Blood Memory

Sanatçı Deniz Pasha’nın, göçmenlerin görünmez bir yaşam sürdükleri yerlerde; görülmeyen, kucaklanamayan ya da anlaşılmayan taraflarını portrelere yansıttığı sergisi Blood Memory, 2 Temmuz'a dek The Pill’in İstanbul’daki galerisindeydi. Sanatçının, serginin devamını oluşturan eserleri ise 31 Temmuz’a dek Brüksel'deki Ballon Rouge’da sergilendi


Röportaj: Selin Çiftci



Deniz Pasha, Fotoğraf: Elif Kahveci



Son serginizin itkisi nasıl gelişti; sergide yer alan çalışmalarınızdan bahseder misiniz; sergi nasıl bir çekirdek etrafında şekilleniyor?


Sergideki eserler hem bolluğun, bereketin hem de kısıtlamaların olduğu bir yerden geliyor. Son dört yıldır Türkiye’deki Afrikalılar’ın geçmişini ve varoluşunu inceliyorum. Huzursuz edici manzaralar barındıran bir tarihin hafızalardan silinmesinin tesadüf olmadığını öğrenmek, yaşamakta olduğumuz “an”da, içerisinde korunması, belgelenmesi ve keşfedilmesi gereken pek çok şeyi barındırdığını fark etmemi sağladı.



Kariyerinizde hangi noktayı tarif ediyor bu sergi; nasıl konumlandırırsınız; önceki çalışmalarınızla nasıl bir ilişki kuruyor?


Kariyerimden ziyade, pratiğim üzerine daha fazla düşünüyorum. Pratiğimdeki tüm adımları, tıpkı bir dokumada birbirine bağlanan ince iplikler gibi bir önceki adımın devamı olarak görüyorum. Her zaman kalbime yakın konuları işlediğimi söyleyebilirim. Siyah olmanın ve kadın olmanın travmasına içgüdüsel olarak bir tepki veriyorum.



Deniz Pasha, Blood Memory sergi görüntüsü, The Pill, İstanbul



Üretim sürecinize geldiğimizde nasıl bir mekanizma karşılıyor bizi, oradaki dinamiği bize tarif eder misiniz? Nelerden ilham alıp, neleri dert ediniyorsunuz; uyguladığınız ritüelleriniz var mı?


Dil ve edebiyat, İnternet kültürü ve sokak yaşantısı, bunların hepsi pratiğimi besleyen şeyler. Kendimi Batı sanat tarihi içerisinde görmüyorum. Negritude, üretime olan yaklaşımımı büyük ölçüde etkiliyor. Not almak, fotoğraf çekmek, eskiz yapmak ve ait olduğum topluluktan insanlarla iletişim içerisinde olmak, hepsi benim için bilinçaltı ritüelimin bir parçası... Bir de arada kalmış anlar var; hiçbir şey yapmaya çalışmıyorken gelen fikirler...



İş yapmaya başladığınızdan itibaren sanat dünyasında işler nasıl değişti; gözlemleriniz neler?


Azınlıkların ve bastırılmış insan gruplarının temsiliyeti daha çok pazarlanabilirlik unsuru üzerinden değerlendiriliyor. Bu iki ucu keskin bir kılıç, çünkü radikal sanatçıların neo-liberal boşluğa çekildiğini de görüyorum. Bu endişe verici, çünkü işin içine para girer girmez sanatçılar kazanç sınırları içerisinde kalarak pratiklerinde kısıtlandıklarını hissediyorlar. Ne kadar para kazanılabileceğinden bağımsız olarak sanatçıyı titizlikle destekleyen yeni galeri/iş modellerine ihtiyacımız var.



 

Pratiğimdeki tüm adımları, tıpkı bir dokumada birbirine bağlanan ince iplikler gibi bir önceki adımın devamı olarak görüyorum. Her zaman kalbime yakın konuları işlediğimi söyleyebilirim. Siyah olmanın ve kadın olmanın travmasına içgüdüsel olarak bir tepki veriyorum.

 


Kariyerinizde kırılma noktası yaratan ya da sizin için çok önemli olduğunu düşündüğünüz, ayrı bir yere koyduğunuz bir eser ya da seriniz var mı?


Evet, Jacob Lawrence’ın Migration Panels adlı serisi ve Bill Traylor’ın tüm işleri.



Niçin sanat yapıyorsunuz ve devam etmeye neden değerdi?


Kendimi ancak böyle koruyabiliyorum.



Türkiye’de sanat deyince aklınıza gelen/karşılaştığınız/var olduğunu düşündüğünüz çıkmazlar nelerdir ve bu konularda geliştirdiğiniz fikirleriniz ya da önerileriniz var mıdır?


Türkiye'de sanat deyince aklıma ilk gelen şey: tekelleşme ve kâr politikası. Başka yerlerden/coğrafyalardan/kültürlerden gelen sanatçıların aramıza dahil edilmesine ihtiyacımız var; radikal sanatın, performans sanatlarının ve sanata erişilebilirliğin artmasına ihtiyacımız var. Eser üretimi sadece belirli bir kesim sanatsever için değil, herkes için erişilebilir olmalı. Toplumun sanata dahil edilmesi amacıyla kurumların buna göre programlar kurgulaması başlangıç için en doğru nokta.


Akademide sunulan geleneksel sanat ortamlarının dışına çıkarak çalışan harika sanatçılar var ve her zaman varoldular. Kurumların ve çalışanlarının; outsider sanatçıları, azınlıklara mensup sanatçıları, LGBTİQ+ topluluklarını; anlamak, araştırmak ve onlarla ilişki kurmak için daha fazla çaba göstermelerinin yanı sıra bu toplulukların bu kurumlarda işe alınması konusunda daha çok yardımcı olmalarını umuyorum.


Otosansür, ifade özgürlüğünün olmaması da öne çıkan çıkmazlar arasında. Yaptığımız sanat, nerede olduğumuzu gösterdiği için zulüm görebileceğimizi bilmek ise gerçek bir çıkmaz yaratıyor.



Deniz Pasha, Blood Memory sergi görüntüsü, The Pill, İstanbul