Görünenin Ardında ne var?

Sanatçılar Gökhan Balkan, Mehmet Öğüt, Özgün Şahin ve SABO’yu bir araya getiren Beyond Vision (Görünenin Ardında) başlıklı sergi, Hayrunnisa Taşyar küratörlüğünde Vision Art Platform’un Akaretler’deki yeni mekânında izleyicisiyle buluştu. Küratör Hayrunnisa Taşyar ve sanatçılarla, sergi sürecini ve sanat pratiklerini konuştuk


Röportaj: Yasemin Güney Erten





Hâlâ varlığını sürdüren pandemi deneyimiyle beraber hepimiz alışık olduğumuz yaşam döngüsünün dışına çıktık. Kendi içimize dönüp hayat, varoluş, düzen ve tekerrürler hakkında sorular sorduğumuz, zaman algımızın bulanıklaştığı bu dönemde Görünenin Ardında oldukça güncel ve “şu ana dair” bir alan açıyor. Akışın yavaşladığı, bazen ise duruyormuş gibi hissettirdiği bugünlerde Gökhan Balkan, Mehmet Öğüt, Özgün Şahin ve Sabo’nun işleri bizi tekrar bakmaya ve görmeye davet ediyor. Dört sanatçının bu bağlamda nasıl bir araya geldiklerinden bahsedebilir misiniz?



Hayrunnisa Taşyar: Sanat sizlerin de bildiği üzere gerçeğe mikroskopla bakmaktır; yani burada konu tamamen sizsinizdir. Hele ki dünya düzeninin değiştiği böyle bir dönemde, sınırlar kalkıyor; insanlar hayatlarını ve varlıklarını sorguluyor ve bu durum tüm dünyanın tek olduğunu bize hissettirirken Görünenin Ardında benim için oldukça gerçekçi ve görülmeye değer oldu. Bu alanda sanatçılarımızın oldukça başarılı olmalarının yanı sıra, hayatlarını bilgi, gerçeklik ve sanata adamış olmaları bir araya gelmelerindeki en büyük etken oldu. Tabi bunun yanında dostluğumuzun da desteği oldu.


Teknik olarak ise Mehmet Öğüt’ün kağıt üzerine yakma tekniğiyle oluşturduğu resimler, Özgün Şahin’in Müşterek Alanda Kusursuz Tekrar videoları ve tuval üzerine yağlı boya çalışmaları, SABO'nun John Fowles'ten esinlendiği Magus serisi resimleri, Gökhan Balkan’ın kültür ve doğayı insan sonrası bir perspektifle ilişkilendiren kayıt üzerine UV baskı işleri çok dilli bir anlatı kurdu. Sergideki bu yöntemsel çeşitlilik, görünenin akışkan varlıkla ilişkisini sorgularken kavramsal bir birliği oluşturdu. Beyond Vision/Görünenin Ardında, akışın, tekrarın, dönüşümün, yaşam döngüsünün göze getirilmesinde imgenin imkanlarını sorgularken, sanatçıların bu bağlamda bir araya gelmesi çok başarılı bir anlatım sundu bize.



SABO, The Magus, 2016, 100 x 100cm



Sergiyi Vision Art Platform’un Akaretler’deki yeni mekânından çevrimiçi olarak deneyimlemek mümkün. Çevrimiçi sergilerin ve galerilerin sıklaştığı bu pandemi dönemi küratöryel süreci nasıl etkiledi? Bu yeni sergi konseptini zorluklarını ve faydalarını göz önünde bulundurarak değerlendirebilir misiniz?


Hayrunnisa Taşyar: Evet, sergimizi Vision Art Platform’un Akaretler’deki yeni mekânında çevrimiçi olarak hazırladık. Binamızın tadilatı Haziran ayı itibariyle bitmiş olacak; bizler de bu süreci çevrimiçi değerlendirmek istedik. Aynı zamanda ülkemizi ve tüm dünyayı etkisi altına alan salgın döneminde gerçekleştirdiğimiz bütün sergiler için de bir çevrimiçi alan oluşturduk. Dünya düzeni değişiyor; herkes, her şey etkilenirken yaşam tarzı da araştırmak ve sorgulamak üzerine dönüştü. Bu da çok daha titiz ve hassas davranmamıza neden oldu.


