Geçmiş ve şimdi arasında: Seza Paker’in pratiği üzerine
- Merve Akar Akgün
- 2 saat önce
- 7 dakikada okunur
Seza Paker, OG Gallery’de 4 Kasım - 13 Aralık 2025 tarihleri arasında gerçekleşen ilk kişisel sergisi AMBIENTÉ ile izleyiciyi zamanın, ışığın ve sesin birbirine karıştığı bir deneyime davet etti. Evrensel bir kamusal bellek nesnesi olan berber lambalarını yapıbozuma uğratan sergi, bu lambaları yoksul malzemeler ve minimalist bir estetikle yeniden ele alarak yepyeni bir eşitlik, ritim ve özgürlük alanına dönüşüyordu. Seza Paker ile 1969’un saykodelik tınılarından bugünün ortak duyumsamasına uzanan pratiğini ve boşluğun içindeki kırılgan anları konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

Seza Paker, 2026. Fotoğraf: Berk Kır
Seza, bu röportajı yaparken amacım senin geçmişle şimdi arasına ördüğün bağlara bakabilmek. Soruları da hazırlarken hep bu eksende düşündüm. Sergi metninde yazan bir cümleden yola çıkarak başlamak istiyorum: “Seza Paker bir görüntü değil, bir atmosfer kurar. Gördüğünüz şey temsil değil, ilişkidir.” Şimdi senin fotoğraf, video, yerleştirme arasında gezinen pratiğinde izleyiciyi salt izleyici olmaktan çıkarıyorsun ve yarattığın atmosferin bir parçası haline getiriyorsun. Tıpkı bu sergide olduğu gibi. Senin nezdinde bu kurgu nasıl oluşuyor? Sana bu kurguyu kurmayı gerektiren ne oluyor ve izleyiciyi bu kurgunun bir parçası yapmak senin için neden önemli?
Çok güzel bir soru. Bunun özünde yatan şey, multimedya pratiklerine duyduğum büyük heyecan. Müzik ve plastik sanatlar birbirine karıştığında önümde yepyeni ihtimaller beliriyor. İstanbul Belediye Konservatuvarı yıllarından beri klasik müziğe duyduğum ilgi, üretimimde her zaman belirleyici oldu; tıpkı bu sergideki Terry Riley referansında olduğu gibi. Düşün, sene 1969 ve ben henüz on dört yaşındayım... Minimalist düşüncenin saykodelik müzikle kesiştiği o dönem, John Cage’in açtığı alan, Jimi Hendrix’in saykodelik tınıların içinden Doğu felsefesini yakalayışı... Tüm bu katmanların sanatımda derin izleri var. Şekerbank Açıkekran’da sergilenen Gecenin Günü adlı işimi hatırlarsan; orada dört farklı ekranda akan görüntüler vardı. Yerden vuran bir ışık, o ışığın içinden geçip de giremediğimiz bir park, yavaş yavaş yok olan figürler vardı: bir kuş, evsiz bir insan... Tıpkı dolu bir hafıza kartına sıkışmış imgeler gibi. Dördüncü ekranda ise Hong Kong’da Tai Chi yapanları görüyorduk. Orada müziğin formunu adeta yataylaştırıp genişleterek, o yavaş Tai Chi ritmiyle senkronize etmiştim. Aslında en başından beri tek bir amacım vardı: İzleyiciyi kurguladığım o anların içine çekmek ve sesi, hareketi, görüntüyü onlarla birlikte harmanlamak.
Bu sergide de benzer bir şey var. İzleyici için başlı başına bir deneyim alanı tasarlamışsın. Burada gezinmek ve bütün bu boşluk bana çok iyi geliyor. Kurgularının içerisinde boşluğun önemi nedir? Çünkü önceki sergilerini düşündüğümde de boşluğun senin için önemini görebiliyorum.
