İki Boşluk Arasında bir arada durma
- Selin Çiftci

- 2 saat önce
- 5 dakikada okunur
Nancy Atakan’ın sanat pratiğini ve kişisel tarihini merkeze alan, geçtiğimiz Kasım ayında Ankara Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan İki Boşluk Arasında belgeseli, alışılagelmiş portre belgesellerinin aksine, arşivi bugünle çarpıştıran deneysel bir hafıza kazısı sunuyor. Belgeselin beş yıla yayılan üretim sürecini, dayanışmanın üretken gücünü ve “boşluğun” inşa alanına dönüşme hikâyesini projenin yönetmeni Letisya Tapan ile konuştuk
Röportaj: Selin Çiftci

Letisya Tapan. Fotoğraf: Kıvılcım Güngörün
İki Boşluk Arasında belgesel fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Projeyi başlatan kıvılcım, Nancy Atakan’la bir araya gelme süreciniz nasıl gelişti?
Projenin çıkış noktası, doğrudan benim o dönemki çalışmalarım üzerine bir yol arayışı sırasında Dilek Aydın’a bir mentor olarak ulaşmama dayanıyor. Pandemi sürecinde Dilek ile kendi pratiğim üzerine çalışırken, kendisi görsel dilimin ve kurgu ritmimin Nancy’nin projesiyle örtüşebileceğini öngördü. Dilek Aydın’ın vizyonuma duyduğu bu güvenle projeye yönetmen olarak davet edildim. Nancy’yi ve pratiğini zaten 5533 üzerinden takip ediyordum; ancak bu süreç, tanışıklığımızı profesyonel bir üretim ortaklığına ve nihayetinde yapımcılığını da üstlendiğim bir belgesele dönüştürdü.
Feminizm, Atakan’ın pratiğinde ince ama keskin bir hat oluşturuyor. Sizi bu hattın izini sürmeye iten motivasyon neydi? Atakan’ın kişisel tarihini anlatırken bu hatla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlarsınız, bakışınızı nereye konumlandırıyorsunuz?
Nancy’nin pratiğindeki o narin ve ucu açık yapı, üzerine inşa edebileceğim çok elverişli bir zemin sundu. Aslında Dilek Aydın’ın beni projeye davet etmesinin temel sebeplerinden biri de, daha önceki akademik çalışmalarımın İstanbul Sözleşme si ve Türkiye’de kadının toplumsal rolü üzerine odaklanmasıydı. Dolayısıyla filme başlarken bakış açım halihazırda bu politik ve sosyolojik zemine oturuyordu. Buna en somut örnek, filmde bir akım olarak gördüğümüz ve Nancy’nin 90’larda parçası olduğu Birarada grubunun hikâyesidir. O dönem kendileri bunu politik bir duruş olarak tanımlamayı reddetseler bile; koşulların hiç de ideal olmadığı bir ortamda bir arada durmak ve birbirini kollamak, çok güçlü bir refleksti. Ancak bunu sadece feminizme indirgemek, bugünün dünyasında meseleyi dar bir çerçeveye hapsetmek olur. Asıl mesele, kimliğinden bağımsız olarak, arkalanmaya ve kollanmaya ihtiyaç duyan herkesin zor koşullarda birbirine siper olduğu o dayanışma halidir. Tıpkı bizim bugün her alanda hâlâ yapmak zorunda olduğumuz gibi… Bu içgüdüsel dayanışmayı sanat tarihi kanonuna nasıl oturtacağımı araştırırken, küratör ve akademisyen Prof. Dr. Kathy Battista ile yaptığım görüşme dönüm noktası oldu. Prof. Dr. Battista, bu “bir arada durma” pratiğini teorik bir çerçeveye oturtmam konusunda bana net bir perspektif sundu. Filmin ana eksenini oluşturan o kancayı, Nancy’nin kişisel tarihini bu kolektif hafızayla kesiştirdiğimiz noktada buldum.
İki Boşluk Arasında afişleri
İstanbul’un sokaklarında başlayan belgesel, Eskişehir’e oradan da Amerika’ya uzanan geniş bir yolculuk hikâyesini bünyesine dahil ediyor. Ne kadarlık bir zaman aralığına tanık oluyoruz? Süreci nasıl çalıştınız?