Fiziksel bir sergiden ziyade çevrimiçi sergilerin küratöryel çalışması oldukça zor oluyor. Çünkü başarılı ve doğru olması lazım, yani 3B turu deneyimlerken orada olduğunuzu hissetmelisiniz. Eseri bir ekran aracılığıyla yorumlayıp deneyimlemeli ve bunu doğru yönlendirebilmelisiniz; işte tam bu noktada çok profesyonel bir küratöryel ekip çalışması gerekiyor.


Bir yandan da bu durum “dijitalleşme”, eşitlik ve ulaşılabilirliği de beraberinde getiriyor; çok daha fazla kişiye ulaşmış oluyorsunuz. Eskisi gibi bir sergi deneyimi yaşamak için zaman ve bütçe ayırmanız gerekmiyor. Dijital sergilerin bilgiyi daha çok destekleyebilen ve derdini daha iyi anlatabilen alanlar olduğuna inanıyorum. Bence bu salgın olmasa da dijitalleşme sanat dünyamıza girecekti; sadece biraz hızlandı bu durum pandemiyle birlikte.



Solda: Gökhan Balkan, Krallık İçinde Krallık, 110 x 140cm

Sağda: Özgün Şahin, İsimsiz, 2019, 30x30cm



Sergide yer alan eserlerinizden bahsedebilir misiniz? İşleriniz “görünenin ardında olanla” nasıl bir diyalog kuruyor? Sizi bu yaratımları gerçekleştirmeye sürükleyen etkenlerin yanında teknik üretim sürecinizden söz edebilir misiniz?


Gökhan Balkan: Bizler, görünenin ardında ve önünde olan ayrımını net bir şekilde yapabiliriz aslında. Sahnelenen ile gerçek arasındaki sınır belirgindir ve neyin gerçek neyin ise gerçekmiş gibi olduğunun farkındayızdır. Öyleyse burada sorun bu farkındalığı tercih edip etmememiz yani görünenin arkasında olanı umursayıp umursamamamızla alakalıdır. Çoğu zaman gösteri o kadar eğlencelidir ve arzularımızı beslemektedir ki gerçek olanı öteleriz. Kendimize oynadığımız bir oyun aslında, bir kandırmaca. Bu oyunu ne kadar daha oynayabiliriz bilmiyorum ama yaşamı, kendi bedenimiz de dahil olacak şekilde küresel ölçekte bir gösteriden ibaret olarak görmek entelektüel bir varlık oluşumuzla çelişmektedir. Arzularımızın perdelediği görüşümüzü açmak ve sinizm bağıntısından çıkarak önümüzde dağ gibi duran gerçeğin farkında olmak bizimle, insanla yani düşünebilen birey oluşumuzla alakalıdır. Gerçek krallığın ne olduğu konusu şüphe götürmez, öyleyse onu görebilmeliyiz; görmeyi istemeli, tercih etmeliyiz ve hatta bunun yanında kendi yapıntı krallığımızın narinliğini, kurgulanan sahnenin aksak inşasını, makyajların ve kostümlerin sahteliğini de görmeli, bu aldatmacayı paranteze almayı tercih etmeliyiz. Bunu kavramsallaşmış entelektüel bir varlık oluşumuz sebebiyle yapmalıyız. Benim sergideki çalışmalarım böylesi bir çabayı görselleştirmektedir. Salt ekolojik gerçeği görmemiz değil, sinik tutumlarımızdan vazgeçip bu gerçeği umursamamız gerektiğini vurgulamaktadır. Spinoza’dan ödünç alınan bir söylem ile adlandırdığım bu seri, “görünenin ardında olan” gerçeği algılamayı seçmemiz ve bunu düşünen varlık oluşumuz nedeniyle yapmamız gerektiğini dile getirmektedir.


