Evren rasathanesi
- Ezgi Bakçay
- 2 saat önce
- 6 dakikada okunur
Evren Erol’un Başka Bir Pencere isimli sergisi 17-31 Temmuz 2026 tarihleri arasında Gümüşlük Akademisi’nde gerçekleşti. Sanatçıyla serginin açtığı düşünsel hatlardan yola çıkarak doğayla kurduğu ilişkiyi, heykel pratiğini ve bağımsız üretim deneyimini konuştuk
Röportaj: Ezgi Bakçay

Evren Erol
Evren Erol’la Bodrum Gümüşlük Akademisi’nde açılan Başka Bir Pencere başlıklı kişisel sergisi üzerine konuşmak için bir araya geldik. Yirmi yıllık dostluğun hatırına, niyetimizi kibarca aştık: Önce Evren’in heykelleri, sonra bitkiler ve şiirler, ardından Türkiye sanat alanında süren maceralarımız üzerine sohbete daldık.
Börtü böcek, otlar, ağaçlar... Akademi’nin bahçesi konuşturdu bizi. Onların heykeltıraşlığından sual olunmaz. Dünyaya biçimini veren onlar; eserleri ortada. Ama aynı zamanda dünyaya açılan ilk gözler de onlarınki; en başından beri işitiyor, dokunuyor, görüyorlar. Dünya ile mutlak süreklilik, kesintisiz bütünlük halindeler. Her şeyi duyuyorlar. Hem de binbir biçimde. Emmanuel Coccia’nın bitkiler için “evren rasathanesi” demesi boşuna değil. Dünyayı bütünlüğü içinde görmek için en saf gözlemevi bir bitkidir.
Galerinin etrafını koyu yeşil ve sık bahçe sarmış. Geniş pencerelere doğru dönmüş yaprak yüzler, kalabalık halinde, içeri bakıyor gibiler. Serginin içinden dışarıya bakıp, onlarla göz göze gelince merak ediyor insan: Acaba şu an nasıl görünüyorum ayrık otuna? Evren Erol’un heykellerine bakınca merak katmanlanıyor; böyle mi görür bir bitki bir insanı, domuzu, ceylanı, aslanı? Peki domuz, ceylan, aslan nasıl görür ayrık otunu?
Evren Erol doğayı tasvir ya da temsil etmeye niyetlenmiyor. Doğayı; çevresiyle yaratıcı ilişki içinde olan, maddeye durmaksızın şekil veren akıl olarak; fail ve tanık olarak sergiye davet ediyor. Doğanın şekillendirme gücüne, form üreten gramerine ve tasarım tekniğine dikkat kesiliyor. Onun heykelinde; bitki, hayvan ve insan, gövdenin biçim alışında ortaklaşıyor. Derinin altında başlayan; akışkan, yoğun, maddi bir müştereklik bu. Çevresini algılayan ve algıdan anlam üreten maddenin zekâsında, onun gözünde mevcut tüm sınırlar anlamını yitiriyor. Bir şeyin, başka herhangi bir şey olma ihtimalini açıyor.
Evren’in heykeline bakmak, doğada maddenin dağ, bulut ya da dalga şeklini aldığını görmenin verdiği hazzı yaşatıyor. Denizcinin kendini deniz ya da balık gibi görmesi gibi. Gövde böyle kabarmalı, yüzey şimdi yırtılmalı, baş şurada köpürmeli, deri burada pul pul dökülmeli... Zekâ, irade, akıl… Tamamı maddeye içkin. Öznelliğin öncesinde, yumrulanan, yarılan, açılan, tohum veren akıl-maddedir.
Dünya, sesler ve titreşimler, kokular ve tatlar, elektriksel ve manyetik alanlarla dolu. Hayvanlar, bitkiler, insanlar bunlardan kendi payına düşeni alıyor. Aslında her tür, kendi duyu, algı dünyası içinde yaşıyor. Bu özel algısal dünya, bir pencere gibi, dünyanın deneyimleyebildiğimiz kesitini belirliyor. Her türün algısal deneyimi muazzam zengin, çeşitli ve tam. Ama bu, aynı zamanda bir çeşit yanılsama hâli. Çünkü insandan yola çıkarak şunu rahatça söyleyebilirim: Bilinebilecek her şeyin kendi duyusal dünyamızdan ibaret olduğunu sanıyoruz ama dünyamız yalnızca duyusal kapasitelerimizde sınırlı: “Ol mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler.”* Başka Bir Pencere algı ve dünya ilişkisine dair neler söylüyor?
