Disiplinsiz


Ron Arad, kendi döneminin yarattığı bir eser. İsrail’de doğan ve büyüyen Arad, 1970’lerde Londra’ya taşındı ve nihayet ünlü mimarlık okulu Architectural Association’da eğitim görmeye başladı. İşte Arad, profesyonel kariyerinin ilk adımlarını bu, modayı ve politikayı punk ve ardından new wave müziğin belirlediği 1970’lerin ve 80’lerin ilk dönemlerinin zengin kültüre sahip Londra’sında attı. İlk tanınmış tasarımı, bir hurdalıktan topladığı parçaları kullanarak bir araya getirdiği Rover Chair, o dönemin radikal fakat yine de sade yaklaşımına (ki bu yaklaşım bugünkü eserlerinde de yer almaktadır) örnek oluşturur. 1980’lerde verdiği eserler, tasarımda çeşitli deneyleri de beraberinde taşıdı. Ortağı Caroline Thorman’la beraber ürettiği sadece tek seferlik, tekrarlanmayan ürünler, aynı isimli ofiste hazırlandılar: One Off (Tek Seferlik). Big Easy ve Well Tempered isimli sandalyeleri, sadece tasarım ikonları olmakla kalmayıp, değerli koleksiyon parçalarına da dönüştü. 1990’lardaki başarıları, endüstriyel tasarım alanında, Kartell ve Vitra gibi sanayi ürünleri üreten şirketlerle bir arada yaptığı çalışmalarla geldi. Arad’ın merakı ve bireyciliği, onu kariyeri boyunca, mimarlık, tasarım, sanat, benzersiz biçimler ve işler yaratma alanlarında, bir yönden diğerine sekerken buldu. No Discipline isimli retrospektifinin, 2009 yılında Centre Pompidou’da ve New York MoMA’da gerçekleştirilen iki farklı versiyonuyla Arad, benzersiz yaratıcı üslubuyla ilerlemeye devam etmeye kararlı. Bugün, Londra’daki stüdyosu, atölyesinde tasarladığı ve ürettiği cisimlere biçimler ve malzemeler bulma konusunda deneylerin yapıldığı bir laboratuvar; bu cisimler daha sonra sanat, tasarım ve mimarlık alanlarında kendilerine özgü yörüngelerini buluyor.

Ron Arad

1973’te Architectural Association’da (AA) mimarlık okuluna gitmekte amaçlarınız neydi? Ayrıca, niye AA’yı seçtiniz? Mimar olmayı mı hedefliyordunuz?

Aslında, hayır. AA’ya gitmeyi planlamıyordum. Londra’ya gittiğimde, eğitim görmeye gelmemiştim, bunu planlamıyordum. AA’yı keşfettim ve oraya gittim, bir mimarlık okulundan ziyade bir sanat okuluydu. Oradaki insanlar, binalar yapmıyordu aslında. Dikkatleri başka bir yerdeydi. Kavramsal mimari ve kâğıt mimari gibi ifadeler ağır basıyordu ve eğlenceli görünüyordu. Orada kendimi buldum.

Oraya gitmeden önce, ünlü mimarlar Bernard Tschumi ve Archigram grubundan Peter Cook gibi orada öğretmenlik yapan isimlerden haberiniz var mıydı?

Archigram’ı biliyordum. İlk katıldığımda, Bernard Tschumi hakkında pek bir şey bilmiyordum. Fakat öğrenmeniz fazla zaman almıyor.

AA’dayken öğretmenlerinizle ilişkileriniz nasıldı?

Öğretmenlerle öğrenciler arasındaki alışıldık ilişkiler… Öğrencilerin ortaya koyabileceği bir şey varsa, öğretmenler bunun üzerinde hak iddia edip, sahiplenir. Öğrenciler, o sırada öğretmenin kafasındaki düşüncelere uygun ilginç bir iş ortaya çıkarırsa, bunlar sahiplenilir ve yağmalanır. Sanırım, ben de böyleydim.

