Müzede Sahne: On yıldır oyunda
- Maya Çelem
- 20 dakika önce
- 10 dakikada okunur
Müzede Sahne, on yıldır Sakıp Sabancı Müzesi'nde her edisyonunu farklı bir tema etrafında kurgulayarak performans sanatları ile müze arasındaki diyaloğu yeniden ele alıyor. Bu yıl Oyunlarla Dönüşüm temasıyla gerçekleşecek program öncesinde, sanat yönetmenliğini üstlenen Ayşe Draz ile Müzede Sahne'nin on yıllık serüvenini, bu yılın küratoryal yaklaşımını ve programın izleyiciye sunduğu deneyimi konuştuk
Röportaj: Maya Çelem

Ayşe Draz. Fotoğraf: Munise Erden
Bu yıl Müzede Sahne'nin onuncu yaşını kutluyoruz; siz ise dördüncü kez sanat yönetmenliğini üstleniyorsunuz. Aslında bu programla ilişkiniz sanat yönetmenliğinden önce, katılımcı sanatçı olarak başlamıştı. Bugünden geriye baktığınızda, Müzede Sahne ile ilişkinizin nasıl bir yolculuğa dönüştüğünü düşünüyorsunuz?
İlk kez katılımcı sanatçı olarak Müzede Sahne'nin parçası olduğumda, müzenin bir sahneye dönüşebileceğini deneyimlemiştim; ama bu sahnenin olanaklarını ve alışkanlıklarını, içinde barındırdığı potansiyeli ve imkânsızlıklarını henüz tam anlamıyla keşfetmemiştim. Şimdi anlıyorum ki müze mekânıyla gerçekten bir sahne olarak çalışmaya aslında son iki senedir başlamışım; ilk iki sene bir karşılaşma ve tanışma süreciymiş. Bu süreçte var olan seyircilere yenilerinin eklendiğini de gözlemliyorum; mahalledeki Zeytuni'den gelip her sene bizi heyecanla takip edenler, ya da Sessiz Disko sayesinde tanışıp hâlâ ahbaplığımı sürdürdüğüm, hayatıma katılan yeni insanlar gibi. Gitgide çeşitlenen ve genişleyen bir seyirci topluluğu oluşuyor. Ben zaten “izleyici” demektense “seyirci” demeyi tercih ediyorum; birlikte seyre çıkan, seyri birlikte kuran anlamında. O yüzden ilk senem, asıl olarak seyircinin neye ne zaman baktığını, hangi anda kendi bedeninin de performansın parçası olduğunu fark ettiğini, dâhil olmaya ne kadar istekli olup olmadığını, yani hem seyirciyi hem de müzenin mekânlarını gözlemlemekle geçti. Ardından seyircinin bedenini salt bakan bir konumdan çıkarıp nasıl seyrin içinde konumlanan, eş eylemci bir unsura dönüştürebilirim diye kafa yormaya başladım. Bir sahne olarak müzeyi keşfederken, onunla birlikte yeni hayaller kurarak, hem performansı hem de müzeyi kendi sınırlarından ve alışkanlıklarından özgürleştirip aralarında bir tür geçişkenlik kurmaya çabaladım. Dört yıllık yolculuğum da bu merakın giderek bir sorumluluğa dönüşmesiyle şekillendi. Katılımcıyken kendi işimin müzeyle kurduğu tek bir ilişkiyi düşünüyordum; sanat yönetmeni olarak ise misafir ettiğimiz, farklı disiplinlerden gelen sanatçıların her birinin kendi diliyle aynı mekânın içinden nasıl farklı sesler çıkarabileceğini ve seyircilerle birlikte nasıl bir seyir kurgulayabileceğimizi soruyorum kendime. İlişki, “ben ve mekân”dan “biz ve mekân”a, tek sesli bir seyirden çok sesli bir seyre genişledi. Bu genişlemeyi mümkün kılan da disiplinlerarası üretimlere alan açmam ve farklı alanlardan gelen sanatçılarla kurulan iş birliklerinin, mevcut tanımları esnetme potansiyeline olan inancım. Her sene birbirine katmanlar ekleyen yeni temalarla devam etsem de, yolculuğum bir yandan da aynı çekirdeğin etrafında genişleyen bir spiral gibi örülüyor zihnimde; “klasik tanımıyla kalıcılık ve sabitlik üzerine kurulu müze, bir daha tekrarı olmayan âna nasıl ev sahipliği yapar? Birbirlerinin zaman ve mekânlarına nasıl sızarlar ve sızdıklarında neler olur?” soruları merkezdeki çekirdeği oluşturuyor. Sabancı Müzesi gibi, Marina Abramović'ten Yoko Ono'ya farklı sanatçılarla performansa, yani o bir defalık âna, elle tutulamaz gelip geçici medyuma zaten alan açmış bir kurumda bu soru tam da yeşerebileceği toprağı buldu. Sorular zihnimde dönerken spiral hem biraz daha genişledi hem biraz daha derinleşti. Dördüncü kez sanat yönetmenliğini üstlenirken artık kendimi o on yıllık hafızanın bir parçası gibi hissediyorum; ki bu hem çok kıymetli hem de beni sürekli tetikte tutuyor.
