Boks ve kırılganlık

TUNCA’nın Galerist'te 11 Kasım-18 Aralık 2021 tarihleri arasında Serra Yentürk küratörlüğünde sunulan ikinci kişisel sergisi Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar, iki buçuk yıla yayılan bir araştırma ve diyalog sürecinin ürünü olarak izleyicisiyle buluştu. Sanatçının sahaf veya mezatlardan topladığı efemeralar üzerinden tarihi mekân, olay ve kişilerin izini süren pratiğine yeni bir sayfa ekleyen sergisi üzerine konuştuk


Röportaj: İbrahim Cansızoğlu


TUNCA Ayvalık'ta yer alan atölyesinde, Fotoğraf: Elif Kahveci




Pek çok farklı disiplin içinde eser üretiyorsun ancak sanatla ilgili akademik eğitimin resim üzerine ve bu röportaj serisi resme odaklandığından sorularım daha çok resimle ilgili. Eserlerini sergilemeye başladığın ilk zamanlardan beri fotoğrafın toplumsal hafızanın oluşumundaki rolü resimlerinde kurucu unsurlardan biri. Bu noktada bir Gerhard Richter etkisinden bahsedebiliriz sanırım. Benim de çok etkileyici bir ressam olduğunu düşündüğüm Richter’in senin sanat yolculuğuna nasıl dahil olduğunu ve bu yolculuğun nasıl ilerlediğini merak ediyorum.


Richter üretimimin başından beri etkilendiğim, işlerimin görsel altyapısını şekillendiren sanatçılardan diyebilirim. Anselm Kiefer ve Jannis Kounellis de öyle. Özellikle bellek üzerine çalıştığım için Post-war art beni etkileyen bir akım. Fotoğrafla kurduğu ilişki açısından Richter benim için önemli. Diğer bir açıdan, Richter’in aynı anda farklı üsluplarla üretiyor olması da beni ilgilendiriyor ki bir sergi oluştururken üslup olmasa da bambaşka eylemlerle ya da işte resim, resmin yanında heykel, heykelin yanında fotoğraf gibi farklı medyumları açarak, bir arada kullanarak sergilemeyi ifadelendiriyorum. Benim için mesela fotoğrafın belge olma noktası çok önemli. Fotoğraftan yeni bir belge üretme noktasında da resmi kullanıyorum. Oysa fotoğrafın gerçekliğini ya da fotoğrafın oradaki imaj durumunu bozup onu sorgulamaya yönelik bir hamlem yok aslında.


TUNCA, Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar sergi görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz


Galerist’teki yeni sergin Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar’da üç persona birbirine karışıyor. İlki bir mezatta bulduğun kartpostallar sayesinde tanıdığın Sabri Mahir. İkincisi, sergi için hazırladığın işlerin yanına küratör Serra Yentürk’ün metinsel bir boyut olarak eklediği şiirlerin sahibi Arthur Cravan. Sergideki diğer personanın da bir fotoğrafta eldivenlerini gördüğümüz ve ringde antrenman yaparken izlediğimiz Tunca olduğunu düşünüyorum. Bu üç personayı birleştiren ortak nokta boksla ilgilenmiş olmaları. Persona terimini bilinçli olarak kullanıyorum çünkü Sabri Mahir ve Arthur Cravan’ın biyografileriyle ilgili dağınık bilgilere sahibiz ve boksörlük bu iki figürün de yaşadıkları topluluklar içindeki bilinirliklerinin en önemli nedenlerinden biri. Yani boksörlük her ikisi için de Jung’un tarif ettiği biçimiyle persona işlevi görüyor. Serginin sürprizi diyebileceğimiz videoda da seni klasik boks vuruşlarını çalışırken izliyoruz. Kendi otobiyografinden parçaları, daha net ifade edecek olursam sözünü ettiğim videoyu ve sana ait boks eldivenlerine ait fotoğrafı sergiye dahil etmeye nasıl karar verdin?

Bu aslında bir karar verme süreciyle oluşmuş bir durum değil, benim genel çalışma prensibim ve sistemimle alakalı bir durum. Daha önce Desire projesinde yemekleri yaparken de benzer bir yaklaşımım vardı. Bu yaklaşımlar, sergilerde yer alması gereken belgelere dönüşmek durumunda da değil; benim deneyimlemek ve hakkında çıkarımlar yapmak istediğim tecrübelere dönüşmeleri yeterli. Normalde zaten resim ya da heykel üretimlerimde de aynı şekilde çalışıyorum. Bir üretim sürecindeyken kullandığım tüm medyumlarla ortaya şekillenenleri, sergiyi kurgularken değerlendiriyorum. Bu çoklu deneyimler benim için başka kapılar açıyor, başka işlere doğru yönlendirirken farklı olanaklar doğuruyor. Bu olanakları çok seviyorum ve önemsiyorum. Bu projeye başladığım dönemde yaklaşık altı ay kadar süren bir boks çalışması yapmıştım. Bunu ileride bir videoya dönüştürürüm diye değil, bu süreci yaşamak için ve o süreçten çıkarımlar yapabilmek için sürdürmüştüm. Hatta o “persona”ya girmek için yaptım diye de niteleyebiliriz bu durumu sanırım.


