Dünyanın Ağırlığı’na dair

Misal Adnan Yıldız küratörlüğünde Kasa Galeri’de açılan Dünyanın Ağırlığı isimli sergi 5 Kasım’da sona erdi. Nevin Aladağ, Mahmut Celayir, Cansu Çakar, İpek Duben, Dennis (Mehmet Refik) Gün, Neşe Karasipahi, Berk Kır, Murat Morova, Agnieszka Polska, Peter Robinson, Furkan Öztekin, Ayfer Tutkan ve Billy Apple® ’ın üretimlerini bir araya getiren sergiye dair küratörüyle konuştuk


Röportaj: Murat Alat

Fotoğraf: Berk Kır


Misal Adnan Yıldız


Adnan, Kasa Galeri’deki sergi fikri nasıl ortaya çıktı?


2019 yılında Assaf [Kimmel] ile birlikte yazdığımız Billy Apple’ı odağına alan bir sergi önerimiz vardı: Shelter of Each Other. Kasa Galeri’de yapacağımız sergi süreciyle ilgili konuşurken Derya’nın [Yücel] esnek ve destekleyici tavrı bana hep bu sergiyi düşündürttü. Diğer projelerin daha çok fazla zamana ihtiyacı olacakmış gibi hissederken bu serginin kendiliğinden bir an önce olmak, açılmak ve Fluxus gibi bir araya gelmek için tuhaf bir kimyası olduğunu fark ettim. Örneğin, sergi üreten ve özlediğim bir mekân olan Riverrun sergisinden beri izlediğim Furkan’ı [Öztekin] başka bir yere götürüp değil, ısrarla ilk İstanbul’da sunmak istedim. Zamanının figüratif, hikâyeci, çevrimiçi aktivist, aşırı öznellik ve dijitallikte kaybolmuş akranları arasında Furkan’ın soyuta, malzemeye ve mekâna çok iyi bakan gözleri uzun süredir şu soruya göz kırpıyordu: Evet, gezdiğimiz, dolaştığımız, yaşadığımız, kaçtığımız ve geri döndüğümüz yerler arasında en dramatik boyutta en çok değişen İstanbul oldu. Peki, bunun bizdeki psikolojik, sembolik ve düşünsel anlamlarını nasıl kodluyoruz? Hüzün, melankoli ve nostaljinin ötesinde, formun ve malzemenin soyutlanması, bize feminist-kuir-çoğulcu-politik bir ufuk çizgisi getiriyor mu?


Serginin beatnik, Allen Ginsberg ve aşka referansı hakkında neler söylemek istersin?


Aşk hâlâ mümkün mü, o ayrı bir konu ama benim çıkış noktam, sanat fikri, objesi ve deneyimiyle aynı mekânı paylaşmayı, sanatın fizikselliğini çok özlemiş olmak ve sanata ekrandan bakamamaktı! Pandemi sonrası en çok bir araya gelmeyi, samimiyeti, yakınlığı, fizikselliği özlemedik mi? İnsana ve bir arada olmaya susamış bireyler haline gelmedik mi? Pandemi zamanı, en çok alışık olduğumuz yeni insanlarla tanışma deneyimini özlemedik mi? Yakında göreceğiz, Ramazan aylarının en büyük sponsoru, ailemizin markası Coca-Cola’nın bile gelecek sezon reklamlarında cinsellik ve tensel yakınlık fışkıracak… Rusya’da Assaf [Kimmel] ve Çağla [İlk] ile birlikte hazırladığımız bienal sergisi Düşünen Eller, Birbirine Dokunuyor Olmak, altı ay sonra açılsaydı bambaşka bir hisle okunabilirdi, öyle değil mi? Pandemi nedeniyle insanlar birbirinden uzak kaldığı için bol bol yapışık bedenler ve iç içe diller göreceğiz.


