Festival Dias da Dança izlenimleri I
- Dila Yumurtacı
- 1 saat önce
- 5 dakikada okunur
Porto’da 8-19 Nisan 2026 tarihleri arasında onuncu edisyonuyla gerçekleşen Festival Dias da Dança (DDD), izleyicilerine genişletilmiş koreografi yaklaşımını benimseyen kapsamlı bir program sundu. Festivalin bu yılki edisyonunu incelediğimiz serinin ilk yazısında, Candela Capitán ve Piny’nin performansları ekseninde; bedenin direniş, topluluk ve hafızayla kurduğu ilişki üzerine düşünüyoruz
Yazı: Dila Yumurtacı

Festival Dias da Dança (DDD), bu yıl 8-19 Nisan’da Porto'da onuncu yılını kutlarken çağdaş dans performanslarına ev sahipliği yaptı. Son üç yıldır düzenli olarak takip ettiğim DDD, köklü uluslararası koreograflarla gelişmekte olan yerel sesler arasında köprü kurmayı amaçlayan küratoryal bir yaklaşımla, her yıl çağdaş dansın çeşitliliğine odaklanarak genişletilmiş koreografi* etrafında müthiş bir seçki sunuyor. Program; her yıl güncel toplumsal kırılmaları, ekolojik kaygıları ve sanattaki dekolonyal dönüşümü yansıtacak şekilde titizlikle kurgulanıyor. Şehrin farklı noktalarında, tarihi mekânlara ve kamusal alana taşan yapısıyla festival; sadece dansçılar arasında değil, tüm dans severler için topluluk bilincini her yıl daha da güçlendirip genişletiyor. Ben de bu vesileyle, festival kapsamında izlediğim performanslar üzerinden DDD’ye dair izlenimlerimi üç bölümlük bir yazı serisiyle sizlerle paylaşmak istiyorum.
Direnişteki bedenler: The Death at the Club ve a.travessa.de
Candela Capitán, The Death at the Club. © DR
Candela Capitán’ı on yılı aşkın bir süredir sosyal medya üzerinden takip ediyorum; dijital dünyaya hakim bir yaratıcıdan, Avrupa performans sanatının kışkırtıcı bir gücüne dönüşümüne tanıklık ediyorum. Sevilla doğumlu genç koreograf, özellikle sosyal tükenmişlik ve modern çağın hiper-üretkenlik kavramlarını beden üzerinden tutarlı bir şekilde keşfetmeye devam ediyor. Festivalin açılış gününde, tarihi Coliseu binasının duvarları arasında, The Death at the Club (Kulüpte Ölüm) performansını deneyimleyecek olmak heyecan vericiydi. Performansın erkek, kadın ve solo gibi farklı versiyonlarını bilerek, o gün sunulan yedi erkek dansçılı edisyonunu izlemeye koyuldum.
Performans, yedi adamın heykelvari bir sessizlik içinde, uzun bir süre ayakta durmasıyla başladı. Klasik müziğin görkemi ile başlayan, neredeyse sinir bozucu bir uzun bekleyişin ardından, sürükleyici bir tekno ritmi ile dansçılar, birer birer, tekrarlayan bir döngü içinde takla atmaya başladılar.
Bu bitmek bilmeyen taklalar, bana Sisifos mitini hatırlattı. Kayayı yokuş yukarı yuvarlamanın modern bir versiyonuna dönüşen takla; fiziksel olarak yıpratıcı ve cezalandırıcı, sonu olmayan bir görev işlevi görüyordu. Bu mücadele, varoluşun saçmalığını yansıtıyor diye düşündüm. Bir izleyici olarak, oturduğum zeminin tekno ritmiyle sarsıldığını hissederken; özgürleşmeyle özdeşleşen gece kulübü ortamının, burada bir tükenmişlik alanına dönüştüğünü hissettim.
