Sanat ambalajı soyulduğunda
- Selin Çiftci

- 12 dakika önce
- 5 dakikada okunur
Yağız Özgen’in Astronomy Picture Of the Day serisi, alışılmadık bir mekân değişikliğiyle izleyici karşısına çıkıyor. NASA ve Smithsonian Enstitüsü iş birliğiyle 18 Ekim’e dek Everhart Müzesi’nde devam eden Hubble Space Telescope: New Views of the Universe sergisi kapsamında doğa tarihi nesneleri arasında izleyiciyle buluşan işler üzerinden sanatçıya merak ettiklerimizi sorduk
Röportaj: Selin Çiftci

Yağız Özgen. Fotoğraf: Bradley Secker
Astronomy Picture Of the Day serini daha önce New York’taki DIANA’da görme fırsatım olmuştu. Şimdi ise bu işler Everhart Müzesi’nde, NASA ve Smithsonian Enstitüsü’nün doğrudan teleskop teknolojilerine odaklandığı bilimsel bir sergide yer alıyor. İşlerinin çağdaş sanat galerisinden çıkıp, uzay bilimlerine odaklanan kurumsal bir müze sergisine taşınması sence işin algısını nasıl değiştiriyor? Bu mekân değişikliğini nasıl yorumluyorsun?
Çalışmalarımın kurumsal sanat bağlamından bu alana taşması, pratiğimin daha önceden pek de dikkat etmediğim bazı nitelikleri hakkında düşünmeme neden oldu. Everhart Müzesi doğa bilimleri ve insanlık tarihine odaklanan bir müze. Elbette antropolojik açıdan çok önemli olmalarına karşın bu nesnelerin sanat olmak gibi bir derdi yok. Bu bakımdan çalışmalarım hakkında, binadaki doldurulmuş hayvanlar, jeolojik fosiller, doğa tarihi nesneleri veya teleskop teknolojileriyle yan yana dururken, yalnızca birer resim olarak ne oldukları üzerine düşünme imkânım oldu. Deyim yerindeyse, o "sanat ambalajı" bir an için soyuldu. İşlerin "sanat olmak derdi" ellerinden alınınca, geriye ne kaldığı sorusuyla baş başa kaldım diyebilirim.
Solda: Yağız Özgen, Renkli Yıldızlardan Fon (1628 Renk), 2024, Tuval üzerine akrilik, 240x192 cm (2 parça: her biri 120x192 cm)
Sağda: Yağız Özgen, Yaratılış Sütunlarındaki, Toz ve Yapı (982 Renk), 2024, Tuval üzerine akrilik, 143,5 x 114,5 cm
APOD serisi özelinde bir yanda görselleri üreten teleskoplar ve oradaki ham verileri görselleştiren algoritmalar varken diğer tarafta tuvalin başında renk kodlarını tek tek akrilikle görselleştiren, bizzat renkleri karıştırıp poşetleyen bir Yağız var. Buradaki emek işçiliğini, yüksek teknoloji ile analog arasında kurduğun ilişkiyi bir sanatçı olarak nasıl tanımlıyorsun? Kendini bu sürecin neresinde konumlandırıyorsun? Buradaki Yağız ressam mı, tercüman mı, ya da Painter işine referansla boyacı mı?
Ben bunların hepsini aynı spektrumdaki farklı aşamalar olarak görmeye meyilliyim. Hepsi farklı çözünürlüklerde imgeler ortaya çıkaran birer techne. Birer açığa çıkartma eylemi. Atölyemde boyaları, plastik poşetlere koyup etiketlerken veya galeride duvar yüzeyini resim yapılmaya hazır hale getirirken farklı kimliklerle farklı şeyler yapıyor gibi gözüksem de bizi çevreleyen dünya ile ilgili bir şeyler öğreniyorum. Yağız bir sanatçı; kimi zaman resim yapan, kimi zaman sevdiği metinleri çeviren, kimi zamansa pigmentleri ezip polivinil asetat ile bağlayarak boya üreten bir sanatçı sanırım.
Painter (Boyacı) işinden bahsetmişken burada belki şunu da sormak gerekiyor, ressamın hiyerarşisini nasıl okuyorsun? Senin pratiğinde bu iki kimlik nerede birleşiyor veya çatışıyor?
Ressamla boyacı arasındaki hiyerarşiyle ne kastedildiğine bağlı. Bazı boyacıların, birçok ressamdan çok daha fazla ilgimi çektiğini belirtebilirim. Bir ressama kıyasla boyayı duvara son derece hassas bir şekilde uygulayan çok fazla boyacı tanıdım. Bazı boyacılar, gündelik yaşamın akışı içinde hiç algılanmayacak bir yüzeyin dokusu ve kullandığı materyallerin etkileşimi konusunda son derece bilgili ve takıntılılar. Boya firmasınının ideolojisini takdir etmediği için malzemelerini kullanmayan boyacılar dahi tanıdım. Ve bütün bu detaylarla bir ressama kıyasla kendi dünyasında çok daha fazla eğleniyor. Birçok ressamın gerçek bir dünyası dahi yok, boyacı ise işi gereği dünyaya gündelik yaşamın içinde doğrudan temas ediyor. Aralarında bir hiyerarşi olduğunu düşünmüyorum ama sürece böyle bakınca hiyerarşi boyacı lehine yeniden kurulabilir olsa gerek.
Yağız Özgen, Materyal Düğümlerinden Kaynaklanan Kırmızımsı Emisyon için çalışma, Soldan sağa #1, #2 ve #3, Asitsiz kâğıt üzerine akrilik ve kurşun kalem, 76 × 39 cm
Bir yandan da bilim ve felsefe dünyayı kesinlikler ve doğrulanabilir önermeler üzerinden açıklamaya çalışıyor. Anlamı onun üzerinden üretiyor. Senin pratiğin de benzer şekilde araştırmalara dayanıyor ve metodolojik çalışmalarla şekilleniyor. Sanatın subjektif, muğlaklık haliyle nasıl uzlaşıyorsun?