Sanki muhabbetimizin yarısı aşk, yarısı sergi üzerine olacak gibi…


Ya da yine bu sergi üzerinden her şeyi anlatabiliriz… Bu konularda bir sergiyi 2018’den beri, başlığını böyle kurmasam da kısık ateşte demliyordum. Kişisel olarak aşkı, ilişkilenme problemini, bağlanmanın estetiğini, zamanın ilişki biçimlerini sorguladığım; çocuk yapmayı, aile kurmayı düşündüğüm; Çağla [İlk], Mehtap [Baydu], Egemen [Demirci] ve başka yakın arkadaşlarım sayesinde bir topluluk hissini yakaladığım ve tekilliğimden kaçmaya çalıştığım bir dönemdeyim. Bence bunların hepsi sergiye yansıdı. Dulcinea’da 2002’de İnsan İlişkileri Bağlamında Denge diye toy ama dürüst duygularla bir sergi yapmıştık. Sonra Borga [Kantürk] ile ürettiğimiz Alis Alis’e Karşı’da vardı. Benim açımdan sergi süreçlerine katkıda bulunmak için kendimi en rahat hissettiğim yer, rol, sandalye duygusal zekânın formuna ve ortak akla merakla bakma durumu. 2010’da Aykan Safoğlu ile gerçekleştirdiğimiz Ah Oh, sonra belki 2013’te Künstlerhaus Stutgart’ta gerçekleşen Skeptical Thoughts on Love (Aşk Üstüne Skeptik Düşünceler).


Dünyanın Ağırlığı sergi görüntüleri, Kasa Galeri’nin izniyle


Bu sergiyi neden “bugün” izliyoruz?


Dedim ya, uzun süreden beri böyle bir sergi yapma ihtiyacı duymadım; zaman ve mekânım olmadı. Belki zamana ve her şeyin kendi zamanı olduğuna inanmak iyi bir başlangıç noktası. Ama sen de çok haklısın. Diyorsun ki, memleket yanıyor, dünya yanıyor, ne aşkı?.. Neşe Karasipahi’nin heykellerini üretirken okuduğu bir kitapta: “Ölüm döşeğinde yaşamının bir gününün sana bahşedileceği söylenseydi geçirdiğin ömrün hangi gününü yeniden yaşamak isterdin?” diye soruyor. Bu alıntı, beni çok etkiledi. Estetik olarak, farklı bir arayışa girdiğim bir yerde buldu beni. Çünkü bugün bir şeyi tekrar yaşamak istemek sanatı da çok ilgilendiren bir istek olmalı. Sonsuz imaj arayışıyla çok ilişkili. Hem kolektif hem bilişsel bir süreç. Çünkü hem hatırlamayı içeriyor hem formu daha temiz hatırlamak için bir metot öneriyor. Çok tiyatral ve ölüm döşeğinde… Her canlı bir gün ölümü tadacak, yani hepimizi ilgilendiriyor ama sanat ona bir şey katıyor. Neşe buradan yola çıkarak, iki tane minik -her zaman alıştığım heykellerinden epey küçük- heykel yapmış. Cebine atıp götürebileceğin bu heykeller beni çok etkiledi. Sonra büyük hayranı olduğum Mahmut Celayir’in bu yaz yaşadığımız yangınlardan yıllar önce tamamladığı bir resmi ortaya çıktı. Zaten seri halinde üretim ve zincir işler üzerine düşündüğüm bir dönemdeyim. İşleri birbirine (ya da bizi birbirimize) bağlayan nedir? Bu soru Furkan’ın işleri ve tarihsel olarak başka işler üzerinden uzun süredir düşündüğüm, seri, rezonans ve zincirlemeyle ilgili cümleleri aklıma getirdi. Bir işin formunu çözümlerken işin kendini bitirmemeye çalışma eylemi, devamlılık… Acaba kavramsal olarak, sürdürülebilirlik, yaşam formuna daha uzun süreli bakan, kendiyle tükenmeyen, bitmeyen formları nasıl tarifler ve koruruz? Bu soru! Son yıllarda hiç bu kadar biyografik bir sergi yapmamıştım. Kurumsal çerçeve ve toplumsal sorunlar derken hiç bu kadar kişisel bir perspektiften sergi kuracak bir lüksüm olmamıştı. Ama bu lüks bellekle sınırlı değil, aksine benlikte ihtiyaç olarak doğmasıyla, herkesi ilgilendirecek ortak bir mekâna dönüşebilme potansiyeliyle bizi harekete geçirdi. Tuhaf bir şekilde, son yıllarda savaştığım yalnızlık, özellikle ekran karşısındaki yalnızlık, ölüm gerçeği ve korkusu, toplumsal kırılma ve izolasyon gibi konuları tetikledi.