Müzede Sahne'nin sanat yönetmenliğini üstlendiğiniz süreçte hem programın hem de seyirciyle kurduğu ilişkinin dönüşümüne tanıklık ettiniz. Bununla beraber her edisyonun yeni deneyimler ve yeni sorular üreten bir süreç olduğunu düşünüyorum. Geriye dönüp baktığınızda, önceki edisyonlardan bu yıla taşınan en önemli birikimler neler oldu?
Benim için, her edisyonun bir öncekini unutmanın, silmenin aksine ona eklemlenerek, üstüne katmanlanarak ilerlemesi çok önemliydi; öyle ki artık bazı şeyler Müzede Sahne'nin kendi geleneği hâline geldi. Mesela oyunlardan önceki Fuayede Karşılaşmalar, bahçeye yayılan performatif işler ve her gösterim sonrası sanatçılarla yapılan söyleşiler; yan etkinlikler olmaktan ziyade bence artık programın omurgasını oluşturan unsurlar. Çünkü seyri salt oyun anıyla sınırlamayıp öncesine ve sonrasına sızdırıyor, karşılaşmayı zamana yaymayı mümkün kılıyorlar. Bir başka kalıcı birikim de Dr. Oğuz Öner'le dört yıldır sürdürdüğümüz Ses Manzarası atölyesi; her sene müzenin ses haritasına yeni bir katman ekliyor, bugün geriye dönüp bakabileceğimiz, müzenin belleğine işlemiş uzun vadeli bir arşive dönüşüyor. Geçen yıl bu haritaya kokuyu da ekledik. Yani her edisyon müzede kalıcı bir iz bırakıyor ve o iz bir sonraki yılın zeminini kurmaya yarıyor. Bence tam da bu noktada üretken bir gerilim de mevcut; bir yandan bazı şeyleri sürekli kılmaya çalışırken, kurduğunuz çerçeveyi de sabitlememek, her sene çerçevenin malzemesini, nereye ve nasıl konumlandıracağınızı yeniden düşünmeyi göze almak. Mekân da, seyirci de, işler de sabit değil; her yıl kendime “bu karşılaşmayı bu sene nasıl başka türlü kurabiliriz” diye soruyorum. Belki de benim açımdan en büyük birikim, bir önceki seneden edindiğim deneyimin üzerine, ama belki başka malzemelerle, belki yeni bir manzaraya açılan yeni bir çerçeve önerebilmek; ve bazen de yenilmekten, yanlış yapmaktan korkmamak.
Soldan sağa, yukarıdan aşağıya; ŞÂZÂN MECLİSİ: Tuhaf Akrabaların İzinde, Yıldız, 9/8’lik Kıyamet, Şatonun Altında
Bu yılın teması Oyunlarla Dönüşüm. Hayal kurmaya ve mevcut gerçekliğin sınırlarını yeniden düşünmeye alan açan oyun, bana kalırsa performans sanatının en temel dinamiklerinden biri. Programı kurgularken “oyun” kavramı size hangi düşünsel ve sanatsal olanakları açtı? Bu yıl program boyunca “oyun” nasıl bir dönüşüm potansiyeli öneriyor?
