Bazı oralar, orada olanlar

25 Eylül’de kaybettiğimiz sevgili Komet’in Resim Sergisi 11 Kasım 2021 tarihinde Dirimart’ta izleyiciyle buluşmuştu. Serginin hazırlık sürecinin tanıklarından Ahsen Küçükikiz, bugün serginin yıldönümünde Komet’in resminin, dünyasının ve figürlerinin ötesinde arka planına tanıklık etmemize vesile oluyor


Yazı: Ahsen Küçükikiz


Komet, 19 Kasım 2021, Şimdi Kafe, Fotoğraf: Ahsen Küçükikiz


Komet’in Dirimart’taki son resim sergisinden bugüne tam bir sene geçti. Serginin açıldığı dönemde 90’lardan beri ilk kez tekrar bir figüratif sergi açtığından kimileri tarafından heyecanla kaleme alındı, kimileri tarafından eleştirildi. Kaldı ki sergi bağlamında kendisiyle yapılmış röportajlar da erişilebilir durumda, isteyenler okuyabilir. Ben ise bugün serginin yıldönümünde bu yazıyı kaleme alırken, sergiye hazırlık sürecine de tanıklık etmiş biri olarak, gerek serginin genel çerçevesi gerek genel olarak Komet resmi, Komet dünyası, figürleri vs. olarak yaklaşmaktan ziyade öncesindeki arka plana dair bir anlatıcı olmak istiyorum.


çünkü söz konusu şöyle bir şey var ki,

bazı oralar var hayatta

o oralarda

orada olanların,

sadece oradakilerde kaldığı gerçeği


orada olan bazı anların,

bazı duruşların,

bakışların,

bilinmesinin

orada olmayı gerektirmesinden,

ve orada olduğumuzdan dolayı

biz

orada olmayanlara anlatmanın hikayesi

bu


(tabii her gerçeği de öyle anlatacak değiliz)



Bu anlatma hikâyesinde uzunca bir süre de bu arka planın benim için hangi noktada başlangıç yaptığını,

ve koyverdiğini kendini,

zihnimde hep,

nasıl gördüğümü onu,

nasıl göründüğünü bana,

çok düşündüm.

nerede başlıyordu benim için ilk sekans?

zannediyorum ki tüm bu anlatım hikayesinin bendeki hali şöyle başlıyor:


Komet'in atölyesinden, Fotoğraf: Ahsen Küçükikiz

Ben bir keresinde Komet’e en sevdiğim öykünün Pinokyo olduğunu söylemiştim. Sürekli bir yalan söyleme/dürüst olma ekseninde dönüp dursa da bundan ziyade Pinokyo’daki anlatının bana her seferinde ne kadar acayip geldiğini anlatmıştım ona. Yaşlı bir marangoz bir kukla yapıyor, sonrasında ise canlanıyor bir noktada, bir çocuğa dönüşüyor yaptığı şey, “biri”leşiyor. Yürüyor, konuşuyor, konuşuyor!, daha ne yapsın, çok acayip değil mi? Bu arada o da çok severmiş bu öyküyü. Sonra bu sohbetin üzerinden birkaç ay geçti. Komet Paris’e gitti ve dönüşte bana bir hediye getirdi. 1972 yapımı Luigi Comencini’nin Les Aventures de Pinocchio filmi. Sonra oturup izledik ve neden izlettiğini anladım. Çünkü izlediğimiz film, öykünün sinema üzerinden en doğal “biri”leşme haliydi. Sonra aradan birkaç gün daha geçti. O sıra görüşmedik, galiba ben İzmit’e gitmiştim ama filmi baya sevdiğim için zihnimde döndürdüm sürekli ve atölyeye geldiğimde onunla konuşmak için sabırsızlandığım tek bir şey vardı ki, figürlerin ne yaptığı! Bir de ben o ara The Painting diye Fransız bir animasyon film izlemiştim, onun da etkisi var tabii. sonuçta sadece Pinokyo’yu bile referans alsak, ki temel çıkış noktam o, e neden olmasın ki, o halde figürler de canlanabilirdi!


