top of page

Bu coğrafyadan beslenen hikâyeler

Üç nesildir sanat ve antika ticaretiyle uğraşan bir ailenin birikimini akademik eğitimiyle birleştiren Şule Gazioğlu, Emirgan’daki galerisinde geleneksel hafızayı çağdaş sanatın dinamikleriyle harmanlıyor. Gazioğlu ile galericilik pratiği ve yerel hikâyelerin uluslararası platformlara taşınma süreci üzerine konuştuk


Röportaj: Merve Akar Akgün



Şule Gazioğlu


Şule Gazioğlu, üç nesildir antika ve sanat ticaretiyle ilgilenen bir ailenin temsilcisi olarak yola çıkıp, bu köklü hafızayı Sotheby’s Institute of Art’ta aldığı eğitimle katmanlandıran bir kadın. 2020’de Emirgan’da kurduğu Şule Gazioğlu Gallery, başlangıçta enteriyör ve dekoratif sanatlar odaklı bir vizyonla yola çıkıp kısa sürede fotoğraf, resim ve seramik gibi medyumları kucaklayarak çağdaş sanat alanında melez ve özgün bir yapıya evriliyor. Photo London 2025 ile kendini uluslararası platformlarda da göstermeye başlaması, Sébah & Joaillier gibi tarihi arşiv sergilerini çağdaş sanatçılarla aynı çatı altında buluşturması gibi detaylar Şule’nin galericilik pratiğini incelemeye değer kılıyor…



Üç nesildir sanat ve antika ticareti yapan bir ailenin hafızasını devralarak yola çıktın ve bunu New York’ta aldığın eğitimle harmanladın. Geçmişin nesnel ağırlığı ile güncel sanatın dinamizmi arasındaki dengeyi kurma fikri pratiğinde nasıl belirdi? Bu köklü miras, kendi bağımsız galericilik kimliğini inşa ederken sana nasıl bir zemin sağladı?

Farklı dönemlere ait sanat eserleri ve objelerle çevrili bir ortamda büyümek, aile içinde bu konuların sürekli konuşulmasıyla birlikte, tüm bu bilgi, alışkanlık ve estetik bakışın adeta bir ozmoz yoluyla kişiliğimin parçası haline gelmesini sağladı. Bunu her zaman büyük bir şans olarak gördüm. Soruyu sorarken “denge” kelimesini tercih etmeniz hoşuma gitti çünkü ben de içimde gerçekten böyle bir denge arayışı hissediyorum. Geçmişe değer veriyorum, ancak onun içinde kaybolup işin karikatürize bir hâl alması ya da geçmişten tamamen kopuk, köksüz bir duruş sergilemek doğam gereği beni rahatsız ediyor. Geçmişin birikimi ile güncel sanatı bir araya getirebilmenin daha anlamlı ve bütüncül bir galeri pratiği ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu yaklaşımı mekâna da yansıtmak istedim: Galeri, bu birlikteliğe uygun bir zemin hazırlayabilmek amacıyla 21. yüzyıl yorumu ile katmanlarından arındırılmış, en yalın haliyle bir Türk/Osmanlı evi odası olarak tasarlandı. Her sergide değişen sanat eserleriyle birlikte, bu mekân içinde her seferinde farklı, özgün ve beklenmedik karşılaşmalar ortaya çıkıyor. İç dünyamda aradığım eklektik, dengeli ve yüksek harmonili yapı, yaratıcı bir ifade alanı olarak galeri aracılığıyla dışa vurulmuş oluyor. Devraldığım miras, kendi galericilik pratiğimi inşa ederken bana hem sağlam bir zemin hem de yönümü belirleyen sezgisel bir pusula sunuyor.


2020 yılında Emirgan’da hayata geçen galerinin mekân tasarımı odaklı başlayan yolculuğu, zamanla çağdaş sergileri de kapsayan bütünsel bir sanat alanına organik bir şekilde evirdin. İç mekânın tarihsel ruhu ile güncel sanat küratörlüğünün kesiştiği o alanda, eser ile izleyici arasında kurduğun mesafeyi nasıl kurguluyorsun?

Aslında galeriyi kurarken en başından beri hedefim, iki ekseni eşit derecede güçlü bir yapı içinde bir araya getirmekti. Bir yanda sanat ve koleksiyona yönelik antika ve objelerle şekillenen bir mekân tasarımı; diğer yanda ise koleksiyonlara gerçek anlamda değer ve derinlik katacak eserler üreten kıymetli sanatçılarla sergiler gerçekleştirmek.

