10. yılında Bozcaada Caz Festivali
- Merve Akar Akgün

- 8 saat önce
- 10 dakikada okunur
4–6 Eylül 2026 tarihlerinde 10. edisyonunu gerçekleştirecek Bozcaada Caz Festivali bu yıl Geçicilik teması etrafında şekilleniyor. Kurucuları Murat Sezgi ve Çağıl Özdemir ile festivalin on yıllık serüvenini, Bozcaada’yla kurduğu ilişkiyi ve bağımsız bir festivali sürdürmenin koşullarını konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

Bozcaada Caz Festivali
Ada dediğimiz coğrafi olarak etrafı sularla çevrili kara parçası ama bizim zihinlerimizde ve felsefede “ada” bu tanımdan çok daha fazlası. Ada, anakaradan, kalabalıktan, gürültüden ve dünyanın dayatılmış hızından bilinçli bir kopuştur. Sınırlı, kendi içine dönük ama bir o kadar da kendi evrenini yaratan, kendine has rüzgârı, sessizliği ve belleği olan... Siz bir adada, üstelik Bozcaada gibi bir coğrafyada bir festival başlattınız: Bozcaada Caz Festivali. Hem de bu yıl 10. yılınız. Şimdi 2017'deki ilk hayalinize dönüp baktığınızda adanın mevcut sessizliğine ses getirirken adayla nasıl bir diyalog kurduğunuzu düşünüyorsunuz?

Murat Sezgi: Festivalin minik bir belgeseli çekiliyor, bu çalışmalar yapılırken hafızamı tazelemem gerekti ve benzer bir şeyi düşündüm. Hepimizin festivalle olan ilişkisi, adayla olan ilişkisi çok farklı. Tamamen kişisel, o dönem nelerle boğuşuyorsak, nelere heyecanlanıyorsak onların yansıması olmuş festivalle ve de adayla olan ilişkimiz. Hepimiz için başka başka cereyan etmiş olaylar. Festivalde iki sene çalışmış, sonrasında yurt dışına taşınmaya karar vermişlerden, orada tanışıp evlenenlere, bir Keşif etkinliğinde dinlediği bir içerik sebebiyle iş kurmaya karar verenlere kadar. O kadar çeşitli hikâyeler var ki. Bu durum kurucu ekip için de böyle, çekirdek ekip için de. Katılımcılar, sponsor firmalarda çalışanlar… Herkes için bu şekilde.
Festival benim için, henüz Bozcaada’yı gerçek anlamda tanımadan, bir kere gördükten sonra yaşadığım hislerle, adada yaşayan arkadaşlarımın ilettikleriyle, bu tip bir festivalin adaya ne kadar çok yakışacağının bilinciyle, dünyada örneklerini görmenin geçirdiği düşünce akışıyla başladı. Bazen bazı şeyleri başlatmak için belki de çok da “bilmemek” biraz daha sezgisel, sorular sorarak ilerlemek ve hızlı davranmak daha güzel oluyor. Bozcaada Caz Festivali o şekilde hızlı ama işin sonunda şu kısa ömrümüzün 10 senesini de kaplayacak şekilde başladı. Artık eminim; festivallerin, bu tip projelerin insan ömrüne benzeyen, ya da canlı ömrüne benzeyen evreleri oluyor. Festival yaş aldıkça, bizler de olgunlaştık. Bazen altını dolduramadığımız şeyler oldu bazen harika şeylere sebep olduk. Bazen beceremedik bazen çok iyi iş çıkardık.