Teknik, genel olarak çalışmalarımda önemsediğim bir unsur değil. Tekniğin yalınlığı çalışmaların kavramsallığını güçlendiriyor. Çalışmalarım birer aracı olarak sergileniyor ve aracı oldukları şey ise izleyicinin bakışını çarpıtmak, bir başka olasılığı önermek ve bu olasılık hakkında düşünmeye sevk etmek. Bu sebeple çalışmalarım görsel veya formel unsurlarıyla değil, ama açtığı tartışma alanıyla değerlendirilmeli. Bu alanda bakan kişinin geliştirdiği her tavır, düşünce ve tepki, çalışmanın stimüle ederek ortaya çıkarmak istediği şey olarak görülmeli. Bu seride de yerkürenin tüm diğer unsurları gibi insanın da bir parçası olduğu doğa hakkında düşünmek ve doğayla kurgulanan sorunlu ilişkiyi sorgulamak ve böylelikle doğanın bütünlüğü içinde insanın ve kurduğumuz medeniyetin konumunun işaretlenmesi konu ediliyor. Diğer bir deyişle “doğayı yenmek” gibi bir olasılığın olmadığı vurgulanıyor. Bu belirlenimi vurgulayan çalışmalara yönelmem akademik sorumluluğum, birey olarak kendimi var etme edimim ve bir sanatçı olarak ortak payda yaratma amacımdan kaynaklandığı söylenebilir.


Mehmet Öğüt: Sergide Hürmüz ve Anâsır-ı Erbaa isimli iki seri çalışmamdan ikişer eser yer alıyor. İyilik ve evrenin temel maddesi anlamına gelen bu serilerde doğa ve insan arasındaki çatışmaya odaklanmaktayım. Bu kavramların temelindeki güç olgusunu ve bu çatışmadan geriye kalanları deneyimlemekteyim. Sergiyle ilişkili olarak, eylemlerimizin geride bıraktığı soyut izler bir yara izi gibi yaşadıklarımızı bize hatırlatırlar. Bu bağlamda sergide bulunan çalışmaların bu izleri barındırdıklarını söyleyebilirim. Çalışmalardaki bu ortak özelliğin serginin temel paydaşı olduğunu düşünmekteyim.



Özgün Şahin: Çalışmalarımda “görünenin ardında olanla” nasıl bir diyalog kurduğumdan bahsetmeden önce “görünenin ardında” kavramı üzerinde biraz durmak istiyorum, bu benim son zamanlarda üzerine düşündüğüm bir kavram; “görünen-görünmeyen” kavramını belli bir estetik ifadeyle ele almadan önce felsefi ve sosyolojik yönleriyle de ele almak gerektiğini düşünüyorum. “Görünenin ardında ne var?” sorusu insanın hakikat arayışındaki en temel sorulardan biridir. Büyük düşünürler hep bu sorunun ardına düşmüşlerdir: “Görünenin ardında ne var?” Bence bu soru çok önemli; insanın dünyayı anlamlandırma ve kendini bulma yolculuğundaki ilk durağı. Büyük düşünürlerin bilgelik yolculuğu genellikle bu soruyu sormakla başlamış, daha yüksek bir bilgeliğe erişmenin yolu da duyularla edinilen gerçeklikten şüphe edip görünenin ötesindeki gerçekliği kavrayabilmekle mümkün olmuş. Sanat kavramı ile gerçeklik kavramı durduğu felsefi zemin itibariyle birbiriyle çok ilişkili kavramlar, günümüz sanatında çoğunlukla imgenin sınırları sorgulanmaktadır yani ontolojik olarak gerçekliğin sorgulanması veya alternatif bir gerçeklik önermesi yapılmaktadır; ben de çalışmalarımda gerçekliğin görünen mi olduğu yoksa bunun sadece bize gösterilmek istenenden ibaret mi olduğu, ya da asıl meselenin “görünenin ötesinde” mi olduğunu izleyiciye sorgulatmak istiyorum. Bu bağlamda çalışmalarımın “görünenin ardında” olanla ilgilendiğini söyleyebilirim. Genel olarak çalışmalarımda kent imgesini konu alıyorum, Kent yaşamının bizi adeta kendi alternatif gerçekliğine çekmesi ve benim kent yaşamıyla kurduğum kişisel diyalog sonunda bu eserleri oluşturdum. Çocukluğumdan beri içerisinde yaşadığım İstanbul’un ve günümüz kent insanlarının bir gözlemcisi olarak, insanın kendi elleriyle oluşturduğu, alternatif bir doğa olarak gördüğüm metropolleri sürekli hareket halinde olan devasa bir heykele benzetiyorum, bu yüzden kent yaşamına dair veriler topluyorum özellikle kalabalık ve sistematik insan, araç hareketliliğinin ve döngüselliğin ön planda olduğu alanlardan fotoğraf ve video kayıtları alıyorum, daha sonra çektiğim bu görüntüleri bilgisayarımdaki büyük veri havuzumda biriktirip, bu videoları dökümanter üsluptan ödün vermeden tasarlayarak, tıpkı yaşamın kendisi gibi ritmik ve kendini tekrar eden video kolajlarına dönüştürüyorum.


