Dinginlik ve sezgi arasında
- Merve Akar Akgün

- 11 dakika önce
- 4 dakikada okunur
Betül Özkan’ın ilk kişisel sergisi Sicimin İzinde, 13 Aralık 2025 - 17 Ocak 2026 tarihleri arasında Galeri Bosfor’da gerçekleşiyor. Özkan ile sergisinden yola çıkarak çözülme, tekrar ve dayanıklılık etrafında şekillenen üretim süreci üzerine konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

Betül Özkan
Betül Hanım, serginizde “çözülme ve bağlanma”dan bahsediliyor. İpi önce çözmek, ayıklamak ve sonra yeniden sarmak... Bu eylemi bir tür “arınma ritüeli” olarak okumak mümkün mü? Kendi kaosunu çözmeden yeni bir form inşa etmek imkansız olduğu için mi bu meşakkatli yolu seçtiniz?
Evet, bunu bir arınma ritüeli olarak okumak mümkün. İpi çözmek, ayıklamak ve yeniden sarmak benim için yalnızca fiziksel bir eylem değil zihinsel ve duygusal diyalog hâli. Dağınık olanı görmeden, düğümleri kabul etmeden yeni bir form kurmak bana sahici gelmiyor. Altta kalan, asla görünmeyecek bir katmanın doluluğu oluşturması bir dayanıklılık meselesi, tıpkı hayat gibi. Üretim sürecimdeki bu meşakkatli yol, beni kaosu bastırmak yerine ona temas etme, sabırla içinden geçmeye yönlendiriyor. Bu yüzden işlerim, sonuçtan çok süreçi önceliyor; hızlı olmaktan çok zamana yayılıyor ve daima sezgisel ilerliyor.
Betül Özkan'ın atölyesinden görünüm
Anadolu kültüründe yün ve ip; yatak olur, yorgan olur, yani hep insanı “ısıtan” ve “koruyan” bir hafızası vardır. Siz ise bu malzemeyi alıp daha heykelsi, belki de daha mesafeli bir forma sokuyorsunuz. Malzemenin yumuşak, anaç belleğiyle kavga mı ederek ona yeni ve daha sert bir kimlik mi kazandırmaya çalışıyorsunuz?
Bu süreci bir kavga olarak değil bir ehlileştirme ve yer değiştirme olarak görüyorum. Malzemenin doğal karakterini ortadan kaldırmadan onu olduğu gibi ele alıyorum. Asıl ehlileşen de ben oluyorum. Yün ve ip, Anadolu kültüründe bedenle sürekli temas hâlinde olan, ısıtıcı, koruyucu ve rahatlık veren, gündelik yaşamın bir parçası. Malzeme olarak yüksek bir frekansı ve yaşayan bir yapısı var. Ben bu yerleşik hafızayla yola çıkıyorum. Ancak malzemeyi işlevinden kopararak çağdaş sanat nesnesine dönüştürdüğüm anda, belleği de başka bir bağlama taşımış oluyorum. Heykelsi form, malzemenin yumuşak ve anaç karakterini sertleştirmek için değil onunla uzlaşmak için seçiliyor. İp ve yün, o koruyucu, ısıtan niteliğinden çıkıyor ama taşıdığı kültürel hafıza o formun içinde varlığını sürdürüyor. Bu tamamen anı-bellek ilişkisi.
Betül Özkan'ın atölyesinden görünüm
İşlerinizde “döne döne, katman katman” ilerleyen bir tekrar var. Bu döngüsel hareket, sizi üretim sırasında meditatif bir dinginliğe götürüyor mu?
Yapma biçimim, belirgin bir meditatif alan açıyor ancak bu dingin, pasif ya da içe kapanık bir hâl değil. “Döne döne, katman katman” ilerleyen hareket, zamanı çizgisel olmaktan çıkarıp yoğunlaştırıyor. Aynı eylemin tekrarı, bedeni ritme sokarken zihni de düşünceden çok farkındalık hâline taşıyor. Bu süreç tekrarı bir otomasyonla değil aksine sürekli dikkat hâlinde olmakla ilgili.