Mekândaki boşlukta gezinirken, aslında bizzat kurgunun içinden geçiyorsunuz. Berber lambalarının bu dizilimi ne hüzün ne de neşe hissi veriyor; daha çok Foucaultyen anlamda “yüce” (sublime) olana, yani acının içindeki o tekinsiz hazza dokunuyor. Mesele tamamen ışıkla ve deklanşöre basmakta geç kaldığımız o yakalanamayan, uçup giden anların arasında gezinmekle ilgili. Sokaklarda görmeye alışkın olduğumuz, evrensel bir nesne olan berber lambasını, dönen formunun etrafında dolaşılan bir deneyime dönüştürüyorum. Bunu yaparken kullandığım o yeni ve anakronik renk paletiyle şu soruyu soruyorum: Bize ne kadar geniş bir serbestlik alanı açılabilir? Daha atipik bireyler, varoluşlar yaratabilir miyiz? Terry Riley’nin eserine referansla A Rainbow In Curved Air ismini seçmemin nedeni de bu. Karşımıza dikilen cephesel ve durağan bir imge yerine; izleyiciye alan açan, nefes aldıran kavisli bir özgürlük ihtimalinin arkasında durmak istedim.

Seza Paker, AMBIENTÉ, Sergiden görünüm, OG Gallery, 2025
Benim de şimdiki sorum Terry Riley’nin eşlik eden eseriyle ilgiliydi. Daha önceden de ses kullanıyordun. Nişantaşı’ndaki Audemars Piguet mağazası için hazırladığın ses yerleştirmesini çok iyi hatırlıyorum. Ama bu sergide ses, tıpkı Gecenin Günü’ndeki Tai Chi hareketleri gibi, dönen lambalarla senkronize bir süreklilik yaratıyor. Müziğin saykodelik ve minimalist yapısı, sergideki bu yoksul malzemenin estetiğini nasıl dönüştürüyor?
Uzun zamandır üretim pratiğimi minimalizmin o derin sadeliğine yaklaşmak ve “az çoktur” (less is more) felsefesini daha da derinleştirmek üzerine kuruyorum. Bu noktada en çok savunduğum mesele, atıkları ve “yoksul malzemeyi” bu sadeleşme halinin içine entegre etmek. Ortaya çıkan iş nihayetinde ne kadar hacimli ve tamamlanmış görünse de yakından baktığınızda özünün sadece küçük kâğıt parçalarından ibaret olduğunu görüyorsunuz. Lambalarda da aynı durum geçerli. Kullandığım kâğıtlar, fotokopiler ve bantlar tamamen elle, büyük zahmetlerle lambaların içine yerleştirildi. İki boyutlu bu sıradan malzemelerin yavaş yavaş üç boyutlu bir forma dönüşmesi beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü bu yoksul malzemenin sürece dâhil olması, minimalizmin o kusursuz ve pürüzsüz çizgisiyle muazzam bir tezat yaratıyor.
Seza Paker, İsimsiz, A Rainbow in Curved Air serisinden, soldan sağa ve yukarıdan aşağı 1-8, 2025, Çelik, pleksi ve karışık teknik yerleştirme, Her biri 72x20x25 cm
Bence de çok güzel bir tezat. Peki bu It’s All About Light serisi... Bugün galeride bu işle beraber gösteriyorsunuz. Benim merak ettiğim, 1987’den bugüne ışığa yaklaşımında kendi adına bir şeyler değişti mi ya da nelerin aynı kaldığını düşünüyorsun?
Şöyle söyleyeyim, ışık, pratiğimin farklı evrelerinde kendini bambaşka biçimlerde açığa çıkarıyor. Örneğin, Natürmort videomda, terk edilmiş bir fabrikanın karanlık noktalarına sızan ışık üzerinden savaşın ve yıkımın ağırlığını anlatıyordum. Ya da şeffaf bir kılıfla örtülmüş arabanın üzerine düşen o ışık gibi... Architectural Colors serisindeki fotoğraflarda ise dünyanın dört bir yanındaki müzelerin dar koridorlarından süzülen o evrensel ışığın peşine düştüm. Hepsi birbirinden tamamen farklı bağlamlar elbette. Ama sanırım her defasında sınırları zorlamayı seviyorum. O bahsettiğim “yüce” hissine hem Natürmort’ta hem Architectural Colors’ta hem de Le Mouvement Rouge, Bleu, Vert serilerimde rastlamak mümkün. O işlerde ışığı doğrudan bir renk olarak ele alıyor, ışığın rengin içinden geçişine odaklanıyordum. Bu sergide ise ışık ve renk yan yana gelerek bir doku, bir örgü oluşturuyor. It’s All About Light ile ışığı ve hareketi bir arada düşünmek; saniyelerin ne kadar hızlı akıp gittiğini, durup baktığımız ya da kaçırdığımız o anları ve aslında ne kadar kırılgan (frajil) bir zeminde yaşadığımızı kendimize hatırlatmak demek. Temelde Natürmort’un o ağır atmosferi de buradaki kırılganlık da yıllar içinde görünmez bir bağla birbirine tutunuyor.