Candela Capitán, The Death at the Club. © DR
Koreografiye derin bir sosyal izolasyon hâkimdi. Capitán, geleneksel sahne düzenini bir kenara iterek klinik, beyaz kare bir zemini tercih etmişti. Aynı alanı paylaşmalarına rağmen performansçılar ne birbirleriyle ne de izleyiciyle göz teması kurdular. Bu durum bana gece kulüplerinde bireylerin kolektif sesin içinde kaybolduğu, ancak kendi içsel dayanıklılık testlerine hapsolduğu o yalnızlık anlarını anımsattı. Bazıları için tekinsiz görünen bu alan, benim için dansın bedendeki titreşimlerine odaklanmak ve kendimle kalabildiğim meditatif bir alanın temsiliydi. Bir beden artık yere yığılacak kadar bitap düştüğünde bile, sonunda görünmez, mekanik bir zorunlulukla ritme geri dönüyordu.
Koreografik açıdan bakıldığında eser, bir danstan ziyade “materyal olarak insan” kavramının somutlaşmış haliydi. Performans ilerledikçe, bedenin ödediği fiziksel bedel ana görsel dile dönüştü. Performansçıların derisinin kızarması ve ağırlaşan nefesleri, insan bedenini “tanımlanamayan bir ete” dönüştürmüştü. Kişiden ham maddeye doğru bu geçiş; saldırganlık, savaş ve kazanılamayacak bir mücadelenin atıkları bu bedenlerdi. Performansçıların hem fiziksel hem de zihinsel olarak kusursuz hazırlandıkları yadsınamazdı ancak performanstaki fikrin uygulanışı bende tatminsizlik hissi bıraktı. Koreografinin, kendi kavramsal ağırlığı nedeniyle sınırlı kalmıştı. Dans ve performans sanatı arasındaki sınırlar bulanıklaştırılmış olsa da, kendimi bir türlü gelmeyen gelişimi veya değişimi ararken buldum. Bu anlamda, The Death at the Club, bedenin sınırlarının tekinsiz sergilenişi aracılığıyla, izleyiciyi saf ve süssüz bir çabaya tanıklık etmenin huzursuzluğuyla baş başa bırakıyordu. Capitán’ın gelecekteki çalışmalarında bu sınırları zorlamaya nasıl devam edeceğini merakla bekliyorum.
Piny, a.travessa.de. © Pedro Jafuno
Portekiz’e taşındığım ilk yıldan bu yana takip ettiğim Piny’nin a.travessa.de adlı, Ara Sokak ya da Dar Sokak olarak çevirebileceğimiz performansını izleyeceğim için oldukça heyecanlıydım. Lizbon doğumlu Angola göçmeni bir ailenin çocuğu olarak hem kendi köklerini araştıran ve kolonizasyonu kişisel bir yerden deneyimlemiş biri olarak topluluk yaratmanın önemini sık sık dile getiren Piny, bu bilginin, toplulukla yaşadığını bilen, ve arşiv oluşturmak için araştıran, konuşan, bu alanı aydınlatan bir isim.
Piny ve partneri, dansçı DJ Leo soulflow ile ilk tanışmam doktora için Porto'ya geldiğim ilk yıl üniversitemin düzenlediği Party Studies (Kutlama Çalışmaları) temalı yaz okulu kapsamında oldu. Dans ve müziğin birleştirici gücü ve direniş aracı olması ile ilgili çeşitli sanatçıların bir araya geldiği, konuşmalar, atölyeler ve performansların olduğu uluslararası bir etkinlikti. Dansın kurumlardan bağımsız olarak farklı kültürlerden ve azınlıklardan çıktığını, sokaklarda yeşerdiğini ve topluluklarla canlı kaldığını bilen, tanık olan ve bu toplulukların değer görmesi için uğraşan bir aktivistti. Disco, house, hiphop, vogue gibi dans türlerinin ortaya çıkışına dair hazırladığı lecture ve paylaştığı belgeseller ile davet ettiği dansçı arkadaşlarıyla alanı hareket ederek canlandırması ve kolektif ruhu hatırlatması günümüz kapitalist toplumunun ruh öldürücü, bedeni köleleştirici yanının aksine saf neşeyi hatırlatan en güçlü silah olduğunu hepimize hatırlatmıştı.