Her katman, bir öncekini hem gizliyor hem de taşıyor. Bu yüzden üretim sırasında dinginlik ve sezgi arasında bir denge oluşuyor. Meditasyon, malzemeyle, zamanla ve bedenle kurulan sürekli bir temasla ilgili, buluşma gibi.
Ortaya çıkan formlar hem bir coğrafyanın topografyasına benziyor hem de kıvrımlı bir insan bedenine. Ama hepsinde ortak olan bir “kabuk” hissi var; altındaki özü saklayan bir yüzey. Bu kabuğun size göre fonksiyonu nedir?
Kabuk, topografyayı ya da bedeni çağrıştıran yüzeydeki son katman. Sanki içte olanı tamamen açığa çıkarmak yerine onu çevreleyen, koruyan ve zamana bırakan bir yapı kuruyor. Kabuk, özle izleyici arasında kurulan bir arayüz gibi çalışıyor. Bu anlamda altındaki özü saklarken aynı zamanda onun varlığını hissettiren bir görünüş. Her katman bir ilişki. Bu yüzden kabuk, içeriyi gizleyen bir örtüden ziyade, içeriye hemen ulaşmanın mümkün olmadığına işaret eden bir eşik olarak okunabilir. Formun coğrafyayla ve bedenle kurduğu benzerlik de buradan geliyor: Hem doğada hem insanda öz, her zaman doğrudan görünmez; katmanlar, kıvrımlar ve yüzeyler aracılığıyla var olur. Kabuk, bu sürekliliği görünür kılan, ama asla tamamen açmayan bir yapı.
Betül Özkan, Sicimin İzinde, Sergiden görünüm, Galeri Bosfor, 2025
Sicimin İzinde başlığı bir arayışı imliyor. İlk kişisel serginizde bu denli yoğun el emeği gerektiren, zamanı yavaşlatan bir teknikle izleyici karşısına çıkmak; bugünün hızına ve tüketim kültürüne karşı yazılan bir manifesto olabilir mi? Gündemi, çağımızı nasıl okuyorsunuz?
Aslında bu sergi daha sessiz, daha ısrarlı bir öneri. Yoğunluğu, birikimi, süreci merkeze alan bir durum var. Güncel olana doğrudan referans vermiyor, çağın ruhunu yavaşlatarak okumaya çalışıyor. Sicimin İzinde başlığı gerçekten de bir arayış hâline işaret ediyor; ama bu arayış bir varış noktasından çok, sürecin kendisiyle ilgili.
Bugünün hızı içinde alternatif bir zaman önerisi sunuyor. Sadece Sicimin İzinde sergisinde değil kamusal alan projelerimde de bunu arzuladım. Bir anlık duraksamanın iyi olduğunu biliyorum.
Sicim, tek başına cılızdır ama bir araya geldiğinde kopmaz, mukavemet kazanır. Pratiğinizdeki bu “bir araya getirme” hâlini nasıl anlatırsınız?
Burada aslında bir Ebabil anlatısı var. Sicimin tekil hâliyle taşıdığı kırılganlık, pratiğimin çıkış noktalarından biri. Buna dayanıksız olanın sağlamlaşma tezatı diyorum. Benim için “bir araya getirme” eylemi bir teknik olursa dayanıklılığın nasıl kurulduğuna dair düşünsel bir teknik olur. Bu bir araya geliş sabırla, tekrar ederek, katman katman inşa edilen bir yapı. Her sicim kendi izini korurken, bütüne dâhil olduğunda başka bir dirence katkıda bulunuyor. Kuantum alan gibi işliyor. Bu da yan yana durarak varlığını sürdürdüğü bir yapıya dönüştürüyor. Dolayısıyla “bir araya getirme”, kopuk olanı zorla birleştirmekten ziyade birlikte durmanın mümkün olduğu yeni bir alan açmakla ilgili. Mukavemet burada süreklilikten, temas hâlinden ve ortak bir zamansallıktan doğuyor.




















Yorumlar