Gül bahçesine açılan pencere


8 Şubat sabahı, 688 sayılı kanun hükmünde bir kararnameyle, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden aralarında profesörlerin de bulunduğu bazı akademisyenlerin ihraç edildiğini öğrendik. Sevda Şener “tiyatro sanatı, insanı eşiklerde sınar," demiş. Bugün tiyatro sanatı bir kez daha yaptırım ve zulmün eşiğinden geçiyor. Ben henüz Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları bölümünde bir öğrenciyken de tiyatronun emekçilerine bir gül bahçesi vadetmediğini* biliyordum. Ancak bölümü gül bahçesine dönüştürenler vardı.

Prof. Dr. Hülya Nutku bu sihirli hocalardan biri. O kuramsal bilginin dışında öğrencileriyle paylaştığı değerli anıları ve hikayeleriyle öğrencilerini dış dünyaya hazırlar. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunu Hülya Nutku ile kırk bir yıllık akademik hayatını, öğrencilik yıllarını, bölümün kuruluşunu ve içinden geçmekte olduğumuz bu karanlık süreci konuştuk.

Hülya Nutku, Fotoğraf: Mehmet Koştumoğlu

Şu an İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü’nde Profesör Doktor unvanıyla akademik hayatınızı sürdürüyorsunuz. Kuruluşundan bu yana bölümdesiniz. Bize, Sahne Sanatları Bölümü’nün hikayesini ve İzmir’e nasıl bir soluk getirdiğini anlatabilir misiniz?

Sahne Sanatları Bölümü'nün kuruluş yılı 1976.

O yıllarda Ankara’da DTCF Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonra aynı bölümde yüksek lisansımı tamamladım ve doktora öncesinde Viyana'ya gitme planları yapıyordum ancak bu esnada Prof. Dr. Özdemir Nutku’dan, İzmir’de kurulacak Sahne Sanatları Bölümü’nde asistan olarak çalışmak üzere teklif aldım. Ailem kararı bana bırakınca şehri tanımak üzere İzmir'e gittim. O dönemde fakülteye daha önceden Sinema Bölümü’nü kurmak üzere gelen Prof. Dr. Alim Şerif Onaran, Tiyatro Bölümünü kurmak üzere teklif alan Prof. Dr. Özdemir Nutku ve Müzik Bilimleri Bölümünü kurmak üzere davet edilmiş olan Prof. Dr. Gültekin Oransay'ın da DTCF'den geliyor olmaları bana kendimi evimde gibi hissettirmişti.

Sonradan Zülal Aksoy, Faruk Ersöz ve Gökhan Akçura, Murat Tuncay gibi yakın arkadaşlarım; Brecht’in en ünlü dekor sanatçısı Teo Otto’nun yanında eğitim almış bir usta olan Talay Toktamış; Füsun Bergman, Nazan Bora, Mehmet Büyükağaoğlu ve Bülent Arın gibi isimler kadroya dahil oldular.

Makyaja Serap Sağlar, harekete Zühal Olcay gelince; tüm bunlara Özdemir hocanın coşkusu ve çalışma azmi eklenince, yurtdışına gitmek yerine bu yuvada yer almak istediğimi anladım. Ardından Fakülteye Boğaziçi Üniversitesi mezunu dinamik bir kişilik olarak Cem Duygulu; Devlet Opera ve Balesi ışık uzmanı Abdullah Uyan; Prof. Dr. Mükerrem Usman Anabolu, Prof. Dr. Şadan Gökovalı, koleksiyoner ve ressam Turgay Gönenç ve burada sayamayacağım kadar çok sayıda değerli ismin katılmasıyla giderek büyüyor ve uzmanlık alanlarımızın sınırlarını genişletiyorduk.

Ege Üniversitesi bünyesinde kurulan bu bölüm, kısa sürede Türkiye’nin en önemli bölümlerinden biri haline geldi. Fakültenin misyonu ve vizyonu sadece İzmir’le sınırlı kalmadı, model olarak diğer fakültelerin Sahne Sanatları Bölümlerinin de uzmanlık alanlarını oluşturmalarına ve ders programlarını ona göre düzenlemelerine ön ayak oldu. Kuruluş yıllarında yaptığımız uluslararası kongreler, Muhsin Ertuğrul Sempozyumu, Uluslararası Tiyatro Okulları Buluşması, Ankara ve özellikle İstanbul turneleri, İstanbul Festivali, Yapı Kredi Gençlik Tiyatroları Festivali, Şehir Tiyatrolarının kurma çabalarımız, Kamyon Tiyatro, Sidney’de kazandığımız başarı, Uluslararası Tiyatro Okulları Buluşması, Suat Taşer Kısa Oyun Yazma Yarışmaları ve her yıl oynadığımız iki büyük ve dört kısa oyunla adımızı artık duyurmuştuk.