Piny, a.travessa.de. © Pedro Jafuno
Son performansı a.travessa.da benzer şekilde bu konular ekseninde ortaya çıkmış. Teatro do Campo Alegre’nin küçük sahnesinde, blackbox olarak kullanılan alanda, DJ Leo Soulflow çaldığı beat’ler ve renkli neon ışıkları, müziğin beatine kendini kaptırmış dans eden bedeni ile Piny, clubbing kültürünü bu alanda canlandırmaktaydı. Dansın saf gücüne inanan biri olarak sadece tüm seyirciler gibi ben de kendimi müzik ve dansa kaptırmış performansın bu şekilde ilerleyip biteceğini düşünüyordum. Bu sırada Piny mikrofonu eline aldı ve seyircilerle konuşmaya başladı. Duvara yansıttığı videoda anneannesinden, annesinden, kendinden önceki kuşaklardan, atalarından bahsederken, bir yandan mikrofondan Portekizce şiirler okuyor, kişisel hikayelerini paylaşıyordu. Videoya ingilizce altyazıyı dahil ederek Portekiz’e ailesinin nasıl göçtüğünden, dansın hayatında nerede durduğundan bahsediyor ve oryantal, hiphop, house, kuduro gibi farklı dans türlerinden hareketlerle bir fusion yaratıyordu. Performansta verdiği mesaj oldukça açıktı: kadınların, ve hatta tüm insanların ortak yanı, bedenlerin yaşanmışlıkları taşıdığı ve bu bilgilerin kuşaklardan kuşaklara beden aracılığı ile aktarıldığı. Bedenin bilginin Batılı toplumun hegemonyasında değersizleştirildiği ve unutulduğu bir dünyada, Piny, bu bağlantıların kişiselden kolektife nasıl güçlü bir direniş aracı olduğunu bizlere hatırlatıyordu.
Performans boyunca birçok kez gözlerim doldu. Videodaki görüntüler ve bilgiler devam ederken Leo’nun beat’leri ve Piny'nin dansı seyirci ile etkileşim halinde devam etti. Doğal ve samimi, hiyerarşi olmadan sanki hep birlikte mahrem bir alanda, özelimizi birbirimize açtığımız bir an yaratmıştık. Sanatçının savunmasız bir şekilde kendini ortaya koymaktan çekinmemesi, benim için belki de en değerli ve sanatçı olarak kendime örnek aldığım yaklaşımdı. Dansı, eğlencenin, gösterinin, hatta sanatsal anlam arayışlarının ötesine taşıyan, onu neyin dans ettirdiğini paylaşması, üretimlerine bir anlam katmanı daha yüklüyordu. Performansın bitmesini istemedim, içerik oldukça yoğun olmasına rağmen hafif hissettirdi.
Performansın bitiminde isteyenlerle kısa bir paylaşım buluşması önerdi. Portekizce olan sohbete katıldım, ve artık sonunda Portekizceyi anlamaya başladığım için mutluydum. Portekiz’deki farklı kültürlerin varlıklarına merak ve saygı ile izleyicilerin sorularını, yorumlarını dinledim. Hepimizin aslında dansın dönüştürücü gücüne olan inancımız ve verdiğimiz değer ile sessiz bir anlaşma yapmışız gibi hissettim. Çıkarken Piny'nin hazırladığı fanzini elime aldım, performans boyunca kullandığı alıntıların bazılarını yeniden okudum ve farklı sokak ve kulüp dans türlerinin yer aldığı dans haritasını inceledim. Festival boyunca, direnişin ne demek olduğunu performanslar aracılığıyla gözlemlemeye devam edeceğim.





















Yorumlar