Benim sergiye dair bildiklerim senin yolladığın kısa metinden ve Allen Ginsberg’in şiirinden ibaret. Şiirin ağırlık noktası da aşk. Senin de ima ettiğin gibi aşk, fazla tüketilmiş bir kavram. Allen Ginsberg, Beat Kuşağı ise dünyanın en kötü hallerinde olduğu bir dönemde, aşka fazla yatırım yapıyor ancak oradan çıkan sonucu da biliyoruz… Diğer taraftan da yine az önce dediğin gibi büyük reklam kampanyaları, büyük şirketler aşka fazlasıyla yükleniyor. Bazen kelimeleri garantiye alıyoruz kullanırken. Anlamının üzerineyse pek düşünmüyoruz. Bunların üzerine biraz düşünmemiz gerekiyor. Bu yüzden senin aşk konusunda tam olarak ne düşündüğünü, aşkın senin için ne olduğunu merak ediyorum. Çünkü aşk belki binlerce yıldır hayatımızda olan bir kavram ama çeşitli teoriler tarafından sürekli bir köşesinden yense de asla tüketilemiyor. Acaba bu durum bir yerden sonra onu bizim zor zamanlarda sığındığımız, muğlak bir şeye olmaya mı itiyor? O yüzden netleştirmek istiyorum: Buradaki aşk tam olarak ne?


Sergiler genellikle başlıklarını açıyor. O yüzden bence bu sorunun cevabını hiçbir zaman veremeyeceğiz. Baştan anlaşalım. (Gülüyor) Ee, Dünyanın Ağırlığı. Şiirin o kadar sert bir ifadesi var ki… Ginsberg’in. Beni çeken aşkın hâlâ bulunduğu toplumsal yapıya direnmek için nasıl bir protagonist olarak şiire, sanat ve müziğe konu olması. Bütün o Beatnikler’de de Hippi Kuşağı’nda da hâlâ beğendiğim bir şey var: Asla hiyerarşik, rekabet düzeyinde, piyasa odaklı bir savaşa girmiyorlar. Hakikaten dayanışmaya dayalı kolektif bir duruşları var. Bu çok hoşuma gidiyor çünkü bu duruş sanatın içindeki mücadeleyi, kariyer planlarını, fiyat listelerini ve stresi hafifletiyor. Kumsalda barış işareti formu oluşturarak şiir okumak o kadar da kötü olmayabilir. Yeni Zelanda’da Artspace’de bunun üzerine bir sergi yapmıştım. İnsanların bir araya gelme cesaretleri, nedenleri ve bu geçici örgütlenmelerin sonuçları ilgimi çekiyor. Tamam, aşkla dünya kurtulmuyor ama bazı perspektifler ya da direnç noktaları kırılabiliyor. Bu şiirin içinde önemli öğeler var. Soruna gelirsem, Yeni Zelanda’da yaşadıktan sonra benim aşkla ilgili fikirlerim çok değişti. Belki eskiden olduğu gibi bir kuir inanır olarak bakmıyorum hayata. İnsanın bedeniyle kurduğu ilişki hem toprağıyla hem dünyayla kurduğu ilişkiye çok benziyor. Bedeninizi nasıl kullanıyorsanız dünyayı da toprağı da öyle kullanıyorsunuz. 1960’larda, Allen Ginsberg bu şiirleri yazarken gerçekleşen bir şey daha var hatırlayalım: Uzaya gidiyoruz. İlk defa Dünya’nın uzaydan fotoğrafları çekilmeye başlıyor. Dünya’ya uzaydan bakmak… Bir dünya var, içindeyiz ve ilk defa ona dışarıdan bakabiliyoruz.


Dünyanın Ağırlığı sergi görüntüleri, Kasa Galeri’nin izniyle


Belki hikâye şu: Aşk için mesafe gerekiyor ve ilk defa dünyayı mesafeye alıyorsun.


Oruç Aruoba, Uzak/Yakın .


İlk defa dünyaya mesafe alıyorsun… Şiirin sonuna gideceğim. I always wanted to return to the body where I was born. Şimdi bahsettiğiniz şey az çok böyle bir şey ama günümüz Türkiyesi’nde aşkı netleştirmek istememin sebeplerinden bir tanesi de kadın cinayetlerinin çoğunun aşk yüzünden gerçekleşmesi. Aşk adı verilen şey kışkırtıldığında şiddete evrilebiliyor.