Başlangıçta fakültemizin salonunda oynadığımız ücretsiz oyunlara gelen seyircilerimizi yetmezmiş gibi sponsorların da katkılarıyla oyun bitimlerinde ikramlarda bulunarak gelenleri ağırlıyorduk. Sanırım böylece kendi seyircimizi de oluşturduk. Başta Salihli olmak üzere beldelere de turneler düzenleyip Gaye Cankaya ve Mahmut Gökgöz ile beraber yaptığımız sokak tiyatroları da öğrencilerimizin sokaktaki izleyici ile buluşmalarını sağladı.

Dokuz Eylül demek enerjinin, çalışmanın, azmin ve özverinin adıdır. Bölüm sekreterimiz Hanife Gürbulak’ın bile yokluk günlerinde, tüm antik Yunan oyunlarını mumlu kağıda daktiloyla yazması ve bizim onları rizografda çoğaltma çabamız, bizleri yokluğun bile durduramayacağının göstergelerinden biridir. Bugünlere gelmek kolay olmadı, bütün hocalar harç kardı, kum taşıdı... Ama bugün bir marka olmayı başardık. Tabii bunda Özdemir hocanın birleştirici gücü ve azminin payı büyük.

Türkiye'nin ITI temsilcileri, Zeynep Oral, Refik Erduran ve Hülya Nutku, Seul, Güney Kore kongresinde

Siz Oyun İncelemesi dersini verirken, bir oyunu, yazarıyla, dönemiyle, toplumsal yapısıyla çözümlerken, bize yaşanmış hikayelerle oyunu anlatırdınız. Bu hikayelerden bir kaçını bizimle paylaşmanızı rica edebilir miyim?

Oyunların yazıldığı dönem, toplumsal yapı kadar, yazarın hayatı da ilgimi çekmiştir çünkü bizler biraz da yarattıklarımızın ürünüyüz diye düşünürüm. Yazar nereye kadar bir şey anlatıyor? Nerede kendisi var? Üç Kız Kardeş Moskova’yı özleyen kızlar değil, verem olduğu için oyununun oynanırken Moskova’da bulunamayan Çehov'un ta kendisidir. Vanya Dayı’da çevre bilinci üzerine konuşan, doğa aşığı Dr. Astrov değil, yine yazarın kendisidir. Martı’nın yazarı Trigorin’e, yeni sanat anlayışı konusunda açıklama yapan Treplev’den çok, Çehov’dur. Mizah yazarı olduğunu söyleyen Çehov’un cenazesi bile mizahi bir ana denk gelmiştir. Badenweiler’de ölen Çehov, eşi Olga Knipper tarafından trenle Moskova’ya getirilir. Aynı trende dönemin ünlü bir generalinin de cenazesi vardır. Tren gara girince, vagondan indirilen Çehov’un naaşını, generalle karıştıran bando, askeri bir marş çalmaya başlar. Yapılan hata anlaşılınca bando çalmayı keser. Çehov’un naaşı oradan uzaklaştırıldıktan sonra, bando generalin naaşını törenle karşılar.

Oyunların yazım aşaması, ilk sahneye konuluşu, oyuncuların performanslarına tanıklık ettiğim DTCF ve GSF'deki rejiler kadar benim ikinci okulum dediğim başka bir mekan da Ankara Sanat Tiyatrosu’dur. Yedi yıl boyunca AST’nin hemen hemen her provasında bulundum.

Anılarım çok...

DTCF'de Özdemir hoca, Carl Zuckmayer’in Köpenikli Yüzbaşı oyununu sahnelerken, prömiyere bir hafta kala, başroldeki arkadaşımızın rahatsızlanmasıyla her şey altüst oldu. Özdemir hoca tam “Ben bu işin altından nasıl kalkacağım?” derken, ben hocanın reji asistanlığını yapıyordum. Provalar sırasında bütün oyunu ezbere bilen Altan Erkekli aklıma geldi. “Hocam bir de Altan’ı deneseniz dedim.” Hoca şiddetle karşı çıktı. “O daha birinci sınıfta,” dedi. Ama yine de Altan’a teksti alıp sahneye çıkmasını söyledi. Ezberi olduğu için tekste ihtiyacı olmayan Altan çıktı ve bütün oyunu baştan sona oynadı. Daha sonraları, onu bu oyunda izleyen AST’dan arkadaşlar Altan’ı hemen kadrolarına aldılar. Altan bu anlamda bir yetenektir ve gerçek bir tiyatro sevdalısıdır.

Hülya Nutku'nun yönettiği Çiçek Çölü oyununda Hakan Boyav ile Nezih Işıtan

İzmir'in tiyatro sahnesini nasıl değerlendirirsiniz?