Fotoğrafla kurduğu ilişki açısından Richter benim için önemli. Diğer bir açıdan, Richter’in aynı anda farklı üsluplarla üretiyor olması da beni ilgilendiriyor ki bir sergi oluştururken üslup olmasa da bambaşka eylemlerle ya da işte resim, resmin yanında heykel, heykelin yanında fotoğraf gibi farklı medyumları açarak, bir arada kullanarak sergilemeyi ifadelendiriyorum.


TUNCA, Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar sergi görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz


Sergide yer alan kurmaca bir afiş sergide iç içe geçen iki personayı Sabri Mahir ve Arthur Cravan’ı aynı düzlemde buluşturuyor. Sabri Mahir desenlerinde de 20. yüzyılın ilk çeyreğinde hâkim olan grafik dili görüyoruz. Mimar Sinan Üniversitesi’nde resim bölümüne başlamadan önce bir süreliğine grafik tasarım eğitimi almıştın. Grafik tasarım bilgin resimle ilgili sorgulamalarını nasıl şekillendirdi?

Grafikle ilgili eğitimim, temel tasarım odağında kısa dönem gördüğüm bir eğitim idi. Bu kısa dönemin bana katkısını tabii ki görüyorum ama bahsettiğiniz grafik dile esas olarak etki eden ya da resimle ilgili sorgulamalarımı şekillendiren aslında efemerayla yani propaganda afişleri, gazete küpürleri, fotoğraflar, görseller, objeler gibi dönemden buluntularla olan ilişkim. Bu ilişki gündelik hayatta bile, geride sürekli çalışıyor ve o eğitim de bu durumda sürekli besleniyor, ilerliyor, gelişiyor. Bu sergide de afişleri oluştururken yaptığım, Sabri’nin gittiği yerlerin benim için bir haritasını oluşturmaktı ve bu haritayı oluştururken bir tipografi dili kurguladım. Harita bu tipografik dile, Sabri’nin ülkeden ülkeye savrulduğu dönemde kullanılan yazı karakterleri üzerinden kavuştu. Fransa’da Art Nouveau, İngiltere’de Babes, Almanya’da Fraktur yazı karakteri çeşitleri karşımıza çıkıyor. Bu yazı karakterlerinin tespitinde ve imajın içerisine grafiğin yerleşmesinde tabii ki benim tasarımla olan ilişkim var. Tasarım üzerine halen devam eden gözlemlerimin ve takiplerimin etkisi de umarım yeterince görünür olmuştur.

Sergide her birinde Sabri Mahir’i gördüğümüz beş füzen çizim bulunuyor. Galerist’teki bir önceki serginde de fotoğraflardan yola çıkarak hazırladığın füzen çalışmalarını izlemiştik ancak bunlar mimariye odaklanıyordu. İlk sergilediğin resimlerin ise kalabalık figür gruplarını çalıştığın akrilik eserler. 2014 yılında Art On’da gerçekleştirdiğin Desire sergisinde de 20. yüzyılın önemli politik aktörlerini grafitle resmetmiştin. Akrilik ve kömür kalemlerin figür çalışmalarını oluştururken sunduğu olanakları ve kısıtlamaları merak ediyorum.

Ben kendimi dil anlamında minimalleştirmeye, sadeleştirmeye ve ifadelerimde kullandığım dilde mümkün olabildiğince öze inmeye çalışıyorum. Mesela renk hatta tonlamalar bile benim işlerimde birer fazlalığa dönüşebiliyor. Belge üretim noktasında füzen ile ilişkim -ya da bağım desek daha doğru olabilir- çok hoşuma gidiyor çünkü füzenin karbon olması, kömür olması ve kâğıt ile arasındaki o basit ilişki, benim için çok yeterli olan o basit dili yakalamama yardımcı oluyor. Akademik eğitim sonrası ilk dönemde air brush, akrilikler, şablonlar, sprey boyalar gibi hani biraz “isyankâr” malzemeler kullanmışlığım var. Zamanla gelişen anlatım dilimle azalan malzeme kullanımım, benim açımdan aslında sadeleşerek çok zenginleşti ve füzene, kömüre, karbona dönüştü. Akademik dili ise kendi perspektifimden sahiplenerek onu resimle, enstalasyonla, videoyla, performansla bir araya getirip serginin bütünü içerisinde manipüle ediyorum.