Fradique: Angola, klimalar ve travmalar


Fradique adını kullanmayı tercih eden Angolalı sinemacı Maria Bastos’un ilk kurmaca filmi Ar Condicionado (Klima) MUBI’de gösterime girdi. Fradique bu fena hâlde büyüleyici ve şaşırtıcı filminde, klimaların “delirmiş gibi” arıza yapıp teker teker binalardan düştüğü fantastik, sürreal ve aşırı “sıcak” bir hikâye üzerinden ülkesi Angola’yı ve toplumsal krizlerini anlatıyor. Poetik ve dağınık sinema diliyle Jim Jarmusch ve Wong Kar Wai gibi yönetmenleri de anımsatan Fradique ile Angola’yı, bağımsızlığı, “aciliyet sineması”nı, modernleşmenin krizlerini, sinemanın poetik yanlarını, müziği, ritmi ve daha birçok şeyi konuştuk


Röportaj: Ahmet Ergenç



Fradique (Maria Bastos)


Sevgili Fradique, bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Türkiye’deki seyirciler muhtemelen sizin hakkınızda çok fazla şey bilmediği için genel bir soruyla başlamak istiyorum: Sinemaya ilginiz nasıl başladı? Angola ve dünya sinemasından ilham aldığınız isimler kimlerdi?


90'ların VHS kasetleri, video kameraları ve film fotoğrafçılığıyla büyüdüm. Sinema her zaman evimizin bir parçasıydı. Annem tam bir sinefildi ve Perşembe öğleden sonralarını hafta sonu eve götürmek için video dükkanında üç film seçerek geçirirdik. Muhteşem açık hava sinemalarımız ne yazık ki benim çocuk ve gençlik yıllarımda faal değildi. Angola'da kültüre erişim bir ayrıcalıktı ve hâlâ da öyle. Bağımsızlığımıza kavuşmamızdan sonraki ilk görüntü yönetmenlerinden biri olan Vitório Henriques ile lisede tanıştım. O zamanlar onun rehberliğinde sokak ve belgesel fotoğrafçılığı yapmaya başladım. Bazen fotoğrafını çektiğim insanlar hakkında küçük hikâyeler uydurur ya da yazardım. Bana “Hiç film yapmayı düşündün mü?” diye soran oydu. Bunu duyduğumda sanırım 15-16 yaşlarındaydım. Daha sonra sinema okuluna gittim ve güzel sanatlar diplomasını da aldım, bu da bana diğer tüm sanatları ve bunların bir filmde nasıl bir araya gelebileceğini anlamamda çok yardımcı oldu. Okuldan sonra Jorge Cohen ve Tchiloia Lara ile birlikte Geração 80 adında bir prodüksiyon şirketi kurdum.


Sinemanın sınırları olmamalı, özgür olmalı, milliyetçilikten uzak olmalı. Kariyerim boyunca iyi arkadaşlar edindim ve ülke içinden çok Angola dışındaki yönetmenlerden etkilendim. Sadece bizim kıtamızda, Afrika kıtasında bile Jeremiah Lemohang Mosese ve Rungano Nyoni gibi yönetmenler Afrika'da auteur sinemasına dair bir yol ve umut olduğuna beni inandırdılar. Kıtanın dışında, evren daha da büyük, Wong Kar Wai, Wim Wenders, Bi Gan, Alice Rohrwacher, Pablo Larrain, Gabriel Mascaro ve diğerleri. Onlarda inandığım bir sinema buluyorum; hayatımızın derin ve sessiz huzursuzluğunun, duyu ve hatıralarımızı ele geçirdiği bir an. Ülkelerden çok, yönetmenler ve yapıtlarıyla gündeme getirmeye çalıştıkları sorularla özdeşleştiriyorum kendimi.


Sinemanın var olması için eğitime yatırım yapmak, mali teşvikler, fonlar oluşturmak, bir kamu kültür politikasına sahip olmak ve çok film görmek gerekiyor.


Ar Condicionado, ilk “kurgusal” filminiz. Bundan önce Angola ve Luanda'nın travmatik yakın tarihine odaklanan bazı belgeseller çektiniz. Ar Condicionado, neo-realist bir belgesel havasıyla, klimaların “sanki delirmiş gibi” teker teker binalardan düşmeye başladığı gerçeküstü bir felaket hikâyesinin garip ve enfes bir karışımı. Filmde ayrıca Luanda'dan ve yakın geçmişten bazı belgesel görüntüler de yer alıyor. Belgesel benzeri bir gerçekçilik ile gerçeküstü bir olay örgüsü arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Türkiye’de şiirin en “acayip” isimlerinden biri olan Lale Müldür kendi edebiyatını “sürreal-realist” diye tanımlamıştı bir keresinde. Benzer bir şeyi ben sizin filmlerinizde hissettim: “Sürrealist-gerçekçi” sinema yaptığınızı söyleyebilir miyiz? Yoksa basitçe “büyülü gerçekçi” bir sinema mı?