Başından sonuna beş yıla yayılan bir süreçten bahsediyoruz. Bu süre zarfında film, tek bir seferde çekilip bitirilmedi; yıllar içinde katmanlar halinde kendini inşa etti. Elimizde Nancy’nin ve Atakan ailesinin kişisel arşivlerine dair muazzam bir erişim vardı. Ancak benim için asıl mesele, bu arşiv görüntülerini sadece nostaljik birer belge olarak sunmak değil, onları bugünle çarpıştırarak anlamlandırmaktı. İlk kaba kurgumuz belki daha geleneksel bir biyografi formundaydı. Ancak beni filme ve projeye asıl yaklaştıran o derinleşme süreci, tam da bu noktadan sonra başladı. Sinemanın sınırlarını test etmek ve birinin hafızasına bakmanın daha deneysel yollarını önermek istedim.
Hafıza teması, belgeselinizde olduğu gibi pratiğinizde de önemli bir yer tutuyor. Bu perspektiften bakarak, Venedik Bienali 19. Uluslararası Mimarlık Sergisi Türkiye Pavyonu’nda gösterilen filminizden bahseder misiniz? Yerebasan’ın İzinde: Yeraltı Urfa Hikâyeleri filminin kavramsal çerçevesi ve üretim süreci nasıl gelişti?
Bu “katmanlı hafıza” yaklaşımı, şu an Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu ile diyalog halinde geliştirdiğim son işim Yerebasan’ın İzinde: Yeraltı Urfa Hikâyeleri projesinde de sürdürdüğüm temel metodolojim. İki Boşluk Arasında’da bir ailenin arşivini kazıdık, yeni projelerimde ise coğrafyanın ve toprağın hafıza katmanlarına odaklanıyorum. Bu proje, adım adım gelişen ve yaşayan bir sürecin ürünü. Süreç, ilk olarak Grounded Futures: Re-yard ile başladı; Solar Decathlon Team Bosphorus için hazırladığım, üretim, koordinasyon ve toprağın hafızası üzerine kurulu bu 25 dakikalık kısa film işin tohumuydu diyebilirim. Ardından Urfa’ya varmamla ve Atelier FY iş birliğiyle birlikte proje Grounded Futures: Atelier FY olarak katmanlaştı. Urfa’da attığım bu adımlar zamanla Yerebasan’ın İzinde: Yeraltı Urfa Hikâyeleri’ne evrildi. Türkiye Pavyonu’nun sorguladığı konuları farklı bir coğrafyaya taşıyarak yol kateden bu proje, nihayetinde bienalin kapanış gösteriminde izleyiciyle buluştu.
İki Boşluk Arasında, Filmden sabit görüntü
Sanatçı-portre belgeselleri genellikle kahramanlaştırma tuzağına düşer. Burada ise aksine çok naif, gücü kırılganlık derecesindeki samimiyetinden, arada olma halinden beslenen bir portre var karşımızda. Bununla nasıl başa çıktınız?
Kahramanlaştırma tuzağından kaçmamızın en temel yolu, Nancy’yi bir anıt gibi değil, sorgulayan ve üretime katılan bir özne olarak konumlandırmaktı. Nancy’nin sürece dahil olup, kurguyu izleyerek filme yeniden katkı sunması, yapıyı öz-düşünümsel bir hale getirdi. Bu karşılıklı etkileşimdeki kilit nokta ise, çekimlerimizin son oturumunda Nancy’ye yönelttiğim; “Bir arşive sahip olmanın önemi ve ağırlığı nedir?” sorusuydu. Bu soru, sadece geçmişi yüceltmek için değil, o arşivin yarına nasıl aktarılacağını anlamak içindi. Nancy’nin sadece “gücünü” değil, biriktirme sorumluluğunu merkeze aldık. Arşive duyduğum bu büyülenme ve “geçmişin bugünle nasıl konuştuğu” meselesi, benim için bu filmle bitmedi. Aksine boyut değiştirerek, şu an üzerinde çalıştığım projelerde kişisel kutulardan coğrafi katmanlara; Güneydoğu Anadolu ve Urfa toprağına evrildi.
Belgeselle birlikte Atakan’ın sese sahip olma arayışına, “buralı” olma hallerine tanıklık ediyoruz. İki’li olma hali, bir’e dönüşme arzusu, ama ikililiğin zenginliği ana damarı oluşturuyor. O sıkışmışlık hissediliyor ve çok etkili. Bu iskelete nasıl karar verdiniz?