İlk senelerde adayla olan ilişkimizi o sırada Bozcaada’da yaşayan arkadaşlarımız üzerinden kurguluyorduk. Doğal olarak kendinize ait olmayan bir lensle, bilgi filtresiyle yaşıyorsunuz. O sırada güvendiğiniz insanlar size ne şekilde anlatırsa, o şekilde alıyorsunuz. Zira festivalin ilk senelerinde ben ve Çağıl, Almanya’da yaşıyorduk. Hala orada bir evimiz olsa da son 2 senedir örneğin Bozcaada’ya taşındık. İstanbul’dan Berlin’e giden kedimizi, hayatının son dönemini yaşaması için adaya getirdik. Bir tepesine çıktığınızda tümünü görebildiğiniz, ancak yine de kendi alanınıza çekilebildiğiniz, binlerce yıllık bağcılık kültürü olan, doğası, güven hissi, neredeyse her anlamda harika bir yer Bozcaada. Adalı olmak, adalı hissetmek inanılmaz bir şeymiş. Başlı başına bir konu. Ufak bir yer olması, kasaba hissinde olması özellikle adanın merkezinde kurulan ilişkiler, özellikle son dönemde ekonomik koşulların zorlaşması, ülkedeki kutuplaşma ve kısıtlar da sebebiyle farklı kişilerin sürekli birbiriyle yaşadığı sorunlar anlamında çok yorabiliyor. Ben şanslıyım, merkezden uzaklaşıp kendi işime odaklanabiliyorum ancak sürekli işi ve hayatı orada olanlar için bence biraz zor bir denklem.
Gerçekten burada kendine has bir evren yaratılıyor. Hem de her an. Adayı sahiplenenler, bazen de aşırı sahiplenenler, geçimini adadaki işlerinden sağlamadıkları için kafası rahat olup çekirdek yiyerek gelişmeleri izleyenler, burada, buranın işleriyle hayatını geçindirmeye çalışanlar, C seviyesi yöneticiler, bağda tek günlük çalışanlar, “adada X olmalı, Y olmalı” çekiştirmeleri… Burada kapsayıcılık pek kolay değil, prensiplere ve doğrulara tutunmak gerekiyor. O da günümüzde pek kolay değil. Yöneticilerine, bir şey yapmak isteyen herkese bu anlamda sabır diliyorum.
Biz tüm bu dengelerle ve yaşanmışlıklarla, arabanın üstünde anahtarını bırakabildiğin, kapını kilitlemek zorunda hissetmediğin, sevdiğin insanları gün içinde 10 kere görebildiğin bu değişik doğa harikasında bir buluşma yaratmış olduk. İnsanlar müziğin etrafında birleşsin, düşüncelerde gezsin, birbirinden ilham alacakları, tanışacakları alanları olsun istedik. Adanın ve bölgenin konularını, sorunlarını ve değerlerini ele almak çok hoşumuza gidiyor. Bunu yalnızca bir müzik buluşması değil de aynı zamanda bu konulara dokunabildiğimiz bir alan olarak da tasarladık ve seyircilere ismini danışarak, BCF Keşif’i ortaya çıkardık. Bozcaada’da çok değerli işler yapan, kalbi tertemiz insanlar yine de çoğunlukta. Örneğin kalbi her zaman ada için atan Mutlu Güven’in seramik atölyesinden, bağcılığın gelecekte bir finansman mekanizmasına kavuşabilmesi için üzerine çalıştığımız Bozcaada Bağcılık Fonu kapalı oturumlarına, adada badem yağı üzerine bir girişim kuran EVLA ekibine kadar bir sürü değeri (bunlar yalnızca bu seneden birkaç örnek) ada dışından gelen yaratıcı ve güzel işler yapan insanla buluşturuyoruz. Yeni yeni müziklerin sesini, güncel ve güzel konularla bir araya getireceğiz.
Geçtiğimiz 10 yılı yan yana dizdiğimizde pandemiler, ekolojik krizler ve toplumsal dalgalanmalar gibi pek çok küresel ve yerel eşikten geçtik. Yılları kendi aralarında kıyasladığınızda, festivalin karakterinin edisyondan edisyona nasıl kabuk değiştirdiğini gözlemlediniz? Önemli kırılma yılları oldu mu?