Seneler içinde ışığı hep aynı şekilde görmeye devam ediyorsun aslında, bu önemli. Peki What Time is It ve Passing By sergilerinden yola çıkarak; zaman senin için akıp giden bir şeydi diyebilir miyim? Ancak bu lambaların döngüsüne bakınca, zamanın akıp gitmesinden ziyade bir an yarattığını düşündüm. Sergiyi ilk gördüğümde o lambalar dönerken “geldim, durdum ve oradayım” gibi hissettim. Senin zamanla ilişkin nasıldı burada?
Bu dönen formlara bakıldığında elbette herkesin algısı farklılaşacaktır; ancak temelde Terry Riley’nin saykodelik tavrı ve Zen felsefesi burada çok belirleyici. Cepheden izlenen (frontal) işler üretmesem de İstanbul’da doğmuş biri olarak ışığı bu şehrin bize sunduğu eşsiz bir lütuf olarak görüyorum. Yönümüzü Doğu’nun en ucuna ya da Batı’ya çevirdiğimiz anlarda bile, İstanbul o kendine has sihrini asla unutturmuyor. Suyun yüzeyindeki yansımalarda, hatta yükselen inşaatların üzerinde bile bu ışık oyunlarını sürekli görme imkânımız var. Renklerin birbirine bulaşması, iç içe geçmesi... Formlar dönerken, renkler birleştiğinde odak nerede kalır? Tıpkı bir gökkuşağı gibi değil mi? Belirip beş on dakika izlediğimiz ve sonra hızla yok olan, yakalanamaz bir an... Nihayetinde bu, tamamen seyircinin kendi kişisel deneyimlerinin içinden süzülen bir his.
Bu berber lambaları normalde kırmızı, beyaz ve mavidir. Bunların renklerini değiştirmen ve çoğaltmanla ilgili neler söylemek istersin?
18. yüzyıldan bugüne uzanan, evrensel bir belleğe sahip bu berber lambası imgesinin kökeninde aslında çok net semboller yatar: Kırmızı kanı ve yarayı, beyaz sargı bezlerini, mavi ise tıraş sonrası o steril ferahlığı temsil eder. Benim buradaki temel arzum, 21. yüzyılda bu nesneyi klasik kodlarından tamamen koparıp çeşitlemekti. Bugün eşitlik kavramını masaya yatırmadan varoluşumuzu nereye kadar sürdürebiliriz? Sahip olduğumuz renk paletini ne kadar esnetebiliriz? Kendi sınırlarımızı aşarak, LGBTQ+ görünürlüğü ve çeşitliliği konusunda ne kadar özgürleşebiliriz? Sokaktaki bütün berber lambaları bu yeni ve sonsuz renklerle dönseydi, bu görsel hürriyet bize toplumsal anlamda yepyeni bir kapı aralar mıydı?
Renkleri değiştirip ritimleri ters yüz ediyorsun. “Ütopya,” dedin. Nen de bu çeşitliliği gördüğümde eşitlik vaadinin bir eleştirisi mi, diye düşünmüştüm.
Tam tersine, bu kurgu çıtayı daha da yukarı taşımaya yönelik bir çaba. İzleyicinin o mekânda dolaşırken kendini tamamen özgür hissetmesini, hiçbir engele takılmamasını arzuluyorum. Bir yandan da 1969 müziğinin önemini, iki jenerasyon arasındaki büyük kopuşu ve ardından gelen o müthiş rahatlama hissini hatırlatmak niyetindeyim. İnsan dönüp “Acaba o özgürlükten çok mu uzaklaştık?” diye sormadan edemiyor. Zihnimizde o döneme ait devasa bir serbestlik alanı var. 68-69 yıllarının o çalkantılı ve özgür ruhunu burada bir genç olarak deneyimlediğim için, üretimlerimi yan yana getirirken belleğimdeki bu hissi hesaba katmamak elimde değil. Temelde yatan itici güç bu. Ancak tam da senin söylediğin gibi; asıl mesele nostaljiye teslim olmak değil, bugünün içinden geçebilmek. Önemli olan geçmişi cebimizde taşıyarak şimdiki zamanı yaşamak ve tam olarak bugünü deneyimlemek.