Oyun performansın en temel dinamiklerinden biri; hatta ritüelle birlikte performansı var eden iki kurucu unsurdan biri. Huizinga'nın Homo Ludens'te hatırlattığı gibi oyun, insanın en temel kültür kurucu edimlerinden; kendi kurallarını, kendi zamanını ve mekânını yaratan, oynayanı da seyredeni de gündelik olandan alıp başka bir yere taşıyan bir güç. Beni asıl çeken de buydu; oyun, mevcut gerçekliği bir an askıya alıp “ya başka türlü olsaydı” diye sorabilmeyi, başka olasılıkları, sadece zihinsel de olsa, prova etmeyi mümkün kılıyor; dünyanın verili ve değişmez olmadığını, kurallarının yeniden yazılabileceğini bize bedenimizle deneyimletiyor. Caillois'nın Huizinga'yı genişletirken söylediği bir şey de bu yıl programı kurarken çok işime yaradı; oyun yalnızca kuraldan ibaret değil, kuralla özgürlüğün, hesapla şansın, düzenle baş dönmesinin bir arada var olabildiği bir alan açıyor. Yani oyun hem sınır çiziyor hem o sınırın içinde bir özgürlük kuruyor; tıpkı bir performansın kendi kurallarını kurup sonra o kuralların içinde beklenmedik olana alan açması gibi. Performans da dönüşümü, seyirciye didaktik biçimde dayatmadan, onu bir oyunun içine davet ederek mümkün kılıyor. Çünkü oyunun mümkün kıldığı dönüşüm, icracısı için belki daha niteliksel ve doğrudan; seyredeni için de, bazen küçük bir farkındalıkla bazen büyük bir sarsılmayla gerçekleşiyor. Bu yıl program boyunca önerdiğim dönüşüm potansiyeli tam da bu; büyük, gösterişli bir dönüşüm değil; oyunsu kalabilmenin kendisini bir imkân, hatta içinden geçtiğimiz dönemde bir direniş biçimi olarak hatırlatan bir davet sadece.
Program, tiyatro, dans ve performansın yanı sıra atölyeler, söyleşiler ve katılımcı deneyimlerle müzenin farklı mekânlarına yayılıyor. Farklı yaş gruplarına ve izleme biçimlerine de alan açan bu seçkide, seyirciyi nasıl bir Müzede Sahne deneyimi bekliyor?
Seyirciyi, müzenin bahçesinde farklı mekânlarda dolaşarak bedeniyle ve farklı duyularıyla kuracağı bir deneyim bekliyor. Aslında performansa dair en sevdiğim şey de bu; hem elle tutulamaz hem de ele geçirilemez oluşu. Performansın kurduğu akışı ancak gelip bedeninizle, performansın “şimdi ve burada”sında, duyularınızla deneyimleyebilirsiniz. Benim için program yapmak da bir seçki yapmaktan çok, mekânın bedensel akışını, zamanın ritmini ve seyir deneyiminin dramaturjisini birlikte kurgulamak; o yüzden seyri oyunun başladığı ana hapsetmiyor, öncesine ve sonrasına yayıyorum. Her ana sahne oyunundan önce Fuayede Karşılaşmalar'la seyirci izleyeceği işe dair düşünmek, odaklanmak için bir alan buluyor; oyundan sonraki söyleşilerle de karşılaşma hayatın içine sızmaya devam ediyor. Bir yandan Fıstıklı Teras'ta daha klasik yapıda güçlü işler var: 9/8'lik Kıyamet, Yıldız, Şatonun Altında, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri. Diğer yandan sahne bahçenin bir köşesine, hatta bir merdiven basamağına taşınıyor; Melih Kıraç'ın Yakın Zamanın Kaybı müzenin farklı alanlarına sızarak her karşılaşmada yeniden biçimleniyor, Şule Ateş'in Şâzân Meclisi bahçede prömiyer yapıyor. Böylece seyircinin yürüme hızı, nerede durup nereye baktığı, arkadaki ağacın hışırtısı, fondaki Boğaz'ın sesi, güneşin açısı ve ayın çıkıp çıkmadığı bile deneyimin bir parçası oluyor. Ben sahnenin ille de ayrıştırılıp seyirciden koparılarak kurulması gerektiğine inanmıyorum; eleştirel bir mesafe kurulduğunda gündelik hayatın içindeki mekânlar da sahneye dönüşebilir. Bu yaz Berlin'de Volksbühne'ye dönen Matthias Lilienthal, tiyatronun önündeki meydana dev bir havuz kurdurup girişi bedava yaparak göreve tam da böyle bir jestle başladı; hem şehrin altyapısına ve havuzlara eşitsiz erişime dikkat çeken, hem de gündeliğin içinde bir sahne açan bir jestti bu. Kendimi elbette Lilienthal'le kıyaslayamam ama beni heyecanlandıran şey, sahneyi, hayatın olmasa da en azından müzenin tam ortasında, herkesle birlikte açabilmek.