Sizin AA’da bulunduğunuz dönemde, günümüz modern sanatının pek çok kahramanı da orada öğrenciydi. Mesela Zaha Hadid ve Rem Koolhaas…

Rem o dönemde öğretmendi. Zaha da onun öğrencilerinden biri. Benden önce mezun oldu.

O zamanki işlerinden veya aranızda geçen konuşmalardan, bu kişilerin bu gün bu derece itibarlı kişiler olacakları belli oluyor muydu?

Herhangi bir seviyede olmaları gerekmiyordu. AA gibi bir kesişim noktasında olduğunuzda, zaten dünyanın merkezinde olduğunuza dair bir illüzyona kapılırsınız. Bir şey olmayı beklememiz gerekmiyordu. Yaptığımız buydu zaten: Küstahlık ve kendini kandırmak. Fakat buna rağmen AA, aynı zamanda aşırı derecede çoğulcu bir okuldu. Peter Cook gibi, başka bir dünyanın eksikliğini, çöküşü, düşkünlüğü temsil eden insanlar vardı. Brian Hanson gibiler de vardı, Troçki’ciydi. Bunların hepsi Alvin Boyarsky’nin (1971’den 1990’a kadar AA’nın müdürü) kılavuzluğu altında oradaydı. Boyarsky’nin çoğulculuğunu umursamazlıkla karıştırsaydınız sizi suçlayamazdım, ondan öğrenecek çok şey vardı. Hangi bayrağın altında olduğunuzun önemli olmadığını, bireysel olarak ne yaptığınızın önemli olduğunu öğreniyordunuz.

Ron Arad, MoMA'da Ron Arad: No Discipline sergi görüntüsü. Fotoğraf: Jason Mandella.

Sizce AA’daki bu cemiyetin içindeyken, bireysel olarak siz, bu insanlar için neyi temsil ediyordunuz?

Ben gönülsüz bir mimardım. O dönemlerde mimarlıktan çok, güzel sanatlar ve müzikle ilgileniyordum ve bunların daha çok içindeydim. Hepimizi kapsayabilme konusunda çok iyi bir mekanizmaları vardı.

Peki, İsrail’deki farklı kültürel geçmişinizle ilgili neler söyleyeceksiniz?

Ben dış çemberinde büyüdüm. Bulunduğum yerde, her yeni sanat biçimi veya konusu bir etkinlik anlamına geliyordu. Dış çemberdeyken her şeye merkezdeyken olduğundan daha fazla önem verilir, adeta her şeye bu önem yüklenir. Bazen çeşitli yerlere gittiğimde… Mesela Polonya’ya, ateşli bir hayranım benimle röportaj yapar ve ben, benim hakkımda kendi bildiğimden daha fazlasını bildiklerini fark ederim. Verdiğim her bilgi kırıntısı büyük bir açlıkla bünyeye katılır. Anlatmak istediğim de bu.

Düşünme biçiminizde dış çemberle ilgili bir şeyler de olduğunu hissediyor musunuz?

Ben merkezdeyim (Londra), buna şüphe yok. Fakat dışarıdan olma özelliğini taşımaya devam ediyorum. Her zaman gönülsüz bir üye olmuşumdur; mesela, endüstriyel tasarımcı çevrelerinde de böyleyimdir, mimarlık çevrelerinde de.

Sanat çevrelerinde de gönülsüz bir üye misiniz?

Belki de oralarda o denli gönülsüz değilim. Tasarım ve mimaride üyelik kartım var; durum böyle olunca gönülsüz bir üye olmak daha kolay oluyor.

Bir mimar, tasarımcı veya sanatçıdan daha çok, bir yaratıcı mısınız?

Halen ilerici çocuk yuvasına devam ediyorum. Merak ettiğim şeylerle uğraşıyorum. Fikirler aklınıza geliyor, sonra onların dışarı çıkmasına izin veriyorsunuz. Bu fikirler süper uygulanabilir veya süper teknolojik olabilir, bunların hiçbiri olmaması da mümkün. İlgimi çektikleri sürece bu durum benim için fark etmez. Sıkılmadığım sürece devam ederim.

