunmak istedikleri etkileşimli bir etkinlik oldu.

Cem az önce “benim için hayatımda dönüm noktası niteliğinde, unutulmaz bir iş oldu” dedi ya; çok mutlu oldum. Benim için de kesinlikle öyle ve kendisine huzurunuzda dostluğu, kılavuzluğu, sıradışılığındaki kendine has zekâsı için içtenlikle teşekkür etmek ediyorum.

Murat Germen, Dipsiz, Nâmekân, 2017, 80 x 114 x 14 cm

Murat Bey sizin mimarlık altyapınız işlerinizde her daim kendini hissettiriyordu ancak şimdiye dek forma bu denli yansıdığına tanık olmamıştık. Hücum ve Ricat’ta biçimsel olarak da bir inşa söz konusu. Dipsiz / Abysmal serisinde ahşap çıtalar ve bloklarla desteklenmiş katmanlı kolajlar, hatta üç boyuta göz kırpan işler görüyoruz. Pratiğinizdeki bu yeniliklerle ilgili neler söylemek isteriniz?

MG: Gezi’den bu yana belgesel fotoğraf üretimim ciddi bir şekilde arttı. 2013’den beri Türkiye’de olan bitenin olabildiğince detaylı bir şekilde belgelenmesi gerektiği hissi vardı içimde. Bir nevi ‘borç’ olarak gördüm bunu yaşadığım topraklara. Fiziki, kültürel, toplumsal her türlü tahribatı belgelemek şüphesiz ki hasarın oluşmasını engellemiyor; ama en azından daha sonraki nesillere ‘kaybettiklerimiz bunlardı işte!’ diyebilmenin, bir tartışma zemini yaratarak en azından tahribatın devam etmesine engel olabileceği gibi bir umudum var. Aslında bu umut çok da boş değil. 2017 yılı içinde ulusal, uluslararası nitelikte 30 kadar konuşmaya, söyleşiye, sempozyuma, konferansa çağrıldım. Bunların neredeyse hepsinde bu belgesel fotoğraflar aracılığıyla meselemi, derdimi aktardım ve hem çağrı sayısının çok fazla olması hem de sunumlar sonrası aldığım tepkiler dolayısı ile tahmin ediyorum ki genç insanlara umut verebildim, küçük ölçekli farkındalıkların oluşmasına zemin sağlayabildim. İnsanlara ulaşmak anlamında, bu konuşmaların bazı sergilerimden daha önemli olduğunu söyleyebilirim.

Elimde son zamanlarda çok sayıda belge fotoğrafı birikince, sergi teklifleri geldiğinde ister istemez elimdeki yeni malzeme ile eserler üretmek kaçınılmaz oldu. Güncel sanat alanında belgesel fotoğraf baskı serileri üzerinden meselenizi aktarmak şüphesiz ki olası, ama bunun biraz ötesine geçmek ihtiyacı duydum. Uzunca bir süredir de, baskı merkezinde üretilen değil de kendi ellerimle ürettiğim eserler ortaya çıkarmak konusunda bir heyecanım vardı. Hâl böyle olunca, iki farklı cenap birleşiverdi ve kendimi fotoğraflara katmanlar, üç boyut katarken buldum. İlk olarak, Yapı Kredi Kültür Sanat’ın yeni tadil edilen mekânında Necmi Sönmez küratörlüğünde açılan Sarmal adlı koleksiyon sergisi için özel sipariş edilen Kırılma adlı, 150 x 300 cm ebadındaki eserde denedim boyutlandırmayı. Sonuçtan hem ben hem de YKKS memnun kaldığından; Orhan Cem Çetin ile açacağımız ve bizim için ‘tarihi’ bir sergi olan Hücum ve Ricat için benzer yaklaşımda işler üretmek istedim. Üretim süreci unutulmaz derecede keyif verdi bana, umarım aldığım bu hazzın bir kısmını yansıtabilmişimdir.

Murat Germen, Abysmal / Dipsiz, Ardarda, 2017

Sergide drone’la çekilmiş fotoğraflarınız da yer alıyor. Drone’un, sizin gibi ağırlıkla kentle çalışan bir sanatçının pratiğine ne gibi katkıları oluyor?

MG: Kenti bina ölçeğinden daha çok, metropoliten büyük ölçekte çalışmayı önemsediğim, tercih ettiğim için havadan fotoğraf çekmeyi hiçbir zaman ihmal etmedim. Drone olasılığının olmadığı dönemlerde gökdelen çatıları, uçakların pencere koltukları ve bazen de helikopterler, hava fotoğrafları çekmek için kullandığım ortamlardı. Drone’lar ortaya çıktıktan sonra ise iş farklı bir boyut aldı, daha çok video çekmek için tercih edilen İHA’ları neredeyse sadece fotoğraf çekmek için kullanıyorum. İHA ile fotoğraf çekmek helikopter, paramotor veya uçaktan fotoğraf çekmeye benzemiyor; her ne kadar daha yükseğe yollayabiliyorsanız da, yaklaşık 50-150 metre arasında yer alan ve şahsen ‘dronosfer’ olarak adlandırdığım gök katmanından, acele etmek zorunda kalmadan fotoğraflar çekebilmek kent fotoğrafı pratiğime yeni bir boyut kattı. Artık gözümü yukarıya istediğim bir yüksekliğe rahatlıkla gönderebiliyor ve kanatlandırabiliyor olmanın getirdiği bir avantaj söz konusu; çünkü her yerde gökdelen çatısı bulunamıyor veya uçakların rotaları her zaman istediğiniz yerlerden geçmiyor. Kente ne gökdelen tepesinden, ne helikopterden, ne de uçaktan göremediğim açılardan bakabiliyorum. Göz seviyesinde fotoğraf üretirken sıklıkla kullandığım panoramik görüntülemeyi ise hem alışageldik yatay yönde hem de dikey doğrultuda kullanabiliyorum. Yapıların kent ile olan bağlamsal, konumsal ilişkilerini daha önce yapamadığım bir şekilde gözleyebilmeye başladım. ‘Atmosferik kent / mimarlık fotoğrafı’ olarak adlandırabiliriz belki bu yeni fotoğraf eylemini.

Drone ile kent fotoğrafı üretmek aklımı hayli meşgul eden bir eylem olduğu için, bu konuda Alternative Cityscape Visualisation: Drone shooting as a new dimension in urban photography başlıklı akademik bir makale yazıp Londra’daki EVA London bir konferansta sundum.

Murat Germen, Simulacrum, 2017

Dipsiz-Simulakrum çalışmanız, drone’la çekilen farklı fotoğraflardan oluşan bir kolaj. Ancak bu fotoğrafların bir araya geldiği düzleme ilk baktığımızda sadece kente dair ögeler görmüyoruz. Örneğin otopark kısmına uzaktan ilk baktığımda İznik çinilerini çağrıştırdı bana. Başka bölümlerin de yine geleneksel desenleri andırdığını düşünüyorum. Ve eser, pattern’ler ve kimi tekrar kullanımlarla grafik bir anlatıya dönüşüyor, ki ben burada kolaj tanımının da yeterli olduğundan emin değilim. Bu ve benzeri çalışmalarda nasıl bir düşünceyle hareket ettiniz?

MG: Eserin çini