top of page

Farklılıkların birlikteliği: YA DA’nın politik imkânı

43 dakika önce
6 dakikada okunur

Oğuz Yalım ve Asaf Erdemli'nin Summart’ta devam eden YA DA sergisi, birlikte var olmanın imkânlarını plastik sanatların diliyle yeniden düşünmeye davet ediyor. Resim ile heykelin, yüzey ile mekânın, iki farklı yaratıcı iradenin karşılaşmasından doğan bu üretimler, yalnızca disiplinler arasındaki sınırları değil, farklılıkların birbirlerini ortadan kaldırmadan nasıl ortak bir varlık alanı oluşturabilecekleri sorusunu da gündeme getiriyor


Yazı: M. Wenda Koyuncu



Oğuz Yalım & Asaf Erdemli, Sıra ve Dışı, 2026, Tuval üzerine akrilik, metal, 110 × 131 cm


Farklılıklarımızla nasıl bir aradayız? 


Giderek sertleşen dünyanın ve yerelin politik atmosferi, kronik toplumsal mevzuları yeniden tartışmaya açıyor: Farklılıklarımızla beraber yaşayabilecek miyiz? 


Kapitalizmin yeni yüzü olan tekno-feodal imparatorluğun saldırgan bir hattan işlediği zamanımızda farklı bedenler, inançlar, kültürler ve dünya görüşleri (kaldıysa eğer!) aynı toplumsal zeminde var olabilirler mi veya birbirlerine dönüşmeden, asimile olmadan, birbirlerini ortadan kaldırmadan ortak bir yaşam alanı veya mekânı üretmeleri mümkün mü? 


Mevzu, 2000’lerde çok gündemde olan tanınma meselesinden öte bir hal aldı; iktidarın, ekonomik kaynakların, kamusal mekânın ve toplumsal görünürlüğün nasıl işlediğiyle ilgili bir duruma evrildi. Önce şunu söylemek gerek: birlikte yaşamak, basitçe yan yana bulunmak anlamına gelmez. Bir kentin ortak sakinleri olmak, herkese o kentin veya kamusal alanların siyasal sınırları dahilinde eşit imkânlar, haklar görünürlük koşullarını sağlamaz. Mekân tarafsız olmadığı gibi farklılıkları eşit şekilde de her zaman kendiliğinden kucaklamaz; daha çok üretim ilişkilerinin, tarihsel mücadelelerin ve siyasal iktidarın konumlanış şekliyle  kendini var eder. Vaazı; Antik Yunan’dan bu yana neredeyse her zaman mitik veya ütopik kalmıştır.


Henri Lefebvre'nin Mekânın Üretimi adlı çalışması bu noktada bazı düşünsel patikalar sunar. Lefebvre’nin mekân tarifi geometrik veya fiziksel boşluğun üzerine inşa olmaz; o, mekânı toplumsal ilişkiler ve üretim süreçleri içinde düşünür. İnsanlar yalnızca nesneleri ve maddi ürünleri değil, kendi toplumsal hayatlarını, kurumlarını, ilişkilerini ve yaşadıkları dünyayı da üretirler. Böyle bakıldığında mekân, önceden var olan ve farklı toplulukların içine yerleştirildiği edilgin bir kap olmaktan çıkar; o toplulukların ilişkileriyle oluşur.


Bu yaklaşımın günümüzde anlamı açık: Ortak bir dünyayı paylaşmak, yalnızca mevcut mekânda birbirimize yer açmakla sınırlı değil. Asıl mesele, o mekânı birlikte dönüştürme ve yeniden üretme imkânına sahip olup olmadığımız. Bir çöp toplayıcı ile bir plaza müdavimi veya bir sığınmacı ile bir beyaz yurttaş aynı mekânda görünür gibiyse de aynı mekânda değiller aslında. Yani farklılıkların bir aradalığı, eşitsizliklerin veya çatışmaların kendiliğinden çözüleceği bir anlam üretmez Lefebvre’ye göre. Ayrımlar, sömürü pratikleri etnik baskılar ve inanç temelli dışlamalar, yalnızca kültürel çeşitliliğin kabul edilmesiyle çözülemez. Farklılıkların birlikte var olabilmesi söylemi retoriği aşmayan bir geviş getirme hali nicedir.  Birliktelik denilen kavramın niteliğiyle alakalıdır daha çok.  Yani birliktelik mefhumunun hangi güç ilişkileri altında gerçekleştiği de önemlidir burada. Kısaca mekânın yeniden üretiminde hangi öznelerin rol aldığı burada kritik olan noktadır. 