Bu iki yaklaşımın birbirini beslediği, mekân ile içeriğin ayrışmak yerine bütünleştiği bir galeri pratiği kurmak benim için en temel motivasyondu. Elbette 32 yaşında bu kadar iddialı bir hedefle yola çıkıldığında, her şeyin aynı anda ve istenilen ölçüde ilerlemesi kolay olmuyor. Nitekim süreç içinde tasarım tarafında keyifli projeler üretmiş olsak da sanat tarafı doğal olarak biraz daha öne çıktı. Bunun zamanla daha dengeli bir yapıya evrileceğini düşünüyorum. Galeri, Ayşe Türemiş’in Boğaz evlerine dair suluboya arşiv çalışmalarına yer verdiğimiz bir sergiyle açıldı. Aslında bu sergi, başından beri var olan yaklaşımımızın bir yansımasıydı. Nitekim seçtiğimiz sergiler her zaman İstanbul, Türkiye ve daha geniş anlamda Osmanlı coğrafyasından beslenen temalar etrafında şekilleniyor. Bu açıdan bakınca, galeri mekânı ile sergiler arasında doğal ve güçlü bir harmoni oluşuyor. Son yıllarda ise çok sevdiğim fotoğraf sanatına sergilerimizde daha fazla yer vermek beklenmedik ama benim için çok kıymetli bir gelişme oldu. Çünkü fotoğraf, Türkiye’de hâlâ potansiyelini tam anlamıyla bulamamış; buna rağmen son derece güçlü ve özel bir alan. Bu alana katkı sunabilmek hem büyük bir keyif hem de benim için ayrı bir gurur.



Şule Gazioğlu Gallery


Sergi programına baktığımda; Sébah & Joaillier arşivlerinden İstanbul’un görsel hafızasına uzanan belgesel nitelikli işlerle, doğa ve malzeme odaklı çağdaş üretimleri bir arada görüyorum. Hatta en son Annette Louise Solakoğlu, Elena Tash, Işık Güner ve Yunus Karma’nın üretimlerini bir araya getiren Rooted: The Garden Within sergisinde doğayı insanın iç dünyasında köklenen, psikolojik ve duygusal bir alan olarak ele alıyordun. Tüm bu farklı medyumları ve zaman dilimlerini aynı çatı altında, birbirini ezmeden bir araya getiren küratoryal çerçeven nedir?

Sébah & Joaillier, Osmanlı’nın en önemli fotoğraf stüdyolarından biri. Bu fotoğraf evinin kurucularının beşinci kuşak torunu Fabrizio Casaretto’nun kıymetli 19. yüzyıl fotoğraf koleksiyonundan, Boğaz’a odaklanan bir seçkiyle bu mirası izleyiciyle buluşturduk. Emirgan’da konumlanan bir galeri olarak İstanbul Boğazı’nı, en az Venedik kanalları kadar ikonik ve güçlü bir görsel hafıza alanı olarak önemsiyoruz. Daha önce de Boğaz yalılarına odaklanan, mimari yapıları arşivleyen bir suluboya sergisi gerçekleştirmiştik. Benzer şekilde, Balkanlar’dan Gaziantep’e uzanan geniş bir coğrafyadaki Türk/Osmanlı evlerini konu alan, yine arşiv niteliği taşıyan bir suluboya sergimiz oldu. Bu tür çalışmaların yabancı izleyiciden daha yoğun ilgi görmesi dikkat çekiciydi. Bu süreçte The World of Interiors ve Cabana Magazine gibi yayınların yazarlarını galerimizde ağırladık; sonrasında bu evlerin bazıları bu yayınlarda da yer buldu. Bu da galerinin yalnızca sergi yapan bir alan değil, aynı zamanda araştıran, belgeleyen ve farklı disiplinlerle temas kuran bir yapı olduğuna işaret ediyor. Küratoryal yaklaşımımın merkezinde ise aslında oldukça sade bir fikir var: Bu coğrafyadan beslenen, benim de sahici bir bağ kurduğum ve görünür kılmak istediğim hikâyeler. Farklı dönemler ve medyumlar bu ortak zeminde bir araya geldiğinde, birbirini bastırmak yerine tamamlayan bir diyalog kurabiliyor. Rooted: The Garden Within sergisinde de bu yaklaşımın doğal bir uzantısı vardı. Işık Güner’in Anadolu çiçeklerine odaklanan eskizleriyle, Annette Louise Solakoğlu’nun İstanbul bahçelerini konu alan Istanbul Gardens fotoğraf serisini ilk kez bir araya getirdik. Doğayı hem dış dünyada hem de insanın iç dünyasında köklenen bir hafıza ve duygu alanı olarak ele alan, sakin ama derinlikli bir birliktelik oluştu. Bu serginin arka planındaki ana motivasyonlardan biri ise özellikle İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde yaşayan insanların, zamanla yitirdiklerini hissettikleri doğayla bağlarını yeniden düşünmelerine ve hatırlamalarına alan açmaktı.