M.S: Ne güzel bir soru. Oldu, hem de dediğiniz gibi her sene oldu. Önceki soruda yanıtladığım gibi, çok hızlı şekilde karar verip (bence iyi ki de öyle yapmışız) yola çıktık. Ama sonuç olarak hayatınızda ne kadar ilginç ve büyük bir kırılma yarattığınızdan pek de emin olamıyorsunuz o sırada. Yalnızca Bozcaada Caz Festivali değil, benzer sıralarda Bergama Tiyatro Festivali gibi yerlerde işler üretmeye ya da XJAZZ Berlin gibi şirketlere ortak olduğumuz dönemlerdi. Bir sene, XJAZZ İstanbul’u yaparken artık çok meşhur olan MEUTE’yi (techno marching band) İstiklal Caddesi’nde yürütecektik. İzinler aldık, yazışmalar yaptık, Galatasaray’dan başlayıp çala çala ilerleyeceklerdi. Festivale yakın bir zaman kala İstiklal Caddesi’ndeki patlama gerçekleşti. Üzüntümüzle korkumuz bir oldu. Bu anlattığım olaydan onlarcasını, farklı şiddetlerde yaşadık sektör olarak. Olayın üzüntüsü ve toplumsal olarak hepimizin yaşadıklarına ilaveten söylüyorum, Türkiye’de kültürel projeler üreten bizler için inanılmaz bir dönem özellikle 2013 sonrası. Ekonomi, güvenlik, kutuplaşma, soylulaşma… Türlü konuların içinden geçtik.
Geçen gün festivalin eski çalışma dosyalarına baktım. Gizem, Doğukan, Çağıl… Tüm kuruculara ve ekip arkadaşlarına planlar çizdirmişiz. A, B ve Z planları. Bu arada bunu her sene başında yaptığımız zamanlar olmuş. Yani bir şey olmasa bile “o anda” yine de çıkış planımızı yapmaya çalışmışız. Bunu özellikle Berlin’e taşındığımda çok iyi gördüm. Bir örnekle anlatacağım. Biz pandemiye Berlin’deyken yakalandık ve kapılar kapandı. Bu esnada ortağı olduğum XJAZZ Berlin’de ekibin, bu tip bir kriz karşısında ne denli kitlendiklerini, neredeyse paralize olduklarını gözlerimle gördüm. Nazikçe, ‘‘durun bu konu bende’’ dediğim anı hatırlıyorum. Bu tip bir durumda nasıl plan yapılır, kimlere ne zaman haber verilir, nerelerden yardım istenir, seyirci konunun içine nasıl dahil edilir, ekip nasıl sakin tutulur? Türkiye’de bu dönemde yaşamak, dünyadaki olayların bu şekilde içinden geçmek bizi çevik hale getirmiş. Bundan övünüyor muyum? Hayır - keşke bu kadar çevik olmak zorunda kalmasaydık.
Festival çok ama çok naif şekilde başladı. İlk sene sahne alan tüm değerli sanatçıların, sektörden bizi uzun yıllardır tanıyıp destek olan, sesimizi çıkaran, gelip yardım eden herkesin eforlarıyla ilk iki senesini çıkardı. İlk senenin günahı olmaz, ikinci sene asıl önemli olan, üçte biraz daha profesyonel derken her sene kendini geliştirdi. Mutlu olduğum kısım, hep bir kendi içinde de olsa inovasyon, deneme, deney yapmamız. Yeni bir sahne eklendi, savunuculuk alanları seçildi, Keşif kurgusu çoğaldı, bazen dayak yesek de türler arasında gezinmeye, kitleleri bir araya getirmeye çalıştık. Daha popüler bir grubun konserine gelen bir kişi, örneğin hemen yanı başımda “artık çok büyük bir İlhan Erşahin hayranıyım” dedi. Şu anda hepimize daha normal geliyor ancak büyük şehirdeki bazı hareketler haricinde caz ve doğaçlama müziği sanatçılarının headliner seviyesinde seslerinin yükseltildiği bir festival böyle bir kurguda ve çapta yoktu o zaman. Önder Focan ilk senesinde “Neyi fark ettim biliyor musun? Biz böyle oturup sanatçılar olarak şöyle bir açık hava festivalinde kuliste doğru düzgün vakit geçirmemişiz.” deyişini hatırlıyorum. Evet, bu tip bir açık hava festivali formatında bu tip bir bir araya gelme ortamı pek yoktu. Bunların bilinciyle, paydaş yapısını, sponsorlarını, ekip üyelerine daha güzel şartları sağlamasını getirdiğimiz yıllar ilerledi.
