Bir koleksiyondan doğan karşılaşmalar
- Berfin Küçükaçar
- 13 saat önce
- 6 dakikada okunur
Kurumun koleksiyonundan 19. yüzyıl sonundan günümüze uzanan farklı dönemlere ait yapıtları Nazlı Pektaş küratörlüğünde bir araya getiren Estetik Hafıza: Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu'ndan Bir Seçki 17 Haziran - 17 Temmuz 2026 tarihleri arasında Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde gerçekleşiyor. Pektaş ile serginin sanat tarihine sunduğu doğrusal olmayan bakışı, yapıtlar arasında kurduğu ilişkileri ve koleksiyonların taşıdığı hafızayı konuştuk
Röportaj: Berfin Küçükaçar

Nazlı Pektaş
Estetik Hafıza, Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’na farklı dönemlerde dahil edilen yapıtları bir araya getiriyor. Sergide 19. yüzyıl sonundan günümüze uzanan bir hat kurarken seçkiyi hangi kavramsal ilişkiler etrafında şekillendirdin?
Sergi aslında ne katı bir kronolojik akışın ne de bir kavramın peşinden gitti. Seçki, tamamen koleksiyonun kendi yapısal gerçekliği üzerinde çalışırken organik olarak şekillendi. İlk resmin sanat tarihçi kimliğimle en eski tarihli resim olmasını istedim ve Osmanlı'da doğup Cumhuriyet'te üretmeye devam eden Şevket Dağ'ın koleksiyondaki 1913 tarihli Topkapı Sarayı Kütüphanesi eseri kendiliğinden doğal bir milat oldu.
Ardından koleksiyonda iz sürdükçe Türkiye resim tarihini var eden sanat gruplarının neredeyse tümünden birer ikişer alımlar yapıldığını gördüm. Ama özellikle de kadın sanatçıların koleksiyon içindeki ağırlığı dikkat çekiciydi. Örneğin akademi mezunu ama kendi kuşağına göre çok daha dışarıda kalan Leyla Gamsız’ın koleksiyondaki dört resmiyle birden karşılaşmak, beni dönemin diğer aktörlerine bilhassa elliler ve sonrası kuşağın kadın sanatçılarına dair doğru yeni bir okuma yapmaya yöneltti ve Naile Akıncı’nın Bebek manzarasının da koleksiyonda olması 36 resim 5 heykelle nihayete eren kurgunun ana hatları oluverdi.
Ve bu seçkinin omurgasını kuran asıl itici güç; uzunca bir süredir kamu ile paylaşılmamış depoda ve okulun duvarlarında yer bulan eserlerle karşılaşmanın bende yarattığı küratöryal heyecandı. Türkiye resim tarihinin önemli isimlerinin genellikle aşina olduğumuz, resimleriyle herkes gibi çok karşılaşmıştım. Oysa burada çok sık rastlamadığımız işler vardı. Nuri İyem’in nadir gördüğümüz soyutları, Komet'in koleksiyondaki erken dönem resmi ve tuvalin arkasında öğrenciliğinin ilk yıllarında yaptığı ve Gürkan Coşkun ismiyle imzaladığı nü resim. Fikret Mualla'nın daha önce hiç gün görmediğim soyut resmi ya da Gürdal Duyar'ın zamanında kamusal alandan sürgün edilmiş meşhur Güzel İstanbul heykelinin, koleksiyonda yer alan 5 çıplak heykel içinde yer alan bronz versiyonu... Kısacası bu heyecan, bunları kamuya gösterme hevesi sorunun cevabı galiba.
Estetik Hafıza: Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki, Sergiden görünüm, 2026, Terakki Vakfı Sanat Galerisi
Serginin küratöryal metninde, “Türkiye’de sanat tarihi, Batı’daki gibi birbiri ardına doğan doğrusal akımlarla değil, sanatçıların kendi bağlarıyla kurduğu dinamik gruplaşmalarla biçimlenir” diyorsun. Sergide farklı dönemlerden ve eğilimlerden gelen yapıtların bir araya gelişi, Türkiye’de modern sanatın yapısına nasıl bir bakış sunuyor?
Bu iyi bir soru. Şimdi düşündükçe böyle bir bakış niyetine girdim mi diye düşündüm. Gayem gruplardan, Paris ekolünden ve onlu yıllardan eserler gördüğümüz seçkide daha çok genç olan Türkiye sanat tarihine kısa bir bakış atarken Türkiye’de modern sanatın yapısına dair kesin katı ve yargı dolu sözler sarf etmek yerine üç hattan ilerleyen üretimin (gruplar, devlet ve akademi) birbirine nasıl bağlandığını yahut birbirini nasıl ittiğini görmekti.