İnsan, içinde yaşadığı toplumu, kültürü, doğayı, yeryüzünü ancak dışarıdan bir perspektif kazandığında kavrayabilir. “Denizin içinde olan balıklar vardır ki denizi bilmezler” İşte tam da burada insan yaşadığı evren hakkında birçok şey bildiği yanılsaması içinde, kendine ve çevresine yabancılaşıyor. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, hız ve tüketim, durup ince şeyleri algılamamıza engel oluyor. Doğanın ritmini ve ahengini duymamıza engel bir yaşam akışı içinde savruluyoruz. Körleşiyor, yeryüzünün tüm seslerine sağır kalıyoruz. Alışkanlıklarımız, kanıksama, bilgiden ve deneyimden yoksun bir yaşam inşa ediyor. “Bilgi çağı” olarak tanımlanan bu zaman, doğanın zarif ve çok sesli ritmine karşı, uğultusunu, gürültüsünü, adeta bir kakofoni gibi uyumsuzluğunu ve kargaşasını dayatıyor. Başka bir pencere sergisi, hayata dair bilgi ve deneyim sahibi olmadan fikir sahibi olan insana, bir bütünün parçası olduğu düşüncesini hatırlatan, duyusal kapasitesini genişletecek, evrenle empati ilişkisini güçlendirecek bir karşılaşma anı öneriyor. Flora ve faunanın bakışı kurgusu ile karşısına yerleştirilmiş aynada, yansıması ile yüzleşme olasılığına davet ediyor.
Evren Erol, Başka Bir Pencere No:5, 2026, Ahşap, 40x40x7 cm
Örümcek çevresindeki hareketleri, titreşimlerle algılayabilmek için ağ örüyormuş. Yaprakların geniş formu, bitkinin dünyaya dokunduğu yüzeyi arttırmak için gelişmiş bir tasarım fikriymiş. Böyle bakınca, hayvanların ve bitkilerin dünyaya yerleşmesi bir form sorunu gibi görünüyor. Hayatta kalmak, çevreyi mümkün olduğunca duymak, ona dokunmakla mümkün. Bu form sorunu bana heykeltıraşın işini hatırlatıyor. Doğanın nasıl duyduğuna, duymak için nasıl formlar ürettiğine dair meraka kapıldığından beri, sana neler anlattı?
Doğanın dışarıdan izlenen bir nesne olmadığını, doğaya bakarken aslında kendimize baktığımızı hatırlamamız gerektiği üzerine düşüncelere davet etti. İnsanın doğayla kurduğu hiyerarşinin bir yabancılaşma ürettiği, her şeyin ilişkisel olduğunu, aynı sistemin farklı titreşimleri olduğumuzu fısıldadı. Tüm ekosistemde bir süreklilik bir devamlılık var. Zaman ilerledikçe, mevsimsel döngüler yaşandıkça, nasıl ki bitkiler farklı formlarda ve renklerde varlığını sürdürüyorsa, insanın da duyguları, düşünceleri, hayalleri, ruh hali, eylemleri ve üretimleri değişiyor. Heykel disiplini içinde formlar üretmek tüm bunları içselleştirmeye, zihinsel kavrayışa, keşfedilen anlamı ve duyguyu paylaşmaya olanak yaratıyor. Formlarımın bir sesi olduğunu hep düşünmüşümdür. Bazen izleyiciye “sessizsiniz” diyen, bazen de “ses sizsiniz” diye seslenen bir ifadenin peşindeyim.
Metropolden uzaklaşmış olmak bitkileri, hayvanları, böcekleri, hatta belki insanları duyma biçimini değiştirdi mi? Onların nasıl duyduğuna dair dikkatini, hassasiyetini arttırdı mı?
Büyük şehirlerde öyle hızlı bir yaşam akışı var ki, farkına vardığımız anlar yok denecek kadar az. Sesler uğultuya, görüntüler o hız içinde anlam veremediğimiz soyut biçimlere dönüşüyor. Aslında soyutlanıyorsun. Bu tüm yaşamına, tüm ilişkilerine sirayet ediyor. İnsanların kalabalıklar içinde yalnız kalması birazda bu yüzden. Daha sakin bir yaşam pratiğinde, duyumsamanın ne olduğunu yeniden hatırlıyorsun. Bu taraflara ilk geldiğimde bir arkadaşımın köydeki bahçesine gitmiştik. Lavantalar ekiyordu. Ne güzel kokuyor, bir sessizlik var ama ruhunu okşayan sesler içinde, diyordum. O an bir arı karşımda durdu. Sanki havada birkaç saniye bana bakar gibi, hoş geldin yeniden aramıza der gibi.
Solda: Evren Erol, İkilem, 2026, Ahşap, 42x34x25cm
Sağda: Evren Erol, Güven, 2026, Ahşap, 33x45x20 cm
Seni tanıdığım kadarıyla, çok zengin bir atmosferden beslenir, ağını suya genişçe atarsın. Önce izler sonra iz sürer, bağ kurar, çok biriktirir sonra ince eler, sık dokursun. Burada da öyle olmuş, bir şiirde damıtılmış halde bulmuşsun düşünceni. Benim sorum senin tüm üretiminde gördüğüm, imgenin dilden doğuşuna ve sonra formun içinde, dilin kıyısına çekilmesine dair: Bu sergi doğanın dile gelmeyen sessizliğini duymaya dair. Ama yine de sözcüklerini koruyor. Bu senin çalışma biçimine dair ne söylüyor?