Nancy’nin pratiğini incelerken ilk fark ettiğimiz şey, fikirlerin tek bir “eşsiz” formda değil, sürekli farklı formlara bürünerek karşımıza çıkmasıydı. İlk bakışta bir tekrar gibi görünen bu durum, aslında ele aldığı meselelerin ne kadar hayati olduğunu vurgulayan bir ısrar biçimiydi. Filmin iskeletini kurarken, bu tekrarı bir hata olarak görüp kesmek yerine, onu bir kılavuz olarak kullanmaya karar verdik. Nancy’nin aidiyet, dil ve beden üzerine olan bu döngüsel üretimini kurguya taşıdığımız an, o bahsettiğiniz “sıkışmışlık” hissi kendiliğinden ortaya çıktı.
Kayıp Valiz, Filmden sabit görüntü
Belgesel boyunca araya giren işler otobiyografik bir paralellikte ilerliyor. Yaratım süresince Nancy Atakan’ın hangi işleri sizin için olmazsa olmazdı? Seçkiyi neye göre belirlediniz?
Benim için tartışmasız en kritik olanlar video işleriydi. Bugün görüntü üretimi ve manipülasyonu kolaylaştı; ancak Nancy’nin bu medyumu keşfetmeye başladığı dönemde durum böyle değildi. Dilek Aydın’ın prodüksiyon desteğiyle bu alanı kendi zamanında ve koşullarında keşfedebilmiş olması, o videoları benim için “olmazsa olmaz” kıldı. O videolarda Nancy’nin “arada kalmışlığını” her karede hissediyorsunuz. Ancak daha da önemlisi, filmde de vurguladığımız gibi; Nancy dışarıdan gelen bir perspektifle, aslında bizim içerideki dinamiklerimizi bize yansıtıyor. Seçkiyi yaparken bu “ayna” etkisini en güçlü hissettiğimiz işleri önceliklendirdik.
Atakan’ın dünyasına dahil olma yönetmenlik perspektifinizi nasıl etkiledi?
Bu süreçte ilişkimiz klasik bir mentorluktan öteye geçti. Klasik belgeselciliğin o mesafeli “özne-nesne” ilişkisinden uzaklaşmaya çalışırken, kamerayı bir gözlem aracı değil, ete kemiğe bürünen bir ilişkilenme biçimi olarak kullanmayı keşfettim. Bu, hikâyeyi öznenin elinden “çekip alan” değil, onunla birlikte var olan bir yaklaşımdı ve şu anki işime taşıdığım “anti-ekstraktif” (sömürücü olmayan) metodolojinin temelini oluşturdu. Film bittikten sonra, bu deneyimi Donna Haraway üzerinden okuduğumda ise parçalar tam yerine oturdu. Nancy’nin akademik çalışmalarından da yola çıkarak ona önerdiğim teorik çerçeve tam olarak buydu: Çeviri halindeki sanatçı, akraba yapmak, aktarmak ve bela ile yaşamak. Nancy ile kurduğumuz bu ilişki, biyolojik olmayan ama yaşamsal bir “akraba yapmak” pratiğiydi.

Soldan sağa: Letisya Tapan, Dilek Aydın, Nancy Atakan
Boşluk sizin için ne ifade ediyor?
Boşluk benim için bir yokluk değil, aksine bir inşa alanı. Filmde gördüğümüz gibi, iki boşluk arasında kalmak, aslında diyaloğun başladığı yerdir. Bu kavram benim için sadece bu filmle sınırlı değil; şu anki üretim pratiğimin de merkezinde. İki Boşluk Arasında’da kişisel ve mekânsal boşluklara bakmıştık. Şimdi ise Yerebasan’ın İzinde: Yeraltı Urfa Hikâyeleri projesinde, Urfa ve Güneydoğu Anadolu toprağına bakıyorum. Orada da toprağın altındaki boşlukların ve katmanların, aslında ne kadar dolu bir “yaşayan arşiv” olduğunu görüyorum. Dolayısıyla boşluk benim için, hikâyenin bittiği değil, tam tersine filizlendiği yerdir.
Son olarak, gelecek projeleriniz neler?
Yerebasan’ın İzinde: Yeraltı Urfa Hikâyeleri kendi döngüsünde bir adım daha ilerleyerek genişlemeye devam ediyor. Şu anki odak noktam, bu projeyi uzun metrajlı bir filme dönüştürmek. Hem yurtiçi hem de yurtdışı fonlardan destek başvurularıyla projenin finansman ve yapım aşaması üzerinde çalışıyorum.

















Yorumlar