Homi K. Bhabha'nın kültürel farklılık ve melezlik üzerine geliştirdiği düşünceler, söz konusu tartışmaya başka bir kapı açar. Bhabha, Kültürel Konumlanış'ta kültürel kimlikleri önceden tamamlanmış, sabit ve birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılmış bütünlükler olarak değerlendirmeye karşı çıkar. Ona göre kültürel farklılıklar, karşılaşmalar, sınır geçişleri ve müzakere süreçleri içinde yeniden anlam kazanır. Bu karşılaşmaların uzlaşmacı olduğu kadar çatışmacı olabileceğini de özellikle vurgular.


Bhabha'nın yaklaşımında, farklılıkların birbirine eklenerek basit bir bütün oluşturmaktan ziyade, karşılaşmanın kendisinin yeni anlamlar ve konumlar üretip üretmediğidir. Onun kültürel melezlik düşüncesi, farklı kimliklerin arasındaki sınırların geçirgenleştiği ve önceden belirlenmiş aidiyetlerin yeniden sorgulanabildiği bir alanı gündeme getirir. Oysa bugünün dünyasında bu geçirgenlik meselesi kaskatı bir hal almış durumda. Ancak Bhabha, özellikle sanatçı Renée Green'in mekânsal düzenlemelerini tartışırken kullandığı ara-yer düşüncesi ile kimlikler arasındaki sınırın yalnızca ayıran değil, yeni ilişkilerin kurulmasına imkân veren bir geçiş alanı olabileceğini gösterir.


Başka şekilde söylersek, farklılıkların karşılaşmasından doğan bir üçüncü mekân düşünmek mümkün hale gelir. Ancak bu mekân,  başta da dediğimiz gibi, farklılıkların kusursuz bir uyum içinde öylece eridiği veya karşıtlıkların bütünüyle ortadan kalktığı bir sentez değildir. Durum daha çok, karşılaşan öznelerin kendi sınırlarını yeniden düşünmek durumunda kaldıkları, önceden tasarlanmış olmayan yeni bir ilişkinin doğabildiği alandır. Bu alanı birazdan ele alacağımız YA DA sergisinin de içine yerleştiği bir alan olarak düşünebiliriz.


Üçüncü mekâna açılan bir kapı aralığı


Oğuz Yalım & Asaf Erdemli, İki Kıyının Gezgini, 2026, Tuval üzerine akrilik, metal, 80 × 120 cm


Sanat yapıtları toplumsal çatışmaların doğrudan temsilleridir demek istemiyoruz elbette. Ancak YA DA sergisinin bu tartışmayla kurduğu ilişki önemli. Nitekim sanatta politik olan, yalnızca bir yapıtın hangi olayı anlattığında, hangi kimliği temsil ettiğinde veya hangi ideolojiyi savunduğunda aramamalı. Politik olan, formların siyaseti, malzemelerin ilişkileri, görünürlük koşulları ve üretim süreçleri dahilinde toplumsal yaşamın nasıl düzenlendiği üzerine düşünmemize ne kadar imkân verdiğiyle alakalıdır.

Jacques Rancière, Estetiğin Huzursuzluğu'nda sanat ve politika diyalektiğini tartışırken sanatın ortak deneyimin maddi ve simgesel koşullarını yeniden düzenleme kapasitesine işaret etmişti. Yani Rancière’e göre sanatsal pratiğin politik boyutu, yalnızca aktardığı mesajda değil, oluşturduğu zaman ve mekân ilişkilerinde de aranmalıydı. Bu yaklaşım, sanat yapıtını toplumsal bir düşüncenin basit bir temsili olarak değerlendirmeden onun plastik kuruluşuyla politik imkânları arasında bir tür ilişki kurmamıza yarar.