Bu sene de deneyimi yalnızca gözle değil, kulakla, kokuyla, bedenle kuruyoruz; Oğuz Öner'in Ses Manzarası, Kuş Kolektifi'nin atölyesi ve Homemade Aromaterapi'nin koku atölyeleri, müzenin görsellikte yoğunlaşan hâlini başka duyulara açıyor. Bunu bilinçli olarak farklı yaşlara ve farklı katılım biçimlerine de açık tutuyorum; 7 yaş üzeri seyircilerimiz Türkiye’de çocuk ve yetişkinler için kukla tiyatrosunun en nitelikli ve öne çıkan oluşumlarından Anuşka'nın Atölyesi'nde ortaoyunu ve kukla geleneğiyle mitolojik hikâyelerle karşılaşırken, Begüm Erciyas'ın Attika'dan Mektuplar'ında seyirci işi, kendi sesi ve bedeniyle bizzat tamamlıyor. Yani herkese tek tip bir “izleme” dayatmıyorum; seyircinin kendi mesafesini, kendi katılım derecesini seçebileceği bir spektrum açmaya, müzeyi de tek bir gösteri mekânı değil, içinde birlikte nefes alıp verdiğimiz bir organizma olarak deneyimletmeye çalışıyorum.
Bu yıl Müzede Sahne, Sakıp Sabancı Müzesi'nde devam eden Yoko Ono: İçses ve İçyapı sergisiyle ilişki içinde gerçekleşiyor. İki farklı deneyimin birbirini nasıl beslemesini umuyorsunuz?
Yoko Ono, eserlerini tamamlaması ve gerçekleştirmesi için seyircisini davet eden, onu eserin bir tamamlayıcısı ve uygulayıcısı kılan bir sanatçı; hatta performans sanatının ve feminist sanatın henüz adı konmadan, Cut Piece ile en radikal örneklerinden birini veriyor. Cut Piece için 1964'te Kyoto'da, elinde bir makas, yerde hareketsiz oturup seyircisini tek tek sahneye çıkıp üzerindeki giysiden bir parça kesmeye davet ediyor ve aslında böylece kendi bedenini ortaya koyarak seyirciyi bir anda salt bakan konumdan çıkarıp eyleminden sorumlu bir suç ortağına, eş eylemciye dönüştürüyor. Ayrıca kadın bedeninin nesneleştirilişini ve edilgenliğe hapsedilişini, seyircinin eylemiyle görünür kılıyor. Ben Ono'nun yaklaşımını kuralı olan ama adeta sınırı olmayan bir oyun kurması olarak yorumluyorum; bir talimat veriyor, bir davet bırakıyor, ama o davetin nasıl gerçekleşeceğini sonuna kadar seyircisine bırakıyor. Bu katılım ve oyun anlayışı programa, seyircinin performansı kendi sesi ve bedeniyle tamamladığı işleri dahil etmem için rehberlik etti. Ono'nun katılım anlayışı, Müzede Sahne'nin en temel meselesiyle birebir yankılanıyor; benim izleyici yerine ısrarla “seyirci” deyişimle, yani seyirciyi seyri birlikte kuran, eseri kendi varlığıyla tamamlayan eş eylemci konumuna yerleştirmemle. Rancière'in Özgürleşen Seyirci'de hatırlattığı gibi, seyretmek zaten edilgen olmak zorunda değil; hareketsiz oturan seyirci de gördüğünü kendince yorumlayıp zihninde yeniden kurarken çoktan eylemin içinde. Bu seneki seçkide Ono'nun bu katılım anlayışıyla en doğrudan teması Begüm Erciyas'ın Attika'dan Mektuplar'ında kuruyoruz; seyirci orada bir mahkumun mektubundan kesitleri âdeta bir kulaktan kulağa oyunundaymışçasına fısıldayarak performansın katılımcısı oluyor, dayanışma anlatısını kendi sesiyle kuruyor ve kendi bedeniyle koreografinin icracısı oluyor.
Soldan sağa; Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Attika’dan Mektuplar, Mitolojik Hikâyeler
Daha önce Müzede Sahne üzerine kaleme aldığınız yazınızda, performansın müzeye taşınırken aslında müzenin de performansın alanına taşındığını belirtmiştiniz. Programı incelerken bu düşüncenin bu yılki programda da karşılık bulacağını hissetmek mümkün. Müzeyi klasik bir gösteri mekânından ayıran olanaklar sizce neler?
Benim için sahne, fiziksel bir mekandan ziyade bir bakış farkındalığıyla, bir çerçevelemeyle kuruluyor; eleştirel bir mesafeyle bakıldığında bir merdiven basamağı da, bahçenin kuytu bir köşesi de sahneye dönüşebiliyor. Bakış gündeliğin içinde her yerde bir “sahne” kurabilirken, öte yandan o mekânın kendi tanımları, alışkanlıkları ve beklentileri de sahnenin bir parçası olmaya, birer göstergeye dönüşmeye başlıyor. Yani performansla mekân karşılıklı olarak birbirini tanımlıyor, birbirini dönüştürüyor; ne müze eskisi gibi bir müze kalıyor, ne de performans kendi kurduğu dünyayla sınırlı kalıyor. Müzeyi klasik bir gösteri mekânından ayıran şey de işte tam bu. İster teatral ister dans olsun bir performans, dünyasını çoğu zaman daha nötr, boş bir alan üzerine ya da kara kutu içinde kurar; müze ise hiçbir zaman boş değil, kendi ritmi, alışkanlıkları ve çerçeveleriyle geliyor bu karşılaşmaya; boş olduğunda bile aslında performansın kara kutusu değil, kendini beyaz bir küp olarak tanımlıyor. Aslında kara kutu ve beyaz küp meselesine, doktora tezimde, işlerini hep merakla takip ettiğim bir sanatçı olan Tino Sehgal'in sahne sanatlarının kara kutusundan çıkıp görsel sanatın beyaz küpüne geçişini tartışırken değinmiş, galerinin o "nötr" beyazlığının aslında Brian O'Doherty'nin gösterdiği gibi kendi başına bir ideoloji taşıdığını yazmıştım. Müzeyi burada ilginç kılan da tam bu; beyaz küp bile, içine bir beden girdiğinde, kendi sessizliğinin bir seçim olduğunu ele veriyor. Sabancı Müzesi de halihazırda mimarisi, tarihi, bahçesi, koleksiyonu, o an içinde süren sergisi ve İstanbul’daki konumuyla baştan anlam yüklü bir mekân ama bir sahne olarak da kendisini yeni bir işbirliğine, karşılaşmaya açıyor. Ben de sahneyi bu katmanların içine kuruyorum; performans oradaki bir heykelle, ağacın hışırtısıyla, fondaki Boğaz'la, hatta o an devam eden sergiyle konuşmaya başlıyor. Müzenin sunduğu imkan da bu sanki; hazır ve sabit bir dekor değil, performansla birlikte yeniden anlam kazanan, hem dağılabilen hem de çoğalabilen, katmanlanan bir mekân olması.
Son yıllarda izleyiciyi pasif konumdan çıkaran katılımcı işler giderek çoğalıyor. Ancak katılım bazen biçimsel bir tercih olarak da kalabiliyor. Sizin için gerçekten dönüştürücü bir katılım deneyimini mümkün kılan şey nedir?