Hikayeyi anlamak için en başa dönmek zorundayız çünkü. Osmanlı’da sarayın Batılı anlamda resimle kurduğu çok güçlü bir himaye bağı var. Sipariş edilen tablolar, portre geleneği, iktidarın kendi görsel belleğini kayda geçirme çabası… Ama resmin bir disiplin olarak kurumsallaşması ve müfredata girmesi Batı'daki gibi sivil bir burjuva talebiyle olmuyor. Resim bizde doğrudan askeri okullarla, topografya ve mühendislik ihtiyacıyla, yani düpedüz devlet eliyle başlıyor. Sonrasında akademinin kurulmasını da sanatçıların örgütlenme reflekslerini de hep bu resmi başlangıcın, o saray ve askeriyeden devralınan vesayetin üzerinden okumak durumundayız.
Hal böyleyken, Türkiye modern sanat tarihini Batı merkezli ardışık akımlar üzerinden okumak baştan metodolojik bir eksiklik. Öte yandan o alışık olduğumuz ulusal kültür inşası ezberi de başka bir eksiklik. Her ikisinin de bir arada olduğu bir yerden bugün yatay bir bakışla yakınlaşmalı dün olan bitene. Yok sayarak yahut yanlış diye nitelendirerek değil. Zira hepsi birbirini bütünleyen ve bugüne varan türlü yol.
Bizdeki Müstakiller, d Grubu veya Yeniler, Batı'daki gibi sırf biçimsel bir kopuş ya da estetik manifestolar meselesi değil. Bunlar temeli ilk devlet memuriyetine ve saray himayesine dayanan merkezi yapıya karşı, sanatçıların kendi alternatif alanlarını, sivil kamusallıklarını kurma stratejileri. Dolayısıyla sergide izlediğimiz şey; devlete ve akademiye eklemlenen ya da tam tersine ondan kopup kendi bağımsızlığını ilan eden sanatçının o bitmek bilmeyen itirazı ve diyalog biçimlerini bir parça olsun görmek.
Türkiye’de modernleşme sürecinde sanat üretimi uzun süre Batı etkisi, taklit ve özgünlük tartışmaları üzerinden ele alındı. Sen ise bu süreci Batı’dan gelen biçim dillerinin yerel düşünce dünyasıyla kurduğu ilişki üzerinden değerlendiriyorsun. Sergideki yapıtlar bu karşılaşmanın izlerini nasıl taşıyor?
Buna bireysel izler ve birikimler eşliğinde bakılmalı diyorum, evet ve bu da yerellikte kendini gösteriyor. Bedri Rahmi, Nuri İyem, Balaban, Halil Dikmen… Zira öğrendiklerimiz köklerimiz ve deneyimlerimizle birleşerek üslubumuzu oluşturmakta.

Estetik Hafıza: Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki, Sergiden görünüm, 2026, Terakki Vakfı Sanat Galerisi
Sergideki yapıtlar üzerinden mekân, figür ve beden gibi temel meselelerin farklı dönemlerde geçirdiği dönüşümü de takip etmek mümkün. Bu dönüşüm seçkinin genel anlatısı içinde nasıl bir yer tutuyor?
Açıkçası mekân, figür ve beden gibi başlıkları en baştan belirleyip eserlere katı bir kavramsal çerçeve giydirmedim. Süreç tamamen koleksiyonun kendi akışında şekillendi. Bedene baktığımda karşıma daha çok nü eserler çıktı mesela. Mekân ise kendini doğrudan anıtsallık üzerinden gösterdi. Şevket Dağ’ın resmindeki Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nin anıtsallığı, sergide hemen yanına koyduğum Muhsin Kut’un Tarihi Yarımadaya ait kâgir konaklarıyla hem mesafe oluşturdu hem de iki sanatçının İstanbul’a ve mimariye bakışındaki farklılığı ortaya serdi. Yüce olana bakış zamanla nasıl değişti sanatçının tuvalinde…
Yerleştirmeyi, dönemleri veya kronolojiyi bir kenara bırakıp, eserleri tamamen bu görsel yakınlıklar ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden yaptım. Böylece izleyici, aynı sanatçının figür çalışırken soyuta ya da manzaraya nasıl geçiş yapabildiğini sergi mekânı içinde bir arada görebiliyor. Eserlerin baştan yazılmış bir metne uymaya çalışmak yerine kendi aralarında kurduğu bu doğal diyalog, serginin anlatısını da çok daha sahici bir yere taşıdı diye düşünüyorum.
Estetik Hafıza: Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki, Sergiden görünüm, 2026, Terakki Vakfı Sanat Galerisi
Sergide bazı sanatçıları, hafızalarda yer eden üretimlerinden farklı arayışlar içinde görmek mümkün. Abidin Dino’nun çalışması da buna örnek oluşturuyor. Sanatçıların daha az öne çıkan dönemleriyle ya da üretimleriyle karşılaşmak, yerleşik sanat tarihi okumalarını nasıl etkiliyor sence?
Buna verebileceğim tek ve çok net bir cevabım var: Ne yazık ki hâlâ tam anlamıyla yazılmamış, derinlemesine araştırılmamış bir sanat tarihimiz var. Kanonik isimleri hep o alıştığımız vitrin işleriyle ezberliyoruz. Oysa sanatçıların daha az bilinen dönemleriyle karşılaşmak, ezberlediğimiz yerleşik tarihsel okumaların ne kadar eksik olduğunu sarsıcı bir biçimde yüzümüze vuruyor.

Estetik Hafıza: Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki, Sergiden görünüm, 2026, Terakki Vakfı Sanat Galerisi
Gürdal Duyar’ın Güzel İstanbul heykelinin küçük bronz bir yorumu da sergide yer alan yapıtlar arasında. Kamusal alandaki hikâyesiyle Türkiye’de beden, heykel ve toplumsal algı tartışmalarında önemli bir yere sahip olan bu yapıtın seçkideki yerini nasıl değerlendiriyorsun?
Duyar’ın 5 nü heykelinin, o dönemde koleksiyona tam olarak nasıl ve hangi refleksle dahil edildiğini bilmiyorum. Ancak bildiğim çok net bir şey var: 150 yıllık köklü bir eğitim kurumunun, sanat alanında üstlendiği koleksiyonerlikle zamanında kamusal alandan sürgün edilmiş böyle bir eserin küçük boyutlu bir benzerinin ev sahipliği yapması çok kıymetli. Bu eserin buradaki varlığı, meseleyi sadece estetik bir seyir olmaktan çıkarıp, kurumun sanat hamiliğindeki tarihsel önemine ve hakikiliğe götürüyor beni.
Estetik Hafıza’da geçmiş dönemlere ait yapıtlar arasında bugün geriye dönüp bakarak kurabildiğimiz ilişkiler öne çıkıyor. Henüz tarihsel mesafe kazanmadığımız güncel üretimler söz konusu olduğunda, bu tür bağlantıları kurmak sence nasıl mümkün oluyor?
Bu soru için çok teşekkür ederim öncelikle. Çünkü izleyicinin ilişkileri kuruyor olabilmesi benim için çok mühimdi. Güncel üretimlere dair haklısın henüz bir mesafe kazanmadık dahası geçmişe göre çok yoğun ve bir üretimin içinden geçmekteyiz. Ne ki çoğu zaman da bu üretimlerin konularının birbirine benzerliğini da kolayca fark etmekteyiz.
Bugün birbirinden tamamen habersiz, bambaşka disiplinlerde ve malzemelerle çalışan iki genç sanatçıyı yan yana getiren şey ortak bir üslup olmuyor artık; aynı dertler, aynı arayışlar oluyor. Birinin tuvalde, diğerinin videoda yaptığı işin derinine indiğinizde aynı sıkışmışlığı, yersiz yurtsuzluk hissini ya da bellekle kurulan zorlu ilişkiyi görüyorsunuz. Sanatçılar arasındaki bağlar artık biçimde değil; bu itirazlarda, aynı frekansta kalabilmekte.
Evet, aramızda akademik, tarihsel bir mesafe yok. Fakat ben bunu bir eksiklik olarak görmüyorum. Aksine, eserle aramızda tarihsel bir soğukluk yok henüz. Çünkü sanatçı da biz de aynı çağa maruz kalıyoruz, aynı şeylerle başa çıkmaya çalışıyoruz. Bu yüzden güncel olana bakarken dışarıdan etiketler yapıştırmaya, şablonlar uydurmaya gerek kalmıyor; havada asılı duran ortak huzursuzluğu okuyabilmek yetiyor. İleride tarih yazılırken birileri bugüne uzaktan bakıp rahatça adını koyacaktır. Ama şu an, tam da sürecin içinden geçerken bizim işimiz isim koymak değil; buradaki ortak nabzı duymak.























Yorumlar