Bu yorumun benim sanatsal üretim serüvenimi çok iyi tanımlıyor. Geçmişte uzun yıllar yerel süreli yayınlarda şiir ve öyküler üzerinden, metinlerin ya da dizelerin bende iz bırakan bölümlerinin kendime ait bir anlatımla resimler-desenler olarak paylaşıldılar. Asla illüstrasyon değillerdi. İmgeyi dilden yaratmayı ve keşfetmeyi çok severim. Bu anlamda edebiyat ile ilişkimi diri tutmaya çalışırım. Çünkü çok besleyicidir. Bir kavram bir bakış ilgimi çekmişse iz sürmeye başlarım. Okuduklarım arasından kendilerini göstermeye başlarlar. Küçük notlar alırım. Zaman zaman zihnimde tekrar ederim. Artık onlar bende damıtılmaya başlar, özümsenir, anlatımımda bir biçime kavuşmaya başlar. Önce zihnimde görüntüler oluşur, değişir, dönüşür ve son haline kavuşurlar. Kendi form anlayışımla, malzemenin şekil almasıyla artık benden çıkarlar. Bu çıktıları bir süre izlerim. Form anlayışımla birlikte heykel disiplininin kendi iç sorgulamalarından sağ çıkabiliyorlarsa, paylaşılabilir olurlar.
Sanatçı olarak yolculuğunda, başına buyruk olduğunu söylersem yanılmış olur muyum? Türkiye kültür sanat alanında ayakta kalmak bu kadar zorken, Bodrum’da sanatçı yaşamını sürdürüyorsun; yaban hayatından öğrendiğin gibi, kurumsal ilişkilerden de öğreniyorsun; bağımsız kültür sanat alanında kolektif işler yaparken inzivaya da çekilebiliyorsun. Bu yaratıcı çok biçimliliğin, aynı bünyede tekil ve çoğul halin inatla devam ediyor. İnsana kendi inadı da öğretiyor bazen. Senin inadın sana neler öğretti?
Oruç Aruoba Yürüme adlı kitabında “Bir yerden çıkıp bir yola düşen kişinin adımlarını yöneten, kendi iç devinim ilkeleridir, o yeri bırakan da odur, o yola çıkan da o…” diyor. Bir sanatçı olarak yolda olmak, yeni karşılaşmalara, yeni ilişkilere, farklı yaşamlara eşlik etmektir. Bazen birileri ile yol alırsın, birilerinin açtığı yoldan ilerlersin. Ama yola çıkan ile yolda olan artık aynı kişi değildir. Kendi patikalarını açar, en azından dener ve toplamda bir yaşam inşa eder. İnsanların içinde olmayı da seviyorum yalnız olmayı da. Çok farklı yaşam deneyimlerinden insanlarla zaman zaman bir araya gelmek çok kıymetlidir. İnsanın algı kapasitesi her şeyi tek başına kavramaya yetmiyor. Farklı görüşler zihin açıyor. Bu anlamda bağımsız kolektif projeler hayata geçirmeyi de tercih ediyorum. Bir kavram hakkında kafa kafaya vermek, farklı sanatçıların üretim pratiklerine şahit olmak, başka dünyalara karışmak, misafir olmak gibi bir şey. Egolardan, hırslardan arınabilmiş, göz hizasında diyaloglarla birlikte olabilmek paha biçilemez. Her zaman herkesle yaşanabilen bir deneyim değil. Denemeden bilemeyeceğimiz bir mevzu, ötesinde önyargılarımızdan kurtulmamız da mümkün değil. Tüm sanat tarihinde tek tek isimler izliyoruz. Ama sanatçıyı var eden, aslında kolektif bir emeğin, birlikteliğin beslediği bir geçmiştir. Bu kimi zaman üretimlerdeki güç birliği, kimi zaman düşüncenin inşasındaki farklı disiplinlerden insanlardan beslendiğimiz noktalarda mümkün olabiliyor. Önce içerden dışarı bakmak, sonra yeniden kendi içine dönmek... Bu değerli bir döngüdür. Özgün bir dil ile kendini ifade etmekte ancak böyle mümkün olabilir. Ve evet bir inattan bahsedecek olursak, sanat çağın kültürel ve yaşamsal hafıza kaydıdır. İnsanların yaşamlarında daha çok var olabilmesi için sanatçıların üretmeye devam etmesi gerekir. Ama her şeye rağmen, hayatın tüm zorluklarına rağmen sanatçılara alanlar açılmalı, kendilerini ifade edebilmeleri için desteklemeli ve sahiplenilmelidir.





Yorumlar