İzmir’de kesinlikle bir tiyatro hareketi var ve giderek de ivme kazanıyor. Çok topluluk kuruluyor. Ancak en büyük sorun, kendilerine ait bir salonları ya da prova yapacak mekanların olmaması… 1992 de Yüksel Çakmur, Belediye Başkanı iken Özdemir Nutku hocayı, Şehir tiyatrolarını kurması için çağırmıştı. O zaman hem Şehir Tiyatroları Yönetmeliği Belediye Meclisi'nden geçti, hem de müdürlük kuruldu, hatta sekreter bile tahsis edildi. Ama onun yerine yerel TV kanalı kurmayı tercih ettiler. Ancak ne yazık ki bugün o kanalda yok. Ardından gelen Büyükşehir Başkanlarıysa gereken özeni göstermediler. Fakat bu yıl Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu 25. yılını 5 ayrı oyun oynayarak kutluyor.

Hareketlilik hakkında, birkaç bilgi verebilirim: Tiyatrohane, Yalanın Ardındaki oyununu kendi 30 kişilik sahnesinde Zeynep Nutku çevirisi ve rejisiyle oynuyor. Başta söyleyip Zeynep’e torpil yaptım çünkü Adana Devlet Tiyatrosu, Sabancı Festivali’ne davet alan iki topluluktan biri oldu. Diğeri, Devlet Tiyatrosu sanatçılarının kurduğu ve bir mezunumuzun yazdığı Dört Delikli Düğme (Feraye Şahin) oldu. Yine Devlet Tiyatrosu’ndan İsimsiz Sahne adıyla kurulan topluluğun Ortanca adlı oyunu (Bihter Özdemir Dinçel), yine mezunlarımızın kurduğu Tiyatro Terminal, Altın Ejderha, oyunu, Devlet Tiyatrosu’ndan emekli olan Alev ve Seval Kip kardeşlerin kurduğu Epilog Tiyatro, Daha Dün Gibi adlı oyun, Praksis Perform'da Ayşegül Sünnetçioğlu adlı mezunumuzun tek başına başarıyla oynadığı Marat, yine mezunumuz Yılmaz Tüzün ve eşi Yasemin’in oynadığı Öteki Beriki Tiyatrosu, Ay Carmela ve daha sayamadığım birçok topluluk, oyunlar oynuyor. Çoğuna yerel ve merkez belediye destek veriyor. Ayrıca topluluklar bir araya gelerek Kıyı Ege ve Ege Tiyatrolar Birliği’ni kurdular. Hatta geçenlerde Turgut Özakman’ın Duvarların Ötesi oyununu yeni düzenlemesi olan Onlar adlı gösterilerini yaptılar. Bornova sahneledi, Balçova, Buca, Narlıdere, Karşıyaka ve Menemen’i çalıştıran arkadaşlar oynadı. Bir araya gelmek için zaman ayırdılar ve emek verdiler.

İzmir Uluslararası Kukla Günleri 9.yılına girdi ve dünyada ses getiren bir festival oldu. Çok değerli olduğunu düşündüğüm, İzmir ilköğretim okulları arasında yaptığımız kukla oyunu yarışmasının 9 yıldır jüri başkanlığını yürütüyorum ve çocuklarla gurur duyuyorum. Bu yıl bir ilkokul profesyonel Black Theater yapanlara taş çıkarır bir gösteri sundu. Biz Suat Taşer Kısa Oyun Yazma yarışmasında, Büyükşehir Belediyesi’nin de katkılarıyla, 35.yılımıza girdik ve artık İzmir Uluslararası Tiyatro Günleri’ni yapıyoruz.

Geçtiğimiz yıl, Alaattin Eraslan anısına Ekim ayında 1.Tiyatro Festivali yapıldı. Bu yıl da gururla söyleyebilirim ki Karşıyaka 1.Tiyatro Festivali yapılıyor. 25 Mart- 5 Nisan arasında gerçekleşecek.

Bu arada İstanbul toplulukları da çok sık turne düzenliyorlar. İzmir, artık toplulukların, doğal olarak da izleyenlerin ilgisi nedeniyle tam bir tiyatro mekanına dönüşüyor.

Türkiye Tiyatrosunda bir ilk, Kıyı Ege

Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bir geleneği olarak her yıl düzenlenen Suat Taşer Kısa Oyun Yazım Yarışması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Suat Taşer hocamız hayattayken başlattığımız bu gelenek, onun da adını alarak bu yıl 35. yaşında. Neredeyse çeyrek asır bu işin koordinasyonunu yürüttüm. Bu gelenek yeni yazarların sahneyle buluşmasını sağlıyor ve yazarlık eğitiminin en doğru yansıması…