Helal olsun, çok güzel bir soru sordun. Sözünü balla keseceğim. İlk aklıma gelen işlerden biri İpek Duben, sanırım 1983-2000 arası yaptığı Lovebook. Namus cinayetlerini, üçüncü sayfa haberlerini incelikle ve dikkatle kişisel bir açıdan belgelemesi. Türkiye’deki aşkı namustan, namusu cinayetten bağımsız konuşabilir misin?



Dünyanın somut dertleri var karşımızda. Somut dertler nedir? Şu anda bakalım: Afganistan, orman yangınları, seller… Şu anda bu coğrafyadan bakıp bunları söyleyebiliyorum. Savaş ve felaket. Bunlar da artacak, bu aşikâr ki dünyanın bundan azade olduğu bir dönem de olmadı herhalde. Aşk dediğin şey, bu naif şey… Gerçekten bir etkisi var mı sence hayatımıza?


Israrına bayılıyorum. Derine doğru kazıyoruz. Sergi belki provakatif olarak başlığıyla İstanbul’a bir ah etmiş olabilir ama bence aşk kavramının kendisine direk bakmıyor. Allen Ginsberg’in şiiri “Dünyanın ağırlığı aşktır,” diyor. Bir arkadaşımdan alıntılarsan, galiba ben kalbim kırık olunca daha iyi sergi yapıyorum. Senin sorun kuşakla ilgili. Bu kuşak ve söylem çoğulluğu; yanyanalığı ilgimi çeken… Mahmut Celayir ya da Murat Morova ya da Peter Robinson ya da İpek Duben ya da Billy Apple’ın ait oldukları kuşaklar üzerinden okunabilir mi? Hepsi Ginsberg’i iyi bilir. Onların okuduğu, onların bildiği daha önemlisi yaşadığı bir edebiyat. Sergi aşka değil, Dünyanın ağırlığı’na bakıyor. O ağırlık biraz elinle, zihninle; kavramsal bir çerçevede diyelim pandülümle hata yaparak, risk alarak, deneyerek tabiri caizse sallayarak bulduğun bir zemin. Zeitgeist, momentum gibi. Bugün zamanı yakalamak için, zamana tepki vermek için lokasyonu baz olarak pandülüm sallamak gibi…


Dünyanın Ağırlığı sergi görüntüleri, Kasa Galeri’nin izniyle


Sergiye geçelim o zaman. Sen konuşurken benim de aklımda direk bu yankılandı. Ahmet Kaya diyor ya “Şehirlere bombalar yağardı her gece, biz durmadan sevişirdik.”


Pandemi, ilk karantina, geride her zaman Ahmet Kaya… Alman radyoları “Pandemide sifilis yükseldi, pandemide bel soğukluğu arttı.” Diyor. Demek ki bayağı bir aksiyon olmuş! Ölüm korkusu libidoyu tetiklemez mi? O şarkıyı böyle dinle! Diyarbakır’da da çok hissettim bunu ben. Bunu seninle de konuştuk oradayken hatırlarsan niye burası bu kadar libidosu yüksek bir şehir dedik. Çünkü hakikaten ölümle burun buruna yaşıyorsun.


Şimdi sergiyle ilgili şuraya geleceğim. Metinde şeyden bahsetmişsiniz, Kasa Galeri’nin dehlizvari yapısından, aşağı doğru inen…


Herkesi buna davet etmek istedim ve herkes kendiyle baş başa kalsın istedim. Çünkü elimizde telefon cırt cırt cırt… Sürekli birbirimize bir şeyler söyleme derdindeyiz. Burası yerin altına inen bir galeri ve telefon da çekmiyor. Kapsama alanının dışına çıkmanın huzuru! Ama şehrin göbeğinde. Sergideki her iş benim için elli kere düşünülmüş, living document diye tarif edebileceğim yaşayan belgeler. Hiçbirini sanat eseri, resim, ses işi, video olarak görmüyorum. Hakikaten belge ve bazılarının aldıkları değer zaman içinde değişmiş.


Benim de bulduğum şey tam buydu sergide. Tekil-çoğul… İçine döndüğünde karşılaştığın bir kalabalık olarak gördüm. Bu kalabalıkla bağlantını da aşkla kurmak… Burada benim uzun zamandır üzerine düşündüğüm bir şey. Sanat eserine nasıl yaklaşırsın? Düşmanlıkla mı, sevgiyle mi? Belki bu içe dönüş ya da yerin altına giriş hikâyesi orada bir kalabalığı bulma, tekillikte çoğulluğu yakalama ve bu çoğulluğun imkânlarını araştırma hikâyesi…


Mükemmel bir şekilde bağladın, ne diyeceğimi bilemiyorum.