Sonra oturup uzunca bir süre biz yokken figürlerin ne yaptığını konuştuk, kimin kiminle ne konuştuğunu, hangisinin uyanırken hangisinin uyuduğunu, falancanın huyunu suyunu, hangisinin kim olduğunu, olabileceğini. Hatta ben bir ara baya uçtum ve (bu sohbetimiz olurken resimlerin bitme haline çok yakınız bu arada, onun deyimiyle sadece “bir çilekleri kaldı”) “resimlerin arasından dört figür seç” sen dedim, “sonra ben bu figürlere benzer fiziksel özelliklerde dört kişiyi bulayım, onlara direkt bir iş olarak bir gün bizimle çalışmalarını teklif edeyim ve açılış günü, çok dikkat çekici figürler olmayacaklar ama, göze çarpıp oyunu kısa tutmasınlar hemen, kalabalık arasında bulunsunlar farklı zaman dilimlerinde” dedim. Biri girsin diğeri çıksın sonra tekrar girsin, toplansınlar ya da orta yerinde salonun. İlerlesin sonra bir tanesi doğduğu tuvale doğru, kendi resminin karşısında çapraz dursun, dinlensin. Ya da geçsin karşısına ayna gibi, saçlarını düzeltsin. Yahut bir çift olarak da katılabilsinler sergiye. Bir küçük aile gibi belki.


Böyle bir performans yapalım demiştim de işte, yapamadık tabi.


(yapmış mıydık yoksa?

Mehmet Güleryüz’ün deve ile girişi gibi,

atla giremedik belki biz ama

“gittin gideli” resmi

çok kıskanıyordum)


11.11.21

Komet sergi


Bazı ressamların yaşam çizgisi, resimleri üzerinden okunabilir. Bu okumanın Türk Sanat Tarihi içerisinde de örneklerini görürken ele alınan sanatçılarda elbette bir kendilik temsili ve aslında buradaki özne olma halini yüklemleştirdiklerini (tam tersi de olabilir neden olmasın yüklemi özne yapar, kendisi de başkadır artık) görüyoruz. Bu en yalın biçimi ile otoportreler şeklinde karşımıza çıkarken tabii ki otoportre olması gerekmeden kendini daha farklı aktarım ve geçişlerle sunabilir. Fakat Komet’e baktığımızda Komet onlardan biri değil. Komet, resmi içerisinde kendisini konuştuğumuz biri olmadı. Resmi içerisinde kendisini gördüğümüz, bizim baktığımız ya da bize bakan, duran, oturan. Olmadı bunların hiçbirini o.

Komet orayı gören oldu, orayı gösteren.

Hepsine hâkim espas.

Orayı dolduran hava, onlara dolan, solunan.


Fakat son resim sergisinde “son”u kavradıktan, bu kavrayışın ardından sergiye bakınca Komet resmi içerisinde Komet’i görme hali, bu kendilik temsili meselesi renk değiştiriyor. Çünkü hakikaten de Komet bu serginin son resim sergisi olduğunu sonuçta defalarca kez söyledi mi, söyledi. Ben ona nazaran kıyaslandığımda neredeyse çeyreğimsi bir ömrü olan biri olarak bu sergiye bir resim sergisi yerine, tüm hayatını resme vermiş bir ressamın son sergisi olarak bakmayı belki de hep reddetmişim mesela. Bunu da yeni fark ediyorum bu yazıyı yazarken. Orada durmakla şimdi durup dönmek (geçti çünkü, durmak yetmiyor ve döndürüyorsun bedenini arkana doğru, öyle bakıyorsun o geçmişe) bunun arasında çok fark var. Açılışta, etrafımda resimleri, insanları, dolaştığımda ve düşündüğümde o son serginin “son”unu o kadar hissetmiyorsun o coşkuda. Sergi açılmış artık, yorulmuşuz evet ama rahatlamışız yani sonuçta, eğlence var bir noktada.

geçmiş zamanın geçmesinin zaferi var

i-dim, i-di, i-dik var; Komet haklı.

Bazı geçmiş zamanlar, şimdiki zamanda anlamını kavuşturamadıklarından vakitlerini gelecek için bekletip geride kalıyorlar ve onları geçmiş zaman yapıyor bu. Sonrasında vakitleri geldiğinde o kadar güçlü bir şekilde anlamlarıyla buluşuyorlar ki, tamamen geçmişte kalmıyorlar hiçbir zaman. Hep bir şimdiki zamanla beraber sonsuzluğa doğru süzülüyorlar sanki.


mesela biz,

dolanıyorduk

bol bol kahvaltı edip

bol bol dinleniyorduk

başta kilo alıyorduk


gülüşüyorduk

her zaman değil ama

didişiyorduk


dirimart’taki sergiye “son” sergi olarak

bir kerecik daha dönmek istiyorum o yüzden baştaki gibi

birkaç resim dahi olsa

şimdi tekrar

gezmeliyim sergiyi


Fotoğraf: Ahsen Küçükikiz

11.11.21

Komet “son” sergi


Uzun Rönesans resmi.


EŞİK 12 TEMMUZ 1941

Komet doğum.


Resmin tarihselliği ile kendi tarihselliğini çakıştırıyor. 80 yılla örtünüyor. Resme verilen bir hayat bu.


Resmin karşısında durup baktığınızda

İç içe uzanıyor resim

Arkaya doğru oda oda gidiyor

Kapılardan geçtiğini sanmıyorum onun

Geçmiyordur asla

Pencere pervazlarından zıplıyor


Kaldı ki resimde tek değil.

Belki ailesi belki başka birileri

Evini görüyorum

İçerdekileri

Belki de ikizlerdir sağdaki.


Karşısında en büyük resmi

180x300


Komet şiiri gibi:

“Bari beni de az

Seviniz biraz”


Kocaman bir yüz, bir kafa

Tam bir deli işi


Atölyenin en baş köşesinde, tüm diğer alanı görür bir konumda durdu bu resim aylarca.


Karşısında oturduk.


Sadece üçümüz olarak değil ya da sonuçta en sevdiğim ikili Koko-Nihal, ama sadece onlar olarak da değil. Komet tek, Nihal tek, Ahsen tek şeklinde de sayısız sahnemiz oldu bu resmin karşısında.


Bir Ekim gecesi sabaha karşı geldim ve saatlerce ağladım tam önünde oturup.


Komet bir keresinde tam bir buçuk pizza yedi ki gerçekten aşırı hızlı yedi, yanında çay; açık. Bilmiyorum, ben hayretler etmiştim.


Ya da Nihal’in bana Biberyan’dan ilk bahsedişi. O mavi sandalye. Oturuşu onun.

Karıncaların Günbatımı.

Baret.

Biberyan’ın arkadaşlığımızda ayrıca bir yeri olduğundan, bu sahne de değerli.


Sonsuz mandalina yiyişimiz bizim.


Şimdi ben diyorum ki,

Bu büyük kafanın

Ne olur uzasa altında bedeni

Şöyle boylu poslu diyemem ama

Evin en büyük oğlu gibi


Komet’in büyük resimdeki yüz ile ilgili dediklerini düşünüyorum, teker teker. O yüz onlarca kez değişti, malzemeyle çarpışma bir yandan, malzeme de değil bir tek. Tebeşirle yaptı ama onun dışında sürekli bir ruh hali değişimi ve bunun onda getirdiği bir tekrar oynama isteği. Eğildiği sahneler, kareler, yüzünün figürün neredeyse sadece burnunu kapladığı görüntüleri.


Aynaya bakmak hikâyesi.


Kendisinin bile bu otoportre halinin bilincinde olduğunu düşünmüyorum. Bu, birbirimize dediğimizde, “evet öyleydi” diyebileceğimiz bir şey yerine, bu konuyu kapatıp uyuyup uyanacağımız, ertesi gün ise öyle olduğu konusunda birbirimize bıyık altından hak verebileceğimiz şeylerden.


25.09.22

Komet ölüm

“XI’den önceki XII”


son görüş

son bakış


telefonlarımız çalıyor dedim, soruyorlar, bağırıyorlar, herkes şaşkın

uyumuşlar, uyanmışlar, tuvaller boş

daha dün akşam burada asılı olan resim

sabah baktım gitmiş diyor adam

niye böyle yapıyorsun Komet dedim, neredeler, ne diyelim

topladım tüm figürleri dedi

karışma sen

ben kararımı aldım

uzaktan görüneceğiz artık


11.11.22


şimdi

artık yoklar

kaçı

hangisi

hepsi mi birden,

yok değil


yanımda roznihal,

siyah çiçekli şapkasıyla

bir kuş resmi yapıyor