Burada ben ara bir dönemde, birkaç senelik bir geçiş anında kurucu ekibin adada yaşamadığı, savunuculuk alanlarını gerçekten içselleştirmediği bir periyot olduğunu biliyorum. Yani biraz daha miş gibi yaptığmız bir dönem var. Ülkedeki öncelikler, stresler, korkular, yönetim tarzı - her ne olduysa - bunu fark edip üzüldüğümü hatırladığım ara seneler var. Ama işte festivaller de biraz canlı organizmalar gibi, dönemleri oluyor. Bu kadar zor ekonomik koşulda yalnızca ultra popüler isimlerin biletleri iyi satarken, biz başka bir kurguda ilerliyoruz. Birlikte hareket ettiğimiz, işlerine fikirlerine hayran olduğumuz insanlarla ortak üretimler yapıyoruz. Miş gibi yapmadan, yapamadığımızı artık bırakarak, yapabildiklerimizi de gerçekten içselleştirerek ilerlemeyi öncelik yapıyoruz. Bedenlenme teması tam da onun üzerine doğmuştu. Hayatta kendimize mesele ettiğimiz, ya da bazı şeyleri mesele etmiş takip ettiğimiz insanların temalarını, işlerini kitlelerle buluşturuyoruz.
Bu sene mesela Yaz Güvendi ve Kuş Kolektifi diye müthiş bir ekip adaya geliyor. Bozcaada’nın kuşlarını gözlemleyeceğiz, seslerini dinleyeceğiz, sonra bu grubun harika müziklerinde arkamızda Bozcaada Kalesi manzarasında dans edeceğiz. Her sene bu şekilde aklımızda kalacak bir çok buluşma ve proje oluyor. Festival özellikle pandemi dönemi sonrası edindiği çevikliği, zor zamanlarda edindiği kalın deriyi, profesyonel ekibi ve kurumsal hafızasını koruyarak kafasını da açık tutar, bulunduğu bölgeye ve konulara da duyarlı davranırsa, yeni dönemini de güzel şekilde karşılar diye düşünüyorum. Bir yandan da hiçbir şey kalıcı olmak zorunda değil. Gittiği yere kadar, gitmesinin güzel olduğu zamana kadar ilerlesin. Paydaşlarına, ekibine, katılımcılarına güzellikler getirsin yeterli.
Bozcaada Caz Festivali
Türkiye gibi kültürel iklimin ve ekonomik zeminin sürekli yer değiştirdiği bir coğrafyada, bağımsız bir festivali 10 yıl boyunca aynı nitelikle sürdürebilmek “dile kolay” bir direniş hâli. Bu kaotik ekosistemde bağımsız kalabilmenin, sürdürülebilir bir yapı kurmanın bedelleri ve içsel ödülleri neler oldu?
M.S: Arada bir git gel yaşıyorum. Benimle mi ilgili hepimizle mi, bilmiyorum. Bazen çok ağır bir kurban hissi geliyor. Yani “Ah ne çok zorlandık. Şöyle oldu böyle oldu.” derken sonra da diyorum ki ağlama, devam et. Yani bir direniş hali mi, hayatın kendisi de böyle mi, bir zeytin ağacı da kuş da aynı şeyi mi yapıyor vesaire bunlar ayrı tartışmalar. Bildiğim şey, evet - daha kolay işler seçebilirdik kesinlikle. İşin sonunda bana bakıp gözlerinde kaşlarında ilginç şekiller ortaya çıkıp ‘‘Murat, nasılsın abi?’’ diye soran ve işleri güçleri son derece güzel akan arkadaşlarım da bol. Gün içinde sürekli heyecanlandığım, birlikte bir şeyler ürettiğim bırak üretmeyi sohbet ettiğim için bile kendimi şanslı saydığım onca kişi var. Sonra da tabi işin zorlukları, yükleri ve stresleri geliyor. Türkiye’deki sistemsel değişiklikler, pandemisi, savaşı vesairesi derken dünyadaki gelişmeler ve artık kemiklerimize kadar işlemiş kaygı ve stres hali. Bütün bu dengelerin arasında da ekonomik koşulların yalnızca bizde değil tüm tedarikçilerimizde, sponsorlarımızda yarattığı baskılar çok yoğun.