Seza Paker, AMBIENTÉ, Sergiden görünüm, OG Gallery, 2025
İstanbul ve Nice arasında yaşayan bir sanatçısın ve passing by (geçip gitmek) kavramından bahsediyorsun. Berber lambaları sokakta geçerken gördüğümüz, kente ait, dünyanın her yerinde olan evrensel bir nesne. Bunları burada gördüğümüzde coğrafyalar üstü (transnasyonel) bir dile kavuşuyor diyebilir miyiz?
Berber lambaları Güney Amerika’dan Tokyo’ya, Meksika’dan Fransa’ya hep aynı anlamı taşıyan bir imge. Ben bu evrensel nesneyi, önünde durulan seyirlik bir sembol olmaktan çıkarıp izleyicinin içinde gezinebileceği bir bahçe gibi konumlandırdım ve renk paletini yapıbozuma uğratarak yeni formlara yarattım. Serginin ismini Ambienté olarak belirlememin temel sebebi, sadece “içinden geçilip gidilen” (passing by) bir alan olmanın ötesine geçerek daha geniş bir mekânsal kavrayış yaratmaktı. Ambienté kelimesi İtalyancada sadece “ambiyans” anlamına gelmiyor; suyu, havayı, ısıyı ve tüm bunların değişken fiziksel durumlarını da kapsıyor. Bu kavramsal çerçeveyi kurarken referans noktalarım; Marcel Duchamp’ın ikonik Air de Paris eseri ve Joseph Beuys’un piyano, keçe ve termometre üzerinden kurduğu sıcak-soğuk ilişkisine dayanan yerleştirmeleriydi. Ambienté’yi tam olarak bu katmanlı yapısıyla kurguladım. Burada da ses tasarımı tüm mekânın etrafında dolaşıyor. Berk İçli ile yürüttüğümüz çalışma sonucunda yarattığımız döngü, eseri çok daha rafine ve steril bir yapıya kavuşturdu. Sürecin en başından beri hedefim, ses ve görselin hiyerarşisiz, tamamen eşit bir düzlemde buluşmasıydı. Sonuç olarak Ambienté, mekânda bir noktadan diğerine transit geçmiyor, mekânın tüm fiziksel ve işitsel sınırlarını bütüncül bir şekilde hissettiriyor.
Son soruma geleyim. Sergi metninde “eşitlik ve ortak duyumsama” diyorsun. İzleyicinin buradan çıkarken yanına almasını istediğin şey neydi ve bu senin için ne ifade ediyor?
Benim buradaki temel arzum, mekânın içinde “bol bol gezinilmesi”. Her şeyi izleyicinin kendi öznel deneyimine bırakmayı, o hissi bizzat yaşayıp kendi yollarını çizmelerini istiyorum. Eski ve yeni işlerimi bir araya getirmeyi de tam bu yüzden seviyorum. Bu kurgu, izleyici için bir zaman algısı yaratıyor ve farklı dönemleri yan yana okuma imkânı sunuyor. Sergi mekânı ne kadar küçük olursa olsun bu zamansal katmanı kurmayı çok önemsiyorum. Örneğin burada, tek büyük çalışmanın arkasına yerleştirdiğim flu kâğıtlar, yeşil rengi bambaşka bir boyutta görmemizi sağlıyor. İzleyicinin; ışığın unuttuğumuz, yakaladığımızı sandığımız, kaçırdığımız ya da görmeyi arzuladığımız uçucu saniyelerine kendini teslim ettiğinde, algısının adeta bir Mevlevi gibi dönerek hangi sınırlara ulaşabileceğini bizzat hissetmesini istiyorum.





















Yorumlar