Oğuz Yalım ve Asaf Erdemli'nin Summart‘taki YA DA sergisi, işte bu düşünsel arka plan üzerinden ele alınabilecek bir tartışma alanı öneriyor. Bu önerme sanatçılardan ziyade plastik üretimin kendi özünden geliyor.  Resmin iki boyutlu yüzeyiyle çalışan Yalım ile heykelin üç boyutlu uzamında çalışan Erdemli, kendi üretimlerini birbirlerinin müdahalesine açarak alışılmış disipliner sınırların ötesinde bir plastik varlık oluşturuyorlar.


Aslında serginin üretim yöntemi oldukça basit ama sonuçları karmaşık düşüncelere iten bir yapıya sahip. Pratik kısaca şuna dayanıyor: Yalım kendi resmini yaparak Erdemli'ye teslim ediyor; Erdemli de bu resme üç boyutlu elemanlarla müdahale ediyor. Tersine işleyen süreçte ise Erdemli soyut bir heykel veya konstrüksiyon üretiyor, Yalım da bu yapıyı kendi resimsel düşüncesiyle yeniden ele alıyor. Burada önemli nokta, sanatçıların üretim sırasında birbirlerinin kararlarını yönlendirmeye veya önceden ortak bir biçim oluşturmaya çalışmamaları. Her sanatçı kendisine teslim edilen yapıt karşısında kendi estetik iradesiyle hareket ediyor. Yine de burada açık bir kapı olarak, Yalım, Erdemli’nin sanat pratiğini tanıyor, Erdemli de Yalım’ın. Yani birbirlerinin poetik varlığından tümden habersiz değiller. Ama zaten bir araya gelme arzusu da biraz bunu gerektiren bir durum neticede.


Ortaya çıkan üretim, önceden planlanmış bir biçimsel sentezin uygulanması değil. Sonuçta birbirinden bağımsız iki yaratıcı iradenin ardışık müdahaleleriyle oluşan üçüncü bir plastik varlık ortaya çıkıyor.  Süreçte ise ilk sanatçının tamamlanmış eseri, ikinci sanatçının üretiminin başlangıç koşuluna dönüşüyor. 


Yapıt bir yaşamdan yeni bir yaşama geçiyor. Ancak bu ikinci yaşam, ilk eserin üzerine yalnızca yeni öğelerin eklenmesinden ibaret olarak düşünülmemeli. Müdahale, başlangıçtaki yapıtın mekânını, biçimler arasındaki hiyerarşisini ve algılanma koşullarını üçüncü mekânın kapısına getiriyor. Misal, Yalım'ın resimsel yüzeyine eklenen metal elemanlar, kompozisyonun çizgisel ve renk ilişkilerini gerçek uzama taşırken, Erdemli'nin konstrüksiyonları da ressamın müdahalesiyle yeni bir görsel bütünlüğün içinde yeniden konumlandırıyor. Artık bir üçüncü mekânın, eşit koşullarda ortaya çıktığı bir sahnedeyiz. Resimsel yüzey, kendi sınırlarına çekilerek özerkliğini ilan etmiyor, başka bir sanatçının fiziksel müdahalesiyle yeni bir mekânsal duruma açılıyor. Heykelsi öğeler de yalnızca resmin önüne yerleştirilmiş bağımsız nesneler olarak kalmıyor; resmin biçimsel düzeniyle ilişki içinde algılanıyor.


Bu karşılaşmaları yalnızca resim ile heykelin melezleşmesi olarak tanımlamak eksik kalabilir. Çünkü melezlik, çoğu zaman ortaya çıkan nesnenin malzemesel veya biçimsel niteliğini ifade eder. Oysa YA DA'da melezleşen yalnızca malzemeler değil. Üretimin kendisi, yapıtın tamamlanmışlık statüsü ve yaratıcı iradelerin konumu da değişir. Yüce yaratıcı statüsü burada sona eriyor. Kolektiflik öne çıkıyor artık.


Plastik Birlikteliğin Çağrışımları


Başlangıçtaki üçüncü mekân iddiamıza geri dönme vaktidir. Üçüncü plastik mekânın varlığı Bhabha'nın kültürel farklılık bağlamında tartıştığı ara yere/alana direkt bir indirgeme değildir. Lafzımız, farklı konumlardan akan deneyimlerin yeni anlamların oluşması bakımından nasıl düşünsel  bir yakınlık kurulabileceği üzerine. Kısaca, ilk yapıt ile ikinci müdahale arasındaki ilişkinin ikisinin basit toplamına indirgenemeyecek yeni bir plastik/poetik durumun yaratımına ön ayak olmasıdır. 


Burada farklılıkların birlikteliği, her şeyin birbiriyle uyumlu olması anlamına da gelmemeli. Heykelsi öğe kimi zaman resimsel yüzeyin önüne geçebilir; resmin renk ve kompozisyon düzeni de üç boyutlu elemanın algılanmasını yeniden belirleyebilir. İki plastik dil arasındaki ilişki, uyum kadar gerilim, süreklilik kadar kesinti de barındıracaktır. Belki de serginin bizde uyandırdığı itki, farklılıkları ortadan kaldırarak kusursuz bir bütün oluşturmaya çalışmamasında aranmalıdır. 


Resim ile heykelin geleneksel olarak kendilerine ait sayılan üretim alanlarının birbirlerine açılması, sanat yapıtının nasıl ve kim tarafından kurulabileceği sorusunu yeniden düşünmemize imkân verir. İki sanatçı arasındaki bu biçimsel karşılıklılığı doğrudan toplumsal eşitliğin gerçekleşmiş bir modeli olarak değerlendirerek okumamak gerekir. Eserlerdeki mekânsal ilişkiler, toplumsal yaşamın sorunlarına çözüm önermekten ziyade ortak bir alanın kuruluşuna ilişkin yeni sorulara meyil verdiğiyle ilgilidir. 


Bu karşılaşmanın bugünün dünyasına söyleyebileceği şey, toplumsal farklılıkların kolayca uzlaştırılabileceği yönünde iyimser bir mesaja da dayanmaz. Elbette savaşların, sınıfsal ayrımların, etnik ve dinsel baskıların belirlediği bir dünyada birlikte yaşam, yalnızca farklılıkların tanınmasına bağlı değil, mesele eşitsiz güç ilişkilerinin dönüştürülmesine bağlı. Dolayısıyla bu sanatsal birliktelik pratiğini toplumsal adaletin doğrudan karşılığı olarak okumak yerine başka türlü bir ilişkiyi düşünmeye imkân vermesi üzerinden değerlendirmek gerek. 


Yalım ve Erdemli'nin birbirlerini yönlendirmeden, fakat birbirlerinin yapıtlarına müdahale ederek gerçekleştirdikleri üretim, ortak olanın her zaman önceden üzerinde anlaşılmış bir bütünlükten doğmadığını gösterdiği için kıymetli.


Belki de YA DA'nın en önemli düşünsel potansiyeli burada beliriyor: Farklılıkların birbirine dönüşmesi gerekmeksizin karşılaşabilmesi; fakat bu karşılaşmanın tarafları başlangıçtaki konumlarında bütünüyle bırakmaması. 


Böylece sergi, çağımızın  zor sorularından birini plastik sanatların diliyle yeniden düşünmeye açıyor: Ortak bir dünya kurmak, farklı olanı kendimize benzetmekten mi geçer, yoksa farklılıkların birbirlerini ortadan kaldırmadan yeni bir varoluş alanı üretebilmelerinden mi?


YA DA, bu sorulara kesin bir yanıt vermekten çok, onun imkânını yüzeyin, çizginin, hacmin ve boşluğun ilişkileri içinde görünür kılıyor.



Solda: Oğuz Yalım & Asaf Erdemli, Dışarının İçinde, 2026, Tuval üzerine akrilik, metal, 117 × 131 cm

Sağda: Oğuz Yalım, Şeyler Arasında Bir Yer, 2026, Tuval üzerine akrilik, metal, ayna, 79 × 130 × 40 cm

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page