Bir felsefeci değilim. Fakat bilim nesnel olmayı amaçlasa da bilimsel etkinlik dışarıdan gözüktüğü kadar nesnel bir etkinlik değil. Elbette bilim bize dünyanın nedensel iskeletini olabilecek en nesnel şekilde sunmayı amaçlar. Öte yandan bilim insanı etkinliğine gözlemlenebilir verilerden, yani yalnızca algılayan o özneye özgü son derece öznel olan verilerden hareket ederek başlar; dereceyi suyun içine koyar ve suyun 100 derecede kaynadığını “görür”. Yaptığı karmaşık işlemlerin sonunda ortaya koyduğu çıkarımı olmasa da gördüğü şey en az bir ressamın çevresine baktığı sırada gördüğü şeyler kadar özneldir. Bu bakımdan bilim insanı kendisini, Russell’ın deyişi ile nesnel olmaya çalışırken, öznelliğe batırılmış halde bulur. Ayrıca bu olgu, yalnızca gözlemcinin deneyin sonucunu etkilediği çift yarık deneyleri için değil bütün doğa bilimleri için de geçerlidir.
Bence sanat için de benzer şeyler söylenebilir; o da dışarıdan göründüğü ölçüde öznel bir etkinlik değil. Ben, bilimsel etkinlikteki gibi olmasa da sanatın da dünya hakkında konuşan bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Konuşan demek belki pek doğru değil, onu görünür kılan demek daha doğru olurdu. Ressamlar ve müzisyenler duyu verilerine dayalı en karmaşık önermeleri (resimler, haritalar, işitim imgeleri) en güçlü şekilde nesnel formlara çeviren tercümanlardır. Bu bakımdan duyulabilir yapılar kuran sanatın kendisi de bütünüyle öznel bir etkinlik olmasa gerek. Yine de çok daha spekülatif bir alan içinde ortaya çıkması nedeniyle bir sanat nesnesinin öznel yanıyla ilgili konuşmak, bilimsel etkinliğin öznel yanıyla ilgili konuşmaktan çok daha kolay gözüküyor.
Uzay, gökyüzü genelde merakla ilişkilendirildiği için sormak istiyorum. Çünkü tuval dışavurum için bir araç olarak kabul ediliyor ama burada besinini dışarıdaki dünyadan alan bir yaratım var. Senin itkin ne? Merak sanat pratiğinin neresinde duruyor?
Tuval yalnızca bir dışavurum aracı değil, aynı zamanda dünyadaki diğer nesnelerden de biri. Ve herhangi bir uzaysal olguyu yalnızca temsil etmiyor aynı zamanda kendisi de uzaysal bir olgu. Sanırım sanat pratiğimin başından bu yana merakım tam da bu noktaya odaklanıyor. Nasıl olur da, çeşitli ipliklerin üzerindeki boya tabakaları kendisinden çok uzaktaki bir nesneyi temsil eder? Buna gerçekten de hayret ediyorum.
APOD serisinde yıllardır NASA arşivlerini inceliyorsun. Şimdi James Webb gibi çok daha gelişmiş teleskoplar bize evrenin daha önce hiç görmediğimiz derinliklerini, yepyeni renklerini ve detaylarını gösteriyor. Teknoloji geliştikçe ve insanlığın evrendeki görüş alanı genişledikçe, renk paletin, kodların ve üretim pratiğin nasıl etkileniyor? Önümüzdeki dönemde bu serinin evrileceği yeni bir aşama var mı?
Bu meseleden giderek uzaklaşıyorum, bazı çalışmalar sanatçının hayatında diğer her şey gibi bitmeli. Gerçi sistem kendimizi tekrar etmemizi istiyor. Ama bir mesele bir sanatçının gündemine bir anda girmediği gibi bir anda da çıkmıyor. Gözlem teknolojilerinin gelişimini olabildiğince yakından takip ediyorum ama değişen temel şeyin evrene dair anlayışımız değil daha çok ona dair resimlerimizin çözünürlüğü olduğunu düşünüyorum. James Webb gibi araçlar, Hubble Uzay Teleskobuyla karşılaştırıldığında, veriyi daha dar kızılötesi bantlarda, daha çok hücre içeren bir ızgarada toplamamıza olanak sağlasa da, günün sonunda önümüze konan şey yine bir çeviri, yani belirli kararlar doğrultusunda renklendirilmiş birer temsil. Yani imgenin çözünürlüğü artıyor, ancak onun temsil ettiği gerçeklikle olan kurucu ilişkimiz (belirli bir düşünme modeline bağlı paradigma değişmeden) pek de değişmiyor.
Hubble Space Telescope: New Views of the Universe, Sergiden görünüm, Everhart Müzesi
Peki son olarak şu an evrene veya dünyaya dair seni en çok meraklandıran, kafanı en çok kurcalayan soru nedir?
Gözümü kapattığımda, dışarıdaki nesnelerden kaynaklanan duyu verilerinin ortadan kaybolması ve sonra açtığımda aynı nesnelerden kaynaklanan benzer duyu verilerinin ortaya çıkması diyeceğim. Evrendeki her şey entropinin de etkisiyle dağılmaya yüz tutmuşken, nesneler zaman içinde özdeşliklerini koruyorlar, ve zihnimiz de bu sürekliliğe uyum sağlıyor. Sonluyuz fakat sürekliliğimizi en azından belirli bir süre için koruyoruz. Tıpkı diğer nesneler gibi. Bence en ilginç sorunlardan biri bu.





























Yorumlar