Bir alegori yaratmak

Gökçen Cabadan’ı 13 Mart – 09 Nisan 2021 tarihleri arasında Öktem Aykut’ta yer alan Gaslighting isimli kişisel sergisi vesilesiyle, imgeleri kişisel hatıralarıyla sentezleyerek çalışan sanatçının üretim pratiğine odaklanıyoruz


Röportaj: İbrahim Cansızoğlu



Gökçen Cabadan, Fotoğraf: Elif Kahveci



Uzun süre Belçika’da yaşadın. Birkaç yıldır ise İzmir’desin. Hatta yeni sergine hazırlanmak için Tire’de kendine bir atölye tutup neredeyse inzivaya çekildin. Bu yer değiştirmeler sanat üretimini nasıl etkiliyor?


Yer değiştirmelerden nefret ediyorum. Hiçbir zaman anlayamadım misafir sanatçı programlarını düzenli takip eden sanatçıları. Benim için çok zor bir şey bu. Yeni bir mekânı çok yadırgıyorum. Malzemelerimin hepsi elimin altında olmalı, ameliyata girer gibi bir süreç benim için resim yapmaya başlamak… Bana göre yenilik çok fazla uyaranla birlikte geliyor ve ben buna alışana kadar resmime konsantre olamıyorum.



Kaos GL’nin 109. sayısı için Aykan Safoğlu ile yaptığınız bir röportajda resim ve yerleştirmeyi kesin sınırlarla ayırmadığını söylemiştin. Bu söyleşinin ardından yaptığın pek çok sergide alışılmadık şekillerdeki tuvaller ve çeşitli nesnelerle yaptığın düzenlemelerin, sınırlı bir hareket tahayyülüne de imkan veren tiyatro sahnelerini andırdığını düşünüyorum. Bu düzenlemeler daha çok Beckett gibi absürt tiyatro yazarlarının oyunlarında tarif ettiği, çoğunlukla karakter merkezli ve umulmadık nesnelerin bir arada kullanıldığı sahnelere benziyor. Bu tespit hakkında neler söylemek istersin?


Resim nesnesinin sınırları içinde bir şeyi ifade ederken bu nesnenin içinde bulunduğu gerçek alanın -bu bir sergi mekânı ya da özel bir alan olabilir- etkisini sabitleyemiyor olmak resim pratiğimde aşamadığım bir kompleks doğurdu. Örneğin, pastoral bir resmi endüstriyel bir mekânda ya da bir ev ortamında sergilemek farklı anlam kaymalarına yol açabiliyor. Bu yüzden erken yaşlardan beri resimdeki figürlerin bulunduğu mekânları saf dışı bırakmaya çalıştım. Boş mekânlar üzerinde duran figürler kafamda hep resmin sergilendiği ya da saklandığı mekâna ait olabilmesi veya o zamana ait olabilmesiyle ilgili sorular oluşturdu. Atölyemde oturup üzerine düşünüp ürettiğim bir eser başka bir mekâna taşındığında, eserin yaydığı enerjinin katlanarak değişmesine engel olmak için bir müzisyen gibi düşünmeye başladım. Ürettiğim eserleri, konser sırasında çalacağı notaları düzenleyen bir müzisyen edasıyla mekân içinde çözümlemenin kendime yakın duracağını düşündüm. Resimleri gerçek mekân içinde farklı bir yere açılan kapılardan daha çok, dışarıdan gelip o mekânı ziyaret eden şeylere dönüştürmek istedim. Nesnelerin çözümlenerek sergi mekânına yerleşmeleri, benim için sergilerimi kurarken önemsediğim bir kıstasa dönüşmeye başladı.



Gökçen Cabadan, The Gaze of a Still Life, Tuval üzerine yağlıboya, 45 x 60 cm, 2020


Resim pratiğinde en başından beri çeşitli yayınlarda karşılaştığın imgelerden yola çıktığını biliyoruz. Kendi çocukluk anılarını bu imgelerle birleştiriyor musun? Böyle bir birliktelik varsa eğer nasıl oluşuyor?


Kişiliğin temellerinin ve dünyaya bakışımıza yönelik parametrelerin çocuklukta oluştuğu bir gerçek. Aklının patikalarını ilk o yaşlarda oluşturuyorsun. Elbetteki bana da tanıdık gelen estetiği kendi nostaljimden elde ediyorum. Nostaljiden kastım anıların ışığıyla görünür olan anların etrafındaki mobilyalar, objeler…


İnsan çaresiz bir halde doğuyor. Ebeveynlerimiz bu çaresizlik içinde kendi bedenimize ait uzantılara benziyor. Bu ilişkiyi yaş alırken olgunlaştırmak önemli.


Galerist’teki ilk sergim Progeria biraz bununla ilgiliydi. Progeria, erken yaşlanmaya sebep olan genetik bir hastalık. İnsan yavrusunu bir meyve gibi düşünelim bir an; olgunlaşmamış bir meyveyi gagalayan bir kuş, meyvenin olgunlaşmaya geçmeden çürümesine sebep olur. Garip bir çocukluk geçirdim, o yüzden bu alana taktım gibi süslü bir cümleyle açıklamak istemiyorum kendimi. İnsanlar neler yaşıyor; benim ne yaşadığımın başka bir çok hikâyenin yanında pek bir önemi yok. Sadece tek bildiğim deneyimlediğim şey kendi geçmişim olduğu için estetik kaygılarım da bu yönde şekilleniyor.


Yanılgılarıyla beraber insana ve evrene ait bir şey üzerinde çalıştığımı umuyorum, bu şeyle ilgili sorular soruyorum. Günümüzün dolaşım sistemi içinde hızlı tüketilen imajlarda beni harekete geçiren bu referanslara ait birliktelikleri fark edersem, onları da manipüle ederek çekinmeden kullanıyorum. Bunun yanında üretim biçimim bazen düşündüğüm bir mizansene uygun imaj arayarak ve bu imaj için arkadaşlarımdan ya da ailemden model olmalarını rica ederek de şekillenebiliyor. Yani bir eseri oluştururken bu üç farklı yöntemden biriyle yola çıkabiliyorum.



Pastel boya pigmentlerinin yansıttığı ışık frekanslarını baskıda ve dijital görüntüde yakalamak imkânsız. Gerçi bu bütün boya türleri için geçerli; bir resmin fotoğrafı çekildiğinde orjinali hakkında kaba bir fikir oluşuyor yalnızca. Teknolojinin boyanın ilkel halini gösterememesi; sergileme ve müze geleneğinin teknoloji tarafından alt edilememesi çok çekici bir şey benim için.



Öktem Aykut Galeri’deki üçüncü kişisel sergindeki pastel eserleri özellikle dikkat çekici buldum. Bu çalışmalarındaki konturları ve gölgeyi yaratmak için eklediğin detayları fotoğrafın yakalaması çok zor. Resimleri yakından görmek gerekiyor. Pastel boyanın senin için nasıl olanaklar sunduğunu merak ediyorum.


Pastel boya pigmentlerinin yansıttığı ışık frekanslarını baskıda ve dijital görüntüde yakalamak imkânsız. Gerçi bu bütün boya türleri için geçerli; bir resmin fotoğrafı çekildiğinde orjinali hakkında kaba bir fikir oluşuyor yalnızca. Teknolojinin boyanın ilkel halini gösterememesi; sergileme ve müze geleneğinin teknoloji tarafından alt edilememesi çok çekici bir şey benim için.


Pastel boyada bir aracı olmadan materyalin saf halini görüyoruz. Fırça, spatula gibi herhangi bir gereç kullanmadan yüzeye direkt uygulanan bir boya materyali pastel. Yağlı boya ve akrilikte pigmentin yağ, zamk ve polimerle yüzeye yapışması ve boya kuruduktan sonra oluşan renk kaymaları konsantrasyonumu bozabiliyor bazen. Pastel daha rahat kontrol edilebilen bir boya. Resim yapma sürecinde aldığım kararlara daha yakın bir izdüşümü pastelle yaptığım bir resmi bitirdiğim anda görebiliyorum. Bütün boya malzemelerinde uygulamadan sonraki kuruma aşamasında renk kaymaları oluşması kaçınılmaz tabii.


Öğrencilik dönemimde Sembolistlerin, Romantiklerin ve Fransız resim geleneğine bağlı ressamların eserlerindeki pastelleri çok inceledim. Eskiden cam çok pahalı olduğundan bu nazik malzemeyi korumak ve bu koruma çabası uğruna yapılan yatırımı altını çizerek göstermek için eserlerin sergilendikleri mekânlardaki mimariye bordürler ve kolon süsleriyle müdahale etmişler. Pastel resme değerli bir müchevhermiş gibi yaklaşılması sergilendiği mekâna garip bir fetişistik gerginlik katıyor. Makyajvari bir havası var pastelin. Pudraya da benziyor aynı zamanda toprak gibi bir malzeme; hem kaba hem de nazik. Üretim sürecinde bu tezatlar arasında zıplamak, bir bilinmeyen üzerinde sabit bir nokta belirleyip yeni bir denklem kurmak gibi.