Installation view of Ron Arad: No Discipline at The Museum of Modern Art.

Photo: Jason Mandella.

Mimar olmamak, tasarımcı olmamak, sanatçı olmamak, fakat bunların hepsini birden aynı anda olmak… Bir düşünce çizgisinin, bir iş çizgisinin peşindesiniz. Sizce bu çizgi nedir? Buradaki amaç nedir? Kısa vadeli amaçlarınızın kişisel ve entelektüel olarak kendinizi gerçekleştirmek olduğunu söylüyorsunuz. Planlı şekilde ulaşmaya çalıştığınız, bundan daha büyük bir amacınız var mı?

Ortada bir amaç olduğuna inanmıyorum. Kimseye bir şeyler yapsın diye vaaz vermiyorum. Zaten size insanların ne yapması gerektiğini söyleyen biri varsa, yalan söylüyordur. Eğer bir mesaj varsa, bu açık olmak ve özgürlük mesajıdır. New York’taki MoMA (Ron Arad’ın ilki Paris Centre Pompidou'da gerçekleştirilen No Discipline retrospektif sergisinin 2009 yazında yeniden gerçekleştirildiği mekân) gibi bir yere gittiğinizde, o kadar bariz bir biçimde o bölgeye ait olduğunu görüyorsunuz ki bu insana acı veriyor. Eğer MoMA’daki sergimin küratörlüğü tasarım bölümünden birine verilseydi, mimari tamamen görmezden gelinir, bu konu hiç dikkate alınmazdı. Kolay bir savaş değildi. Herkes, her bölge üzerinde hak iddia etmek istiyor.

Evet, o noktalarda artık kökleşmiş ekonomik güç ilişkileri devreye giriyor. Kendi konumlarını korumak için, belli bir disiplini sürdürmeleri gerekiyor. Hem de siz işinizde, No Discipline (Disiplin yok) derken…

Benim durumum için, doğru.

Bugün, cismin hayattaki rolü ne? Günümüzün kapitalist kültüründe, cisimler satın alınıyor, kullanılıyor ve atılıyor. Cismin, insanların hayatındaki rolü yok oldu. Sizin yaptığınız cisimlerin, sanki metafiziksel bir gücü var. Çağdaş toplumda cismin rolü nedir?

Öncelikle, herhangi bir şey satın almadan, bunun için para ödemenize gerek kalmadan, bütün eserimi olduğu gibi tüketebilir, hazmedebilirsiniz. Herhangi bir eserime sahip değilsiniz, değil mi?

Tam olarak değilim, bir zamanlar Bookworm (Kitap Kurdu) kitaplığa sahiptim sanırım.

Aynı onlara sahip olan birisi gibi, bütün hepsinin keyfini sürebilir veya acısını çekebilirsiniz. Tüketmek için satın almanız gerekmiyor. Giacometti’nin herhangi bir eserine sahip değilim, fakat yine de salonumda durmasına gerek kalmadan hayatımı zenginleştirdi. Ben, çeşitli işler yaparım ve bazı insanlar bazı nedenlerle bunların koleksiyonunu yapma ihtiyacı duyar. Bunu anlamıyorum. Aslında anlıyorum da anlamazmış gibi yapıyorum. MoMA’ya giden pek çok insan, bu eserlerin fotoğraflarını çekip, Flickr’a koyuyor ve bu durum, diğerlerinden daha az zevk almalarına neden olmuyor.

Bu cisimlerin yaratıcısı olarak, günlük hayatta bunlara sahip olmanın bir önemi yok…

Anlayamadığımı iddia ettiğim kişilere muhtacım. Onlar olmasa, bunları yapma imkânım da olmaz. İçerisinde benim için çalışan insanlarla dolu bir stüdyoya sahip olamam ve bunları üreten ins