Olası bir dönüşümün belirsizliği içinde
- Merve Akar Akgün

- 3 saat önce
- 4 dakikada okunur
The Krank’ın Othonoi Adası’nda gerçekleştirdiği The Hunt, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi prehistorik avlanmadan günümüzün endüstriyel kaynak arayışına uzanan bir hat üzerinden ele alıyor. Sanatçıyla The Hunt’ın geçicilik ile kalıcılık arasında kurduğu gerilim, mekâna müdahale etme biçimi ve Othonoi coğrafyasıyla ilişkisi üzerine konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

The Krank
The Hunt, prehistorik avcı figürleri ile petrol platformunu karşı karşıya getirerek muğlak ve katmanlı bir alan açıyor. İnsanın doğayla kurduğu ilk kurucu ilişki olan “hayatta kalma ve avlanma” içgüdüsü ile bugünün endüstriyel çıkarma/sömürü hırsı arasında nasıl bir süreklilik –ya da kırılma– görüyorsunuz?
Burada “iyi” insan ile “kötü” makine arasında basit bir karşıtlık kurmak istemedim. Aksine, bu iki imgenin aynı uzun hikâyenin farklı anları olabileceği fikriyle ilgilendim.
Prehistorik avcı hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu şeyi arar. Günümüzün endüstriyel ortamı da doğanın içinde saklı olan bir şeyi arar ancak artık bunu son derece büyük teknolojik, ekonomik ve jeopolitik sistemlerin içinde yapar. Elbette ölçek, gereklilik ve doğayla kurulan ilişki tamamen farklıdır. Yine de ortak bir hareket görüyorum: İnsan çevresine bakar ve onun içinde bulunabilecek, elde edilebilecek ve kullanılabilecek bir kaynak görür. Bu nedenle eserdeki avcılar mutlaka platformun karşısında duran figürler değildir. Mızraklarını ona doğrultuyor gibi okunabilirler; ama aynı zamanda onun çok uzak ataları olarak da düşünülebilirler. Bu belirsizlik benim için önemliydi.
The Hunt başlığı da kimin kimi avladığını söylemez. İnsan avcı olabilir, fakat bir noktada kendi yarattığı sistemlerin avına da dönüşebilir. Dolayısıyla benim için mesele kesin bir cevap vermekten çok, iki farklı zamanın (hayatta kalma ile endüstriyel arayışın) birbirine baktığı bir imge yaratmaktı.
The Krank, The Hunt (Drone film), 2026
Kıyıda oluşturulan 500 m²’lik devasa imge, belgelendikten hemen sonra silindi ve sahil eski hâline geri döndü. Şirketlerin ekosistem üzerinde yaratacağı kalıcı izlere tezat olarak, bu “geçici ve iz bırakmayan” diliniz bir tür ekolojik etik olarak okunabilir mi? Sanatın doğaya müdahale ederken kendi varlığını silme hâli projenin politikasını nasıl besledi?
Geçicilik en başından beri işin temel parçalarından biriydi. The Hunt sahilde kalıcı olmak üzere yapılmadı. Figürler siyah jeotekstil parçalarla oluşturuldu, çalışma fotoğraf ve video ile belgelendi ve ardından bütün malzeme kaldırıldı. Fiziksel çalışma ortadan kayboldu. Geriye görüntü, hafıza ve belki de başlatabileceği tartışma kaldı. Geçici olan ile kalıcı olan arasındaki bu ilişki beni çok ilgilendiriyor. 500 m²’lik bir iş, var olduğu anda manzarada son derece büyük bir yer kaplayabilir; birkaç saat sonra ise oradan geçtiğine dair neredeyse hiçbir iz kalmayabilir. Buna karşılık endüstriyel bir müdahale başlangıçta yalnızca bir harita üzerindeki alan ya da teknik bir karar gibi görünebilir, fakat çok daha uzun süreli bir varlık ve etki yaratabilir.
Yine de işin geçiciliğini mutlak bir “ekolojik saflık” iddiası olarak sunmak istemem. Her insan varlığı ve her sanatsal müdahale bir mekâna bir şekilde temas eder. Benim için asıl soru şuydu: Bir sanat eseri, içinde üretildiği mekân üzerinde nasıl bir hakka sahip olduğunu varsayar?
Bir yerde bir iş üretiyor olmam, o yerin bana ait olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle çalışmanın çok büyük olmasıyla sonunda tamamen ortadan kalkması arasında benim için bir paradoks var: Büyük bir imge yaratıyorum, ama aynı zamanda onun yok olmasını kabul ediyorum. Belki de işin politikasının bir kısmı tam burada yatıyor. Mekânı fethetmeye ya da üzerinde kalıcı bir iz bırakmaya çalışmıyor. Oradan geçiyor, kısa bir süre için bir görüntü yaratıyor ve sonra geri çekiliyor.