Bugün Türkiye’deki sanat ekosistemi, bir yandan ekonomik ve yapısal krizlerle mücadele ederken diğer yandan merkezsizleşme arayışlarını sürdürüyor. İstanbul’da, alışılagelmiş galeri rotalarının dışında konumlanan bağımsız bir mekânı yöneten biri olarak; buradaki üretim, sergileme ve koleksiyonerlik dinamiklerini ne kadar rasyonel ve sürdürülebilir buluyorsun?

İstanbul’un en tenha sayılabilecek köşelerinden biri olan Boyacıköy/Emirgan’da bir sanat mekânı açan birinin “rasyonellik” üzerine çok iddialı konuşmaması gerekir… Bu anlamda en baştan oldukça sezgisel ve biraz da risk alan bir yerden hareket ettiğimi söyleyebilirim. Samimiyetin ve tutkunun her zaman karşı tarafa geçtiğine ve doğru kurulduğunda ilgiyle karşılık bulduğuna inanıyorum. Ne yazık ki oturmuş bir piyasa yapısından ve öngörülebilir bir koleksiyoner davranışından bahsetmek kolay değil. Buna rağmen beş yılı geride bırakmamızı sağlayan ve bu süreçte her zaman yanımızda olan ve yaptığımız işe inanan tüm koleksiyonerlerimize minnettarım. Bu yolun inişleri, çıkışları ve zorlukları olmadığını söylersem, hele ki galeriyle eş zamanlı olarak iki çocuk büyüten bir kadın girişimci olarak, gerçeği eksik anlatmış olurum. Ama tüm bu deneyimlerin içinde ben daha çok ilerlemeye, üretime ve pozitif olana odaklanmayı tercih ediyorum. Bazen gözden kaçan bir şey var: Galeriler nihayetinde ticari kurumlar. Bu yönü, sanatın ideatif tarafı kadar gerçek ve belirleyici. Bu dengeyi prensiplerimden ödün vermeden kurmaya çalışıyorum. İnanıyorum ki ülkemizdeki sanat ortamı, doğru yaklaşımla güçlü bir ekosisteme dönüşebilecek kadar kıymetli ve henüz tam anlamıyla işlenmemiş bir potansiyele sahip.

Kaynak tarafında bir eksiklikten söz etmek mümkün değil; Türkiye’nin farklı coğrafyalarında, farklı mecralarda çalışan, güçlü bir ifade dili ve özgün üretim pratiği olan çok sayıda sanatçı var. Buna karşın, bu üretimi sistemli biçimde görünür kılacak, sanatçıları sürdürülebilir bir gelişim hattına taşıyacak ve onları doğru koleksiyonerlerle buluşturacak yapıların sınırlı olduğunu düşünüyorum. Son derece rafine ve bilinçli bir koleksiyoner kitlesine sahibiz. Ancak alım gücüne sahip olmasına rağmen sanatla kurduğu ilişkiyi henüz derinleştirmemiş, bu yolculuğa adım atmamış ve çoğu zaman nereden başlayacağını da bilmeyen geniş bir kesim de mevcut. Oysa bu mesafe sanıldığı kadar kapalı değil; doğru temas ve yönlendirmeyle bu kitlenin sanatla daha aktif bir ilişki kurması mümkün. Bu çerçevede bakıldığında, arz tarafında güçlü bir zemin olduğu açık. Bu zemini besleyecek daha sağlıklı bir talent pipeline’ın kurulması ve sanatla henüz tanışma aşamasındaki potansiyel izleyici kitlesinin sürece dahil edilmesiyle birlikte, uluslararası düzeyde karşılık bulan üretimlerin çoğalması mümkün görünüyor.


Geçtiğimiz günlerde Photo London 2025’te yer alarak temsil ettiğin sanatçıları uluslararası bir platforma taşıdın. Dünyadaki güncel sanat piyasasının hacmini göz önüne aldığında; küresel ölçekte varlık göstermenin ve uluslararası ağlara dahil olmanın stratejindeki karşılığı nedir?

Galeri, özellikle İngiltere, ABD, Fransa ve İtalya merkezli koleksiyonerler ile sanat ve tasarım profesyonellerinin uzun süredir ilgisini çekiyor. Nitekim galeriyi kurmadan önce, Sotheby’s Institute New York’ta yüksek lisans yaptığım dönemde dahi, “iyi bir gözüm” olduğuna dair farkındalığımı artıran ve bunu açıkça dile getiren, sanat ve mekân üzerine paylaşımlar yaptığım sosyal medya hesabımı yakından takip eden nitelikli bir çevre vardı. Bir mekân açma konusundaki cesaretimi pekiştiren de büyük ölçüde bu geri bildirimler ve kurduğum ilişkiler oldu. Bu doğrultuda galeriyi, İstanbul’a köklenen; ancak dünyaya açık, farklı ölçek ve frekanslarda ilişki kurabilen bir yapı olarak konumlandırıyorum.

Photo London 2025’te yer almak ve temsil ettiğimiz sanatçıları uluslararası bir platforma taşımak, bu yaklaşımın somut bir yansıması oldu. Fotoğrafın galerimizin ana odak alanlarından biri olduğunu düşündüğümüzde, bu katılım ayrıca anlam kazanıyor. Türkiye odaklı bir sergi çerçevesiyle ilerlediğimiz için, bir Türkiye markası olarak uluslararası fuarlarda varlık göstermek de doğal olarak önceliklerimiz arasında yer alıyor.

Geçtiğimiz yıl, Annette Louise Solakoğlu’nun Ode to Istanbul ve Botanica serileriyle oldukça güçlü bir Photo London deneyimi yaşadık; birçok edisyonun tükenmesi, gördüğümüz ilginin açık bir göstergesiydi. Fuarın ardından sanatçının eserleri, İngiltere’nin önde gelen tasarım markalarından Soane Britain’ın Pimlico’daki mekânında da sergilendi.

Bu yıl ise Ci Demi’nin Something is Amiss serisiyle katılıyoruz. Şehir hayatına hem içeriden hem de mesafeli bir bakış sunan, kentin psiko-coğrafyasını kendine özgü bir renk diliyle ele alan bu seri; Stephen Shore ve Luigi Ghirri gibi isimlerle ilişkilendirilebilecek güçlü bir fotografik çerçeve kuruyor. Ci Demi’nin pratiğinin hem Türkiye’de hem de uluslararası ölçekte karşılık bulabileceğine inanıyorum. Londra ve İngiltere ekseninde giderek güçlenen profesyonel sanat ağını da ayrıca çok değerli buluyorum. Bu ortak zeminde kurulan ilişkiler ve dostluklar, süreci yalnızca profesyonel değil, aynı zamanda kişisel olarak da anlamlı kılıyor. Bu yılki fuarı heyecanla bekliyoruz.


Bugünden yarına baktığınızda, Şule Gazioğlu Gallery’nin gelecekteki editoryal konumunu nasıl kurguluyorsun? Hangi projeler bizi bekliyor?

İstanbul’u odağına alan farklı medya ve disiplinlerdeki sergilerimiz devam edecek. Seramik, tekstil gibi zanaat alanlarını ve tasarım odaklı üretimleri daha fazla içeren projeleri de programımıza dahil etmeyi önemsiyoruz. Kişisel bir hedef olarak ise, tarihî bir yapının sanat eserleri ve dekoratif objelerle baştan sona kurgulandığı, tüm mizansenin galerimiz tarafından tasarlandığı yüksek ölçekli bir projede yer almayı çok arzu ediyorum. Bu tür bir çalışma, galerinin küratoryal yaklaşımını daha geniş ve bütüncül bir bağlamda ifade etme imkânı sunacaktır.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page