SABO: John Fowles' ın beni oldukça etkileyen The Magus (Büyücü) romanı bu serimin oluşum hikâyesi oldu. Gerçeklik ve sanrılar arasında gelgitlerin olduğu, insanlardan uzakta yaşamak, onlardan adeta kaçmak isteyen oldukça kültürlü bir karakterin entelektüel bunalımlarının anlatıldığı bu romanı şu anki yaşadığımız kaçışa ve zorunlu uzaklaşmaya benzetiyorum. Ayrıca biraz daha detaylı araştırma yaptığımda sırf romandaki bu karakterin insanlıktan kaçtığını değil, Fowles'ın da neredeyse birçok önemli romanını yazmak için aynı kaçışı gerçekleştirdiğini öğrendim.

Fowles, üretimini maksimum seviyeye getirmek için 1960'larda İngiltere’nin güneyinde Lyme Regis adında bir kasabada izole bir hayat geçirmek üzere eşiyle birlikte kiraladığı Belmont House dediği bu çiftlik evinde 37 yılını neredeyse insanlardan uzak ve tamamiyle işine odaklı geçirmiş. Önemli birçok romanını bu pembe çiftlik evinin ikinci katında, sağdan ikinci pencerenin olduğu odada hayata geçirmiş.


Seride Fowles'ın çiftçi şapkalı bir portresinin yanında; farklı zaman dilimlerinde, büyülü bir karanlık tarafından üzeri örtülen bu pembe evin (Belmont House'un) silüetlerini boyadım. Romanlarını oluştururken yaşadığı üretim sancılarının, kendi üretim sancılarıma benzer olduklarını hayal ederek, kimi zaman üzerimizi kaplayan karanlığın, kimi zaman uzaklaşarak netleştiğini anlatmaya çalıştım.


Hepimizin evlerimize kapandığı ve belki de evlerimizin, yaşam alanlarımızın hatta odalarımızın değerini bir kez daha anladığımız bu dönemde, hayatta kapladığımız kendi ölçeğimizi tekrar düşünüp onu çevremizle birlikte genişletip daraltmanın yine bizim elimizde olduğunu düşünüyorum. Görünenin ardında yaşanan hayatların detaylarını birlikte keşfediyoruz.

Mehmet Öğüt, Anâsır-ı Erbaa, Kağıt üzerine pyrogravure, 155 cm, 2018

Son olarak, kişisel üretim hikâyelerinize yer açmak isterim. Yaratım sürecinizde nerelerden besleniyor, neleri dert ediniyor, kendinizi hangi yöntemler aracılığıyla ifade etmeyi tercih ediyorsunuz?


Gökhan Balkan: Çalışmalarım “İnsan-sonrası durum” üzerinde odaklanıyor. İnsan ve gerçek ilişkisi bağlamında “hümanizm”, “antroposantrizm” ve bir sonranın olasılığı üzerine yazıyorum, araştırıyorum ve bu nosyonu sanatın konusu olarak ele alıyorum, tartışmaya açıyorum. Bu konular üzerinde çalışmak “oluş meselesi” aynı zamanda, çağdaş ve bireysel olmanın gereği. Günün sonunda bizler, içinde yaşadığımız kültürle oluyoruz, karşılıklı bir ilişki bu, kültür üretiyoruz ve yaptığımız oluyoruz. İş böyle olunca da her türüyle kültür, tanıklık ettiğiniz bir çok şey, yaşamınıza dokunan canlılar gibi çok geniş bir çalışma alanı yaratmış oluyorsunuz kendinize. Sanatçının işi de önünden gelip geçen, sürekli bir akış halindeki canlılığı görmek ve işaret etmek oluyor. Bir nevi filtreleme yapıyorsunuz. Bu anlayış görsel kültüre bir nesne eklemekten çok farklı, çünkü üretmek, bu bağlamda farkında olmak ve bu farkındalığı paylaşmak biçimini alıyor. Ürettiğiniz bir edim, nesnesinden soyutlanmış bir etkileşim oluyor.