Kültür alanında işler yaratan insanlar için bu koşullar sürpriz ya da yeni değil. Örneğin Assos Gösteri Sanatları Festivali’ni yaratan ekip ve rahmetli Hüseyin Katırcıoğlu da dünyanın en kolay koşullarında bu işleri yapmamıştır. Bir sürü arkadaşımız, harika şeyler yapıyorlar ve bunu son derece ilginç koşullarda yaratıyorlar. Dolayısıyla burada da ilginç bir durum yok ancak yine de söylemem gerekiyor, özellikle 2016 - 2026 dönemi hepimiz için zorlayıcı geçti. Biz Türkiye’ye her zaman ve her şeye rağmen güveniyoruz. Buraları da çok seviyoruz. Romantikliği gerçekçilikle birleştirerek altı dolu bir iyimserlikle ilerlemeye çok önce karar verdik. O yüzden bir direniş gibi değil de, olma hali diyebiliriz.
Eğer kişisel tatminde tanınmak, röportajlar vermek, yüzünüzü adınızı göstermek, bir çocukluk travmanızın çıktısı olarak sevilmek ilgi görmek gibi kısımları atlattıysanız, gerçek heyecanı amacına yönelik kısımlarda buluyorsunuz. Yani geçen seneki 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği ve Troya Müzesi ortaklığıyla, bizim de çorbada tuzumuzla hayata geçen Fenike dönemi Hippoi teknesi seyahati ve yerleştirmesinde o tekneye dokununca, Kızlar İçin Caz Kampı projesinde öğrencilerden birisinin hocasına ettiği bir sözü duyunca, 5 sene sonra birinin gelip “biz eşimle sizin festivalde tanıştık”, “Keşif etkinliğinizde tanışıp şirket kurduk” dediğinde… Sayısız ama sayısız an var. İşte zaten bazen hissediyorum, doğa biraz bizle oyun oynuyor. “Bunlar hırpalansın, her gün sinir stres uyansın, kalpleri sıkışsın nefesleri sıklaşsın ve sonra da çok güzel şeyler işitsin ve yapsın ve devam etsin.” Öyle acayip bir durum. İyi ki yanımızda ailemiz, sevdiklerimiz var. Yoksa içe doğru hızlıca çökeriz, bazen öyle bir stres hali. Her şeyin uçurumun kenarında olduğu bir anda yüzünde gülümseme, ekibinize ve paydaşlarınıza karşı güven hissi vermeniz gereken anlar. Bedeli de ödülü de bol. Hepsine şükür.
Ne güzel bir tesadüftür ki siz Bozcaada'da 10. yılınızı kutlarken, biz de Art Unlimited olarak basılıda 20. dijital yayıncılıkta 10. yılımızı devirdik. Kültür-sanat alanında nefes alan bağımsız yapılar olarak aslında son on yılda aynı zamanın ruhuna tanıklık ettik, paralel yollarda yürüdük. Sektördeki diğer bağımsız aktörlerle birlikte yaş almak, bu kültürel belleği ortaklaşa inşa edip zamana birlikte direnmek sizin cephenizden nasıl bir anlama sahip?

Çağıl Özdemir: Öncelikle size de kocaman tebrikler, 20 yıl dile kolay!
Bu yılki temamız Geçicilik ve bunu tam da 10. yılda seçtik. Çünkü geçen 10 yılda yaptığımız şey sabit durmak değil, koşullara göre şekil değiştirmek oldu. Ekip değişti, bütçe değişti, adanın bizden beklediği şey değişti; her yıl ona göre baştan kurulduk. Süreklilik bizde aynı şeyi tekrar etmek değil, aynı ilişkiyi her yıl yeniden konuşmak.
Zaten onuncu yıl kutlanacak bir şey olduğu için de yapmıyoruz bu işi. Sayı tek başına bir şey anlatmıyor, on yıldır her sene aynı şeyi de yapıyor olabilirdik.
“Birlikte” kısmı ise biraz temenni bence. Açılışlarda görüşüyoruz, birbirimize sarılıyoruz, o duygu gerçek. Ama ortak bir arşivimiz de yok, ortak bir fonumuz da. Herkes kendi başına yaşlanıyor aslında. Ortak bellek dediğimiz şey de çoğunlukla kimsenin sahiplenmediği, birkaç kişinin kafasında duran bir şey. Biri işi bırakınca o da gidiyor.