Yaptığım birçok farklı proje sayesinde, her “tür”ün koyduğu kurallara estetik açıdan uymadığımda daha rahat hissettiğimi fark ettim. Her türde farklı bir kural olduğu doğru, özellikle de kurmaca ve belgesel konusunda. Temalara, betimlenen insanlara, onlara yaklaşım şeklimize dair kurallar ve ayrıca izleyicinin kurgu veya belgesel olmasına bağlı olarak neyin gerçek olduğuna dair farklı beklentileri de var. En iyi belgeseller ve kurmaca filmler bunlara bağlı değildir: Kişinin, röportaj yapılan her kişiyle, yaratılan her karakterle ya da hikâyeyle keşfetmeye çalıştığı gerçekle alakalıdır; bana göre sinema budur. Klima için bilhassa Brezilyalı yönetmen Marília Rocha'nın Where I Grow Old adlı filmini ve kendisinin ve ekibinin kurmaca ya da belgesel sinemanın kuralları ve estetiğine bağlı kalmayarak seti canlı kılan bir kurgu-istikrarsızlığı yarattıklarına dair röportajlarını tekrar inceledim.


Ar Condicionado (Klima) filminden bir kare


Klima, sert toplumsal gerçeklere ve travmalara dair rüya gibi bir film. Klimaların düşüşünü, Angola'nın yerel ve tarihsel faktörlerini dikkate almayan sözde “modern” sosyal sistemin düşüşü olarak yorumluyorum ben. Filminizin Angola'daki mevcut siyasi ve sosyolojik yapının bir eleştirisine yaslandığını söyleyebilir miyiz?


İtiraf ediyorum, ülke olarak yaşadığımız daimi huzursuzluk beni cezbediyor ve bana sadece cevap sunan hikâyelerle ilgilenmiyorum, önemli sorular sormaktan korkmayan filmlere ihtiyacım var. Kahraman anlatılarından uzak, toplumsal ve insani sorunlara daha yakın bir Angola sinemasına inanıyorum. Angola'da kamerayı bir şeye veya birine doğrultup da politik olmamanız için gerçekten yolunuzu şaşırmış olmanız gerekir. Klima’yı çektiğimiz sokak, devletimizin gösteriş yapmaktan hoşlandığı ünlü Luanda's Bay'in hemen yukarısında. “Angola rüyası” olarak yabancı yatırımcılara, hatta Angolalılara satmaya çalıştığımız Dubai-özentisi beton ve camdan yapılma şehir, terk edilme, ihmal ve liderlerimizin gündemlerindeki önceliklerin bir aynasıdır. Kötü seçimlerin kalıntısı içinde kaybolmuş bir şehir olduk; mimarinin sosyal eşitsizliği daha da vurguladığı, klasik bir sosyal eşitsizliğin klişesiyiz.


Toplum olarak teknolojiden çok, ciddi bir kültür politikasına ve hem Afrika kıtasından hem de dünyanın geri kalanından daha fazla film izleyebileceğimiz alanlar yaratmaya ihtiyacımız var. Eğer insanlar kitap okumazsa bir ülkenin yazarları olmaz, film izlemezse sinemacıları olamaz, basit gibi görünüyor ama değil.



MUBI için yazdığınız metinde Angolalı yönetmen Ruy Duarte de Carvalho'ya gönderme yaparak bir “aciliyet sineması”ndan bahsediyorsunuz. Filminizde, Luanda'da ve karakterler arasında dolaşırken sahneleri bir aciliyet ve huzur karışımının istila ettiğini hissettim. Hala “aciliyet sineması” yaptığınızı düşünüyor musunuz? Angola'nın modern sinemasında böyle bir sinemasal eğilim var mı? Ayrıca, önemsediğiniz bazı Angolalı sinemacılardan bahsedebilir misiniz?


Angola sinemasının birçok vaatkâr “başlangıcı” oldu. Projeler ve enerji hızla tükeniyor, her şey yeniden başlıyor çünkü devlet bu alanda hiç varlık göstermiyor ve bu da sektörü sadece özel sektörle geliştirmeyi zorlaştırıyor. Şu anda görüyorum ki son iki yılda bağımsız üretim yapım şirketlerinden yeni bir start-up var ama devlet müdahalesi olmadan bu yeni neslin enerjisi ne kadar dayanabilir? Aynı iki yıl içinde sinema tek bir kurum olarak var olmaktan çıktı ve şimdi daha yakın zamanda 1977'de kurulan Film Enstitümüz de bugün kapitalizmin kültür dediği şeye, "Yaratıcı Endüstriler"e teslim edilerek, atılarak etkisizleşti. Sinemanın var olması için eğitime yatırım yapmak, mali teşvikler, fonlar oluşturmak, bir kamu kültür politikasına sahip olmak ve çok film görmek gerekiyor.


Teknik düzeyde kameraların ve araçların kalitesinin arttığı doğru ama filmi yapan şey kamera değildir. Bugün sinema daha demokratik bir sanat biçimi ama yine de özellikle eğitim, sağlık, İnternet, bilgisayar veya akıllı telefon sahibi olmanın bir ayrıcalık olduğu Angola gibi bir ülkede kendimizi kandırmayalım. Buralarda hala erişime, bu araçların nasıl kullanılacağına ve özellikle içeriğe dair -bağımsızlıktan sonraki ilk on yılda var olmayan- sorunlarımız var. Toplum olarak teknolojiden çok, ciddi bir kültür politikasına ve hem Afrika kıtasından hem de dünyanın geri kalanından daha fazla film izleyebileceğimiz alanlar yaratmaya ihtiyacımız var. Eğer insanlar kitap okumazsa bir ülkenin yazarları olmaz, film izlemezse sinemacıları olamaz, basit gibi görünüyor ama değil.


Bazı Angolalı genç sinemacıların harika çalışmalarını önermem gerekirse, bunlar şu yönetmen arkadaşlarım olurdu: Ery Claver (Lúcia No Céu Com Semáforos, 2019), Kamy Lara (Beyond My Steps, 2019) ve Hugo Salvaterra (1999, 2019)


Ar Condicionado (Klima) filminden bir kare


Filminizde müzik kullanımı çok büyüleyici. Jim Jarmusch veya Wong Kar Wai'nin müziği ayrılmaz bir sinema aygıtı olarak kullanışını hatırlattı bana. Sinematik üslubunuzda olay örgüsü, imgeler ve müzik arasındaki ilişkiyi sorabilir miyim? Besteci Aline Frazao ile olan iş birliğinizden de biraz bahseder misiniz?


Bahsettiğiniz auteur yönetmenler, filmlerinde bir ruh hali yaratma ve ritim bulma konusunda çok ustalar. Her şey filmin sonunda neredeyse tek bir kimlik olarak bir araya geliyor. Film sanatında sevdiğim en önemli şey bu; bir hikâye anlatmak için kullanmamız gereken diğer sanatların çokluğu. Senaryo aşamasında bile bir sahnede duyduğum seslerden veya müzikten bahsetmeyi her zaman seveceğim. Ses veya müzik duymadan görüntüleri, karakterleri veya hikâyeleri hayal edemiyorum. Bay Mino'nun filmde dediği gibi, ses olmadan hafıza olmaz. Neyse ki bu proje için Aline Frazão vardı yanımda. Yaptığı her projede kendini yenilemekten korkmayan muhteşem bir sanatçıdır. Şarkıları, albümleri kısa hikâyeler ya da karakter çalışmaları gibidir. Aline ile uzun yıllardır iş birliği yapıyorum, genellikle onun çalışmalarının yönetmenliğini ve fotoğrafçılığını yapıyorum. Hikâyeyi, karakterleri ve görüntüleri yorumlama şekli, karakterleri ve Luanda'yı tamamlamanın anahtarıydı. Filmdeki müzik boşlukları doldurmak veya duyguları yükseltmek amaçlı değil. Müzik, sahneye ve karakterin biyografisine katmanlar eklemek için var burada.


Klima’daki sahnelerin çoğu, ekip ve oyuncular aynı müziği dinlerken çekildi. Müzik henüz Aline'in bestesi değildi ama benim için önemli olan aynı ruh haliydi, böylece oyuncular ve kamera sahnede takip edilmesi gereken bir ritim ve tempo olduğunu biliyordu. Ayrıca, genellikle kurgu yaparken ilk kurguyu bile yapmak için sese ve müziğe ihtiyacım oluyor. Önce görüntüyü kurgulayalım, sonra ses ekleyelim gibi çalışmıyorum ben. Ses ve müzik film yapma süreci boyunca mevcut olmalı, sonuçta sessiz film yapmıyorum. Sessiz film yapıyor olsaydım bile hikâyenin ritmini bilmek için kesinlikle müzik ve sesi kullanırdım.


Ar Condicionado (Klima) filminden bir kare


Son olarak gelecekteki projelerinizi sorabilir miyim? Kurmacayla mı yoksa belgesellerle mi devam edeceksiniz?


Kurmaca ya da belgesel alanlarında birçok farklı proje ve iş birliği ihtimali var. Dört yıldır José Luís Mendonça'nın O Reino das Casuarinas adlı romanının geliştirilmesi ve uyarlanması üzerinde çalışıyorum. Büyük romanlarımızdan biri olarak kabul ettiğim ve ne yazık ki henüz hak ettiği değeri görmemiş bir kitap bu.