Bazen biçimsel katılım, seyirciye bir kapı aralamak ama onu içeri gerçekten almadan davet ediyormuş gibi yapmaya benziyor; oysa gerçek katılım onu içeri almaktan, sonrasında olabilecek olasılıkların tümü mümkün olmasa da çoğunu prova etmiş olup onlara veya öngörülemezliğe alan açmaktan geçiyor. Tabii katılımı hiç vaat etmemek de bir tercih olabilir; bazı işler seyirciyi çok ince ayarlarla, kurdukları çerçeveyle baştan tanımlı ve önceden hesaplanmış bir yere yerleştirirler, bunda bir sorun yok. Ben asıl mış gibi yapıldığında, yani bir şey vaat edip başka bir şey sunulduğunda sorun yaşıyorum; yoksa seyirci sanatçının önceden kurduğu senaryonun bir figüranı da olabilir, kendi payına düşeni oynar ve çıkar, yeter ki performans baştan daha fazlasını iddia etmesin. Zaten Rancière'in Özgürleşen Seyirci'de hem karşı çıktığı hem de hatırlattığı gibi, seyirciyi "gerçekten" katılımcı kılmak için ona bir görev vermek gerekmez; yerinde oturan, dışarıdan edilgen görünen seyirci de aslında zaten zihnen bir katılımcıdır. Mesela geriye gidersek, Shakespeare döneminde meydandaki tiyatroda gün ortasında Romeo ile Juliet öpüşürken sahnede ne bir yıldız ne bir ay vardır; seyirci o bahçeyi, o ayışığını sadece duyduğu birkaç kelimeden kendi zihninde kurar. Hiçbir şey yapmıyor gibi görünen o seyirci aslında en baştan beri eylemin içindedir; gördüğünü kendi hayal gücüyle tamamlar. Yani mesele hiçbir zaman seyirciye eylem verilip verilmediği değil; katılımı da bu yüzden ikili bir kutupta değil, bir spektrum üzerinden düşünmek gerekiyor. Asıl kritik olan, performansın seyirciye ne vaat ettiği ile gerçekten ne sunduğu arasındaki tutarlılık. Seyirciden bir anda bir karar vermesini istiyorsanız, yani ona “burada senin elinde bir şey var” diyorsanız ama o karar gidişatı hiç değiştirmiyorsa, orada bir vaatte bulunup onu tutmamış olursunuz; bu bana etik açıdan rahatsız edici geliyor, çünkü seyirciyi bir deneye dahil ediyorsunuzdur ama deneyin sonucunu siz zaten önceden kestirmiş oluyorsunuzdur. Dönüştürücü katılım, benim için, sanatçının da bu vaadin riskini gerçekten göze aldığı, seyircinin kararının işi başka bir yere savurabileceği, hatta bazen sanatçının kontrolünü kaybedebileceği an. Ama bu dönüşümün büyüklüğü konusunda da katı olmamak gerekiyor sanki; bir icracı zaten performansı her gerçekleştirişinde bir şekilde dönüşüyor, seyirci için de bu bazen büyük bir sarsılma, bazen küçücük bir farkındalıkla gerçekleşebiliyor. Yani vaat edilenle sunulan arasındaki o tutarlılık sağlandığı sürece, dönüşümün kendisini de akışkan bir spektrum üzerinde düşünmek gerektiğine inanıyorum; küçük bir farkındalık da bazen sarsıcı bir kırılma kadar gerçek bir dönüşüm sayılır bence.
Bir program on yıl boyunca devam ettiğinde ister istemez kendi hafızasını ve geleneğini de oluşturuyor. Siz bugün Müzede Sahne'ye baktığınızda onu en çok hangi yönüyle tanımlıyorsunuz? Önümüzdeki yıllarda Müzede Sahne'nin nasıl bir yöne evrilmesini hayal ediyorsunuz?
Müzede Sahne’yi sanırım en çok, her yıl tanıdık yüzlerin geri döndüğü, ama gitgide yeni yüzlerin de katılımıyla çeşitlenen, çok sesli, geçici ama gerçek bir mahalle olarak tanımlayabilirim. “Geçici” diyorum çünkü sadece birkaç gün var oluyor; “gerçek” diyorum çünkü o birkaç gün içinde kurulan karşılaşmalar gerçekten bence kalıcı izler bırakıyor. On yıl boyunca bu mahallenin sınırları da, sakinleri de değişip dönüştü, ama bir araya gelme arzusu hiç değişmedi diye umuyorum. Bir de paylaşmak istediğim bir müjde var; Sabancı Müzesi ile birlikte Müzede Sahne'yi artık yalnızca yaz sonundaki birkaç günlük mini festivalle sınırlı tutmamaya karar verdik; sonbahar ve kış aylarında da müzenin iç mekânlarında, o dönem süren sergilerle çeşitli şekillerde ilişkilenen buluşmalarla seyirciyle yeniden bir araya geleceğiz. Sabancı Vakfı'nın on yıldır süregelen desteğinin bir uzantısı olarak Müzede Sahne yıl boyunca “sahnesini kurmaya” devam edecek.
Müzede Sahne 10 yaşında
27-30 Ağustos tarihleri arasında Oyunlarla Dönüşüm temasıyla gerçekleşecek Müzede Sahne'nin programını linkten inceleyebilirsiniz






Yorumlar