The Krank, The Hunt, 2026
Mekâna özgü bir çalışma olarak The Hunt, Othonoi adasının tartışmalı hidrokarbon sahasına bakan coğrafi konumunu merkeze alıyor. Bir adanın kıyısında, denize ve ufka bakarak üretmek; sınırların, mülkiyetin ve küresel enerji politikalarının tam ortasında durmak demek. Bu ada coğrafyası, çalışmanın üretim sürecine ve sizin adadaki varlığınıza nasıl bir duygusal ton kattı?
The Hunt için mekân bir fon değildi. Aynı çizim herhangi başka bir sahilde yapılmış olsaydı, bence temelde başka bir çalışma olurdu.
Othonoi, Yunanistan’ın en batı ucunda yer alan küçük bir ada ve orada güçlü bir “sınırda olma” duygusu var. Aspri Ammos’ta durup denize baktığınızda önünüzde büyük ölçüde yalnızca deniz ve ufuk bulunuyor. Fakat görünüşte son derece uzak olan bu peyzaj, aynı zamanda enerji politikaları, doğal kaynakların kullanımı, sınırlar ve Akdeniz’in geleceği üzerine çok daha büyük sistemlerin içinde yer alıyor. Bu çelişki beni çok etkiledi. Bir yer neredeyse zamanın dışında ve izole görünebilirken, aynı anda yüzlerce ya da binlerce kilometre uzakta alınan kararların içinde bulunabilir.
Çalışmanın görsel dili de doğrudan adadan çıktı. Aspri Ammos’un kaya oluşumları beni başlangıçta prehistorik kaya resimlerini çağrıştıran bir görsel dile yöneltti. Orada zaten bulunmuş olabilecek bir görüntü fikri ilgimi çekiyordu; neredeyse arkeolojik bir iz gibi.
Fakat burada zaman tersine dönüyor: Geçmişten kalmış bir buluntu değil, adeta henüz gerçekleşmemiş olası bir gelecekten kalan arkeolojik bir buluntu.
Üretim sürecinde ölçekle ilgili başka bir deneyim de ortaya çıktı. İşin içinde, sahilde çalışırken görüntünün tamamını aslında göremiyordum. Yalnızca parçaları görüyordum: bir çizgi, bir kol, bir mızrak, kum üzerindeki mesafeler. Ne yaptığımı gerçekten anlayabilmek için drone’un tekrar tekrar yükselmesi ve manzaraya uzaktan bakmam gerekiyordu.
Bu deneyim daha sonra işin konusu ile de birleşti. İçinde bulunduğumuz değişimlerin gerçek ölçeğini her zaman fark edemiyoruz. Bazen bütün resmi görebilmek için uzaklaşmamız gerekiyor.
Othonoi’de çalışırken en güçlü hislerden biri, bir manzaranın içinde “bir şeyden önce” bulunuyor olma duygusuydu. Çoktan gerçekleşmiş bir dönüşümün kalıntıları üzerinde çalışmıyordum. Henüz gerçekleşmemiş olası bir dönüşümün belirsizliği içinde bir görüntü yaratıyordum.
Bu nedenle The Hunt’ı bir sonucu ilan eden bir imge olarak görmüyorum. Benim için daha çok, peyzajın içinde duran ve bir soru soran bir görüntü.





Yorumlar