Bir süredir şunu düşünüyorum. Her şeyden önce sanatı anlamak istiyorsan sevgi göstermen gerekiyor. Ben pek çok sanat profesyonelinin -ya da amatörünün bir eserin karşısına hesaplaşmak için geçtiklerini düşünüyorum. Anladım/anlamadım. İyi/kötü. Sergi salonundan çıktığında bir öğretmen edasıyla sergiye not verenler var. Ne ben anlamak zorundayım mükemmel bir şekilde, ne sen bana anlatmakla mükellefsin. Sadece beraber birkaç dakika yürüyelim, bakalım ne çıkacak. Yoldaş olalım her şeyden önce.


Çünkü yapıt seninle devam ediyor, yaşıyor. Eve götürüyorsun.


Tabii. İyi bir iş gördüğünde hemen anlamıyorsun zaten.


Hemen anlamıyorsun, biraz zaman istiyor. Senle kaldıkça işin içindeki kimya, perspektif ve alan açığa açıyor.


Seni bu kadar rahatsız eden bir şeyle yan yana yürümek için onu sevmen gerekiyor. Ve işte bu yüzden de bir sanat eseriyle ilişki kurmak için onu gerçekten sevmen gerekiyor. Yoksa bir iptal ilişkisini tekrar üretiyorsun orada. Anlamlandırdım, kategorize ettim, bana tabii ettim.


Sergide Agnieszka Polska’nın bir videosu var The Longing Gaze. Kamusal alanda bizi gözetleyen kameraların open access datalarına ulaşmış. Pandeminin tavan yaptığı dönemde, artarda ölüm haberleri gelirken yazdığı bir şiirden ve o şiirin boş, boşalmış, tamamem kriz, felaket ve afet akışındaki kamusal alan görüntülerine yansıması… Hareketli bir resim, bir tablo gibi. Bir tsunami ya da bir tayfun olduğunda bütün yer sarsılır, deprem olduğunda çatlar ya her şey değişir. O an gibi. Bu iş Agnieszka’nın diğer işlerine hiç benzemiyor! Bu iş bana, bize çok iyi geldi. Kunsthalle’de de gösteriyoruz. İstanbul’a bu işi getirmek için uğraştım çünkü önemli bir iş. Her şeyiyle, sesiyle düzgün bir şekilde göstermek istedim. İstanbul’dan görüntü yok belki ama sanki İstanbul’da çekilmiş gibi. İstanbul’da sokakta, gece yalnız yürürken, korktuğum anda, tekinsiz kaldığım anda hissettiğim hisse yakın bir hissi var.


Tekinsiz…


Aynen. Sevgi, aşk, bağlılık güven duygusundan bağımsız düşünülebilecek duygular değil. Sanat eserine de sanatçıya güvenmek gerekiyor. Derya’nın bana sağladığı özgürlük var, Kunsthalle’de Çağla’yla el ele bir mücadele içindeyiz, daha ne kadar zengin olabilirim? Senin de söylediğino “dehliz” lafı çok önemli çünkü içebakış psikolojisiden bir kavram. Bazen toplumu ya da dışarıyı anlamak için içine dönmen gerekir ki bütün o dışarıdaki sesleri içeride duyduğunda sana çarpsın. Ses öyle bir şey, mimariyle öyle bir ilişkisi var. Agnieszka’ya dönersek bir cümlesi beni çok çarpıyor. Love is a token of the data market, says the demon. (Aşk, veri pazarının bir simgesidir, diyor iblis.) Aşk, bugün bir dataya dönüşmüş. Berlin’de bir tren istasyonunda elli tane poster “11 dakikada hayalinizdeki partnerinizi bulabilirsiniz,” diye yazıyor. Kullandıkları bütün insanlar siyah. Çok komik oluyor. Almanya 80 milyon; kaç tane siyah var? Yine Agnieszka’nın videosundan, We are currently confined together in one space. (Şu anda tek bir alana hapsolmuş durumdayız) Hepimiz mekâna sıkıştırıldık. Bence bu dijital mi, fiziksel mi belli de değil. Ama geçen bir buçuk seneyi düşününce ikisine de acayip uyan bir dize. Sevgiyi nasıl güven olmadan düşünemezsen sıkışma duygusunu da özgürleşme olmadan düşünemezsin.


Başlıklar önemli.


İtiraf etmeliyim, Murat Morova’yla konuşurken “acaba başlık Tevâfuk ve Tesadüf mü olsun?” diye çok düşündüm. Murat’ın işlerine nihayet ruhen ve kavramsal olarak katkıda bulunmaya hazır hissediyorum. Mükemmel bir sanatçı. Çok ilham veren işler üretiyor. Bu sergi için telefonlaştığımızda, bana benim kurmaya çalıştığım sergiyi bana, “o tesadüfi adımlarla, buradaki karşılaşmanın biricikliğini” hemen açıkladı. Israrla Ginsberg’de kaldım. Onun içinde bazı çekirdekler var, attığın yerde yeşeriyor. Bu kuşağa baktığım zaman ben kendim dahil deforme oluyorum. Fizikselden uzaklaştık, dokunmuyoruz; dokunduğumuz şey ekran. Ekranda gözümüzü, parmağımızı, parmağımızla gözümüzü birlikte oynatırken bunların arasındaki ilişkiler üzerine düşünmüyoruz. Yakınlığa yer yok. Yasak, ayıp ve tukaka. Bildiğin bir sergi yapmazsın zaten, henüz bilmediğin ama bilmek, öğrenmek istediğin bir işi yaparsın. Bir ağaç gibi düşün, ona sarılmaya çalışıyorum ama daha ellerim kavuşmadı tam.


Dünyanın Ağırlığı sergi görüntüleri, Kasa Galeri’nin izniyle


Sergi neden İstanbul’da?


Kasa Galeri’nin beni hep çeken çok acayip bir mimarisi var. Aşağı iniyorsun!


Ama işte her sergide aşağı indiğinde karşılaştığın şey başka bir şey oluyor.


Merve Akar Akgün: (İlk kez burada kendini tutamayarak) Ama girişte coffres-fort yazıyor, gerçekten bir kasaya giriyorsun. O anlamda eşi benzeri yok.


Kasa’daki her sergide aşağı iniyorsun.


Peki sence herkes Kasa’daki her sergide aşağı indiğini düşünerek sergi yapıyor mu?


Yapmıyor. O yüzden karşılaştığın şeylerin bazısı hiç uygun şeyler olmuyor. Mekânın farkında olarak sergi yapmak gerekiyor. Orayı standart bir sergi mekânı olarak kullandığında basıyor zaten.


Bu sergi hakikaten İstanbul’daki yerel sanat izleyicisine, İstanbul’daki arkadaşlarımıza, dostlarımıza, İstanbul’a gelenlere gidenlere ve İstanbul’a özel dikilmiş bir elbise.


Sergide çokça doğa üzerine düşünen, aktivizm içeren, bireysel şiir sesi mekân ve malzeme ilgisi var. Hepimiz için bir çıkış noktası arayan bir sergi.


Çok güzel okudun. En azından dürüstlük çabasını yadsıyamazsın. Form arıyor. Bu dirençlerine ve sabırlarına âşık olduğum sanatçılarla birlikte ne yapabiliriz? Küçük de olsa böyle bir tartışmanın, sorunun ve serginin İstanbul’a da imi geleceğini düşündüm. Bu sanatçıların İstanbul’da kurumlarda büyük boyutta göstermiş sanatçılar değil. İkinci olarak yan yana göstermiş sanatçılar değil. Bazıları İstanbul’da hiç sergilemedi. Furkan’ın işlerine Murat Morova’yla birlikte bakmak istedim. Cansu’nun işinde kendini nasıl konumladığı ve İpek’in kendi-algısı ilişkili. Üç tane farklı tonda geriye boyattığım mekânda sergiyi sadece tek bir istikametten görmek fakirlik ya da tembellik olur. Serginin farklı açıları var. Neşe’yle Mahmut’un diyalogu, birinin Karaman’daki Rum ve Ermeni hafızasına dönük diğerinin Dersim dağlarındaki yangını konu etmesi… Gün’ün etrafımdaki dünyayla ilgileniyorum, dediği yerdeyim. Aşk sergisi diyeceğiz şimdi, gelecekler sonra; hesaplı, ölçülü, gridli bir sergi görecekler. İçli bir sergi değil, duygusal bir sergi değil ama formuna çok çalışılmış, sert bir sergi.