Solda: Gökçen Cabadan, Femur, Kâğıt üzerine pastel, 49 x 33 cm, 2019 Sağda: Gökçen Cabadan, Fountain of the Youth with Adam’s Pelvis,

Kâğıt üzerine pastel, 98 x 143 cm, 2018



Sergideki Femur isimli pastel çalışmanda insan iskeletinde uyluk kemiği (femur) ve kaval kemiğinin birleştiği yeri yani diz eklemini bir yuvarlak içine alıp üzerine bir böcek bacağı yerleştiriyorsun. Böceklerin bacaklarındaki uzun ve güçlü kısma da “femur” deniyor. Tamamen farklı yapılar olan ancak benzer işlevler gören bu anatomik unsurları neden birleştirmek istedin?


Ben canlı yaşamını bir spektrum olarak düşünüyorum. O iki yapıyı birleştirirken aklımda şu vardı: böcek fizyolojisinden kendi fizyolojisine kadar her şeyi tanımlamaya çalışan bir canlının (insanın) kendi organizmasının işlevselliğini açıklamak için kullandığı terimleri başka canlılara da yakıştırma alışkanlığı.



İsmini Adem’in Leğen Kemiğiyle Gençlik Çeşmesi diye çevirebileceğimiz bir başka pastel çalışmanda uyluk kemikleri bir havuzun içine gömülmüş halde duran ve yalnızca omurga ve leğen kemiğinden oluşan yarım bir iskelet görüyoruz. Kemikleri resmetmeye yönelik bu yeni geliştiğini zannettiğim ilginin kaynağı nedir?


Çünkü kemik eğer kremasyon sürecinden geçmemişse, o beden öldükten sonra geriye kalan şekli sabit tek şey. Bu işe bir çocuk portresi ya da ergen portresi diyemezsin. Edebi bir portre bu. Yaş, statü, her şeyden sıyrılmış bir form ama bu form hala bir kişiye işaret ediyor. Bedenin fani tarafı ilgimi çekiyor. Bu resmi yapmaya başlarken Adem’in kaburga kemiğinden yapılan Havva’dan sonra Adem’in bütün vücuduna artık ihtiyacımızın kalmadığı fikri vardı aklımda. Ama o kayıp kemiği resmetmedim. Kaburga kemikleri yokluklarıyla varlar aslında o resmin içinde. Ben sadece Adem’in omurgasıyla bir ölümsüzlük makinesi yaratabileceğimizi anlatmaya çalıştım.




Gökçen Cabadan, Gaslighting sergi görüntüsü, Nisan 2021, Öktem Aykut, İstanbul



Cephalopoda sınıfındaki canlıların duyusal ve davranışlar farklılıkları uzun zamandır üzerinde çalışılan bir konu. Serginde, muhtemelen, canlı halde haşlanan bir ahtapotu resmediyor ve bu yağlı boya çalışmana “Natürmort’un Bakışı” olarak çevirebileceğimiz bir isim veriyorsun. Bu bana ölü hayvanların Kuzey Rönesansı natürmort geleneğindeki yerini de hatırlatıyor. Neden ölmek üzere olan bir hayvanı resmetmeyi seçtin ve natürmortla kurduğun ilişkiden bahsetmek ister misin?


Nesnelerin konuşması üzerine bir eser bu. Stephen King'in Hayvan Mezarlığı kitabında okulda kaza geçiren öğrencinin ruhunun konuşması ya da Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanında ölünün konuşması bana natürmort kavramıyla ilgiliymiş gibi geliyor. Yaşamın kendisine yaşayanlarla beraber ölüdoğa gibi bakmak ya da ölüdoğaya portre gibi bakmak olasılıklarını düşündüm bu resmi yaparken. Burada sanatçı olarak benim gerçek deneyimim önemli değil. Nesne ve algı arasında değiş tokuş edebileceğimiz bir bağdır burada altını çizmek istediğim.


Ontolojik olarak zaman dilimleri içindeki izlerden başka bir şey değilmişiz gibi geliyor bana. Biri o ize bakana kadar. Ölüdoğa, Batı sanat tarihinde avlanarak toplanan hayvanların mutfak içinde baronun zenginliğini gösterecek birer aksesuara dönüşmesi; sahiplenmenin ve gücün göstergesiydi. Egzotik diyebileceğimiz ahtapotun izleyiciye bir bakış fırlattığı bir alegori yaratmak istedim. Bu resmin sorduğu bazı sorular var. Klasik resim çerçevesinde kurgulanan bir manipülasyon ile nesne ne kadar konuşabilir? Nesne ile bilinç dışına ne kadar müdahale edebilir? Ölüler konuşabilir mi? Eseri oluştururken başlangıç noktam sadece ahtapotun bizi artık görmediği andaki bakışıydı.

76 görüntüleme