Yaşam alanı olarak kent ve içerisindeki sosyal doku, içerdiği tüm anlamsızlıklarla geniş bir inceleme alanı sunuyor. Öyle olunca da içinde var olduğumuz bu gezegen ile bütünleşmiş olduğumuzun farkında olmak ve insani (hümanist) yapılanmanın bu bütünleşme ile bir gerilim yarattığını vurgulamak bizzat sanatın odağına yerleşiyor. Hangi detaya bakarsanız bakın hümanizmi ayakta tutan sinizmi, yani yitik bir paradigmanın debelenmelerini görüyorsunuz. Sanat olması için belgelemek yeterli, en yalın haliyle olduğu gibi sunmak... Ben de onu yapıyorum...



Mehmet Öğüt: Yaratım sürecimi kurduğum diyaloglar beslemekte. Çalışmalarımın temelini oluşturma sürecim, hayatımın her evresinde kurduğum diyaloglardan, biriktirdiklerimin bir yansımasıdır. Üretimlerimi, temel varoluş nedenimi açıklamak için bir araştırma süreci olarak görmekteyim. Bu nedenle de ateşle yaptığım çalışmalar aslında varoluş ayinlerimden arta kalan notlardır.




Özgün Şahin: Çocukluğumdan beri sanatla ilgiliyim bu yüzden lise ve üniversitede resim bölümü okudum; fakat zaman içerisinde sanatın interdisiplinerliğine kendimi kaptırıp birçok alana merak duydum; bunlardan benim için en önemlisi ikinci üniversite olarak sosyoloji okumam oldu. Bu durum sanatı ve sosyolojiyi daha iyi ilişkilendirmemi sağladı, diğer önemli gelişme ise bilgisayar ortamında dijital sanat eserleri üretmeye başlamamla oldu; bu süreç beni yeni şeyler öğrenmeye ve denemeye yönlendirse de resim yapmaktan vazgeçmedim; fakat hiçbir zaman kendimi bir ressam olarak tanımlamadım; çünkü yapacağım işin kavramsal alt yapısı hangi tekniğe daha müsait ise çalışmalarımı o teknikle oluşturuyorum. Benim için sanat eseri oluşturma süreci malzemeden ziyade daha çok fikir ve kavram üzerinden ilerliyor; bu bağlamda kendini tekrar eden bir teknikle sınırlı tutmak yerine yeni malzemelerle yeni teknikler öğreniyorum, özellikle bilgisayarla yakın ilişkide olduğum için dijital yöntemlerle oluşturulmuş eserler beni heyecanlandırıyor ve bu konudaki öğrenme sürecim hala devam ediyor. Çalışmalarımda birey-mekân-zaman ilişkisi ve modern kent yaşamına dair tipolojileri inceliyorum; modern kent yaşamındaki rastlantısal döngüselliği dökümanter bir yaklaşımla ele almaktayım. Genel olarak antropolog Marc Augé’nin Non-Places kavramından ve Walter Benjamin’in flâneur’ünden esinlenerek 21. yüzyıl metropollerindeki “yok-yerler” olarak tanımlanan alternatif mekânlar üzerine çalışmalar üretiyorum.



SABO: Üretim sürecimi genellikle eskiz defterlerim şekillendiriyor. Her zaman yanımda taşıdığım bu defterlere aldığım notlar, çizdiğim desenler, eklediğim fotoğraf ve görseller yıllar içerisinde birleşerek, bana ilerlemem gereken yolu gösteriyor. Onları çok özel ve bir o kadar da kişisel buluyorum. Yalın haliyle tüm fikirler bu havuzun içerisinde yaşıyor. Zamanı geldiğinde su yüzüne çıkanları topluyor ve şekillendiriyorum. Zamansız ve mekânsız bir kaynak, bir danışman benim için bu defterler.


Görseller ve başlıklar bir araya geldikçe hem anlatım dili hem de hikâye oluşmaya başlıyor. İşlerin birbirleriyle olan iletişiminin yanında mekân içerisindeki anlatım gücüne de odaklanmaya çalışıyorum.



196 görüntüleme