Bellek konusunda öğrendiğimiz tek şey şu: kimin elindeyse orada kalıyor. Bizim arşivimizde değil, adada kalıyor. Bu yıl adalı kızlarla ilk kez Kızlar Caz Kampı'nı yaptık. On yıl sonra o kamp hatırlanacaksa bizim yüzümüzden değil, o kızların ne yaptığı yüzünden hatırlanacak.
Paralel yürüdüğümüz doğru. Ama paylaşmaya değer olan şey başarı hikâyeleri değil bence. Tutmayan işler, kapanmayan bütçeler, neyi neden bıraktığımız. Onuncu yılda birbirimize anlatabileceğimiz. En işe yarar şey o.
Bozcaada Caz Festivali
Bu yılın programı oldukça zengin; Çağıl Kaya'dan Gevende'ye, disiplinlerarası Keşif etkinliklerinden uluslararası isimlere uzanan derinlikli bir yapı var. Ancak 10. yılın teması son derece felsefi bir yerden, “Geçicilik” kavramı üzerinden sesleniyor bize. Bu varoluşsal tema, 10. yılın kürasyonuna, mekânsal kurgusuna ve bugünkü ruh hâlinize nasıl etki etti?
M.S: Senelerdir konuştuğumuz, bazen de bu arada hararetli olarak tartıştığımız bir konudan geliyor aslında. Ben biraz daha “festivaller projeler 50. senelerini bulsun, 100 olsun, okul olsun şöyle olsun böyle olsun” yaklaşımıyla ilerliyordum. Projelere bu şekilde bakmanın, böyle hafızalar yaratmanın değerli olduğunu düşündüğüm yanları var. Çağıl da her şeyin her an fişinin çekilebileceği görüşünde daha çok. Bu arada bazen şapkaları da değişiyorduk, yani bu hisler de her zaman sabit değildi. Ama bunları hep tartışırdık. Doğukan’a anlatırdık, o da eklemeler yorumlar yapardı. Bu böyle sürüp giderdi. Projelere olan bu yaklaşımlar haricinde günlük hayatımızda da iyiyi ve zoru çok yoğun yaşadığımız dönemlerimiz birikti. Evde kedimizi severken, bir yerde oturup konuşurken hep bu konuları açardık. Her şeyin geçiciliği. Ama bir yandan da kalıcı gibi davranabilmek. Yani bir ilişki keşke hep sürse hissinden her an her şey bitebilir yaklaşımına geçiş.
Bizim işleri yapan çevrelerde, hep bir kalıcılık dikmek, “ben de buradayım” demek, iz bırakmak gibi yönelimler oluyor. Güzel bazı şeyler de buralardan çıkabiliyor. Ancak bir şey 500 sene sürecek olsa da, ona karşı olan yaklaşımınız her an geçip gidebileceği şeklinde olunca insana çok garip bir nefes aldırıyor. İşte o nefesin tam bir tanımı yok bence. Herkese özel, rahatlamayla karışık buruk değişik bir his. Biz o hissi çok seviyoruz. Bir kediye, kuşa, kişiye, projeye, adaya, bir şeylere tuluyorsunuz. Biliyorsunuz, bir noktada o an, o şey geçip gidecek. Temayla ilgili bu sene, kalıcılığı kutlama senemizde bunu konuşmaya karar verdiğimizde derinlemesine de araştırmaya başladık. Gerçekten insan zihninin anlamakta en zorlandığı, zaman akışı ve yaşayışı sebebiyle içselleştiremediği konuların başında geliyormuş. Buradan da güzel bir tezatlık çıkmış oldu. Önce biraz çekindik, fazla derin, ciddi kaçar mı diye düşündük. Sonuç olarak insanların eğlenmeye geldiği bir festival yapıyoruz, dünyayı bu festival esnasında kurtarmayacağız, tüm aydınlanmanın işaret fişeği buradan yanmayacak. Acaba fazla mı ciddi derken her anlattığımız kişiden olumlu dönüş aldık ve bu şekilde ilerledik. İyi ki de öyle yaptık.





Yorumlar