aks-endâz no:3


Dört hafta boyunca haftada bir unlimitedrag.com'da mekân bulacak olan aks-endâz başlıklı yazı dizisi, I ME CE oluşumunun, müşterek “kurcalama” pratiklerinin nabzını tutuyor. Serinin bu haftaki yazısında I ME CE 2.0’nin tarihle kurduğu ilişkiye “dilin olasılıkları” üzerinden bakıyoruz


Yazı: Ecem Arslanay


i me ce 2.0 sergisinden, Barın Han


yeni diller yapmak önemli… çünkü dil zihni yapılandırıyor. yepyeni bir zihin için yepyeni bir dil gerekiyor. ingeborg bachmann’ın her şey adlı öyküsü, yavrusunu simgesel düzenden – dilden – korumak isteyen bir babanın dilinden çıkıyor. normatif bir ebeveyn refleksidir dış dünya evhamı, fakat dil felsefesi üzerine yöntemli ve randımanlı şekilde kafa patlatmış (doktora yapmış) olan bachmann’ın kurguladığı baba karakteri, evladını “dış dünya” da dahil olmak üzere, varolagelmiş dünyaların tümünden, yani babil kulesi’nin yıkılmasıyla saçılagelmiş tüm dillerden korumak istiyor. “yabancılarla konuşmasın” değil de, “hiçbir kimseyle konuşmasın” gibi. çocuğu yepyeni bir dil kursun ki “yeni bir çağ” başlatsın istiyor. ama tabii bu muhteris fanteziyi tahakkük etmek için mukteza deha zatında bulunmadığından (bunu betimlerken ben de kendimce – daha—farklı bir dil kurmayı denedim ama bazı sıradan kelimeleri daha az kullanılan, naftalin kokulu kelimelerle takaslamanın ötesine geçemedim, semantik de sentaks da aynı kaldı), evladı da herkes gibi konuşuyor/oluyor. ve büyüdükçe “insanlardan yayılan her şeyi, tramvay yollarını, evlerin plakalarını, başlıkları, saatleri ve takvimleri, düzen denen tüm o ustaca karışık karmaşayı” çok iyi anladığı için, babası ondan nefret ediyor. sarılıklı, buruşuk, narin, küçük (ama kocaman) bir imkânlar yumağı; bir tabula rasa olan bebeği sıradan insanların peşine düşüyor ve onlardan biri oluyor. epistemesi vakumlanmış bir fanusta büyütemiyor onu. nasıl büyütebilir ki zaten?


i me ce 2.0 sergisinden, Barın Han


“yeni bir çağ” başlatmak için olmasa da, dilin kaynağına erişmek için çağlar boyunca çeşitli deneyler yapılmış. yeni doğanları bir arada izole eden bu insafsız “dil yoksunluğu deneyleri”ne tarih yazımının ilk belgelerinden itibaren – heredot —rastlanıyor. fakat deneylerde bir ilksel bir dile (adem ile havva’nın dili?) rastlanamıyor. ortamdaki sayısız verinin dolaşık etkileşimi içinde, canlı bir şey olarak, her seferinde başka şekilde kuruluyor dil. tabii, dil yoksunluğu denekleri dışındakiler, elinin altında hazır bulunan dilin üzerine kuruluyor. bu çoğu kimse için belirli bir insan grubunun dili iken, bazı kimseler için de bir hayvan grubu olabiliyor. ve ilginçtir, hayvanların yetiştirdiği insanlar, insanların simgesel düzenine adapte olamıyor.


ben her şey öyküsüyle zeynep sayın’ın bir atölyesinde tanıştım. zeynep hoca bitkilerin ve böceklerin dilini konuşma imkânları üzerine düşündürmüştü bizi. paul b. preciado’nun evreniyle de onun daha önceki bir atölyesinde tanışmıştım. şöyle diyordu preciado: ‘’ağaçlarla nasıl konuşabileceğimiz sorusuna petrol çıkarmaya ve dönüştürmeye harcadığımız enerjiyi harcamış olsaydık, belki de bütün bir kenti fotosentez ile aydınlatabilir, ağaçların suyunun damarlarımızda aktığını hissedebilirdik. ama bizim batılı uygarlığımız; dayanışma ve dönüşümden ziyade sermaye ve egemenlik, sınıflandırma ve kimliklendirme ile ilgilenmiş.” ağaçların ya da böceklerin dilini konuşmak bizi bachmann’daki babanın nefret ettiği şeylerden kurtarır mı? tiranlığa dair hiçbir kelimemiz olmasaydı, tiranlık hala var olabilir miydi? bir şey ancak dilde imlenebildiği sürece mi vardır?


i me ce 2.0 sergisinden, Barın Han


george orwell’ın o çok sık anılan romanı 1984, dilin nelere muktedir olduğuna dair çok sık anılmayı hak eden bir örnek. dilin muktedirliği, muktedirin dili, muktedir dil… bana tüm bunları düşündüren, barın han’da nabzını tutmakla yükümlü olduğum i me ce deneyinde yakaladığım “dil” damarıydı. iştirakçilerden ecem (karslı) ile başlamıştım geçen yazıma. ecem bana çocukluğunda kendine bir iç dil kurduğunu, muktedir dile yerleşmekte uzun süre zorlandığını anlatmıştı. barın han’daki işinde onu bu meseleyi kurcalamaya itense emin barın’ın üretimleriydi.


emin barın hat sanatını muktedir dilin dışında bir yerde (de) (çünkü o dilin içinden de pek çok ustalık eseri verdi) kurmaya çalıştı. “arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalıp güzel bir şekilde yazma sanatı” olan hatta (hüsn-i hat) başka bir dilin (türkçe) yeni benimsediği alfabesinde (latin alfabesi) can verdi. kendiliğinden gelişmemiş, hatta bir bakıma tepeden indirilmiş de olsa, “yeni bir çağ” idi barın’ın içinde yer aldığı. inkılap perver, taze bir rejimin aktörlerindendi. bir mücellid ve bir hat ustası olmanın yan sıra, almanya’da bauhaus ekolü ile tanışmış, latin alfabesinin matematiğini etüd etmiş bir grafik tasarımcıydı. ekiptekilerden türkiye cumhuriyeti’nin ilk kurumsal fontunu da onun tasarladığı bilgisini aldım…


i me ce 2.0 sergisinden, Barın Han


emin barın’ın en tanınmış eserlerinden biri kuşkusuz ki “atatürk” yazılı kûfî çalışması. bir bakıma hattın muktedir dilini (arapça) (konu: dini konu ve figürler), dönemin değişen muktedir diline çeviriyor (türkçe) (konu: milli konu ve figürler). osmanlı’nın son döneminde revaçta olan ağdalı divanî hattan ziyade osmanlı’nın daha eski dönemlerine ait minimal kûfî hattı benimsemesi de bana kalırsa bu avrupai bauhaus estetiğine olan bağlılığından. zaten bu estetik, atölyesinin mekânsal tasarımına da işlemiş. kompakt, sade ve köşeli kütleler var hep.


zamanında ferit edgü emin barın için şöyle demiş: “cumhuriyet’in, geçmişimizin kültür ve sanatına çağdaş ve tabii, evrensel değer ölçütleriyle yaklaşımının canlı örneklerinden biri.” bu hararetli “dil” sayıklamalarım içinde ferit edgü geçmese olmazdı… serideki bir önceki yazımı okuyan lise edebiyat hocam sevgili neslihan candan bana şu notu düşmüştü: “ferit edgü’ye ve ‘öz dilini yaratma çabasına’ bir selam göndermek istedim.” ilk defa onun dersinde tanışmıştım ferit edgü’nün metinleriyle…


yazının akışındaki bu küçük manevra, aslında bizi ana caddeye çıkaracak. bu çok gerekli reveransla ferit edgü’nün yazmak eylemi, bir toplumsal siyasal olay üzerine 101 çeşitleme adlı kitabından söz edeceğim. ve oradan da (artık bir zahmet) i me ce iştirakçilerinin işlerine bağlanacağım. hazırsanız başlıyorum. ferit edgü’nün söz konusu kitabı, adından da anlaşılabileceği üzere, aynı olayı 101 farklı üslup ve bakış açısıyla dile getirir. bu hudutsuz imkân yığını, emin barın’ın “kreasyon”larında da (kompozisyonlarını tanımlarken bu kelimeyi tercih etmiş) vardır. hat tekniğinin üç dört harften sayısız kompozisyon çıkarma kapasitesi onu coşkulandırır.


bu rüyaların gerçekten benim mi, yoksa bütün şehrin de bir yansıması olabileceği, kolektif, devasa bir rüyanın bir parçası mı olduklarını düşünmeye başlıyorum.

-

chris marker, sans soleil


i me ce 2.0 işritrakçilerinden umut (erbaş) da başka bir şeyin – soyut bir şey -- sonsuz kompozisyon kapasitesiyle ilgileniyor: bellek. möbius isimli mekâna özgü yerleştimesinde belleğin spekülatif doğasını gözler önüne seriyor. tabii her göz için farklı bir serim söz konusu. o karanlık odaya girerken elinize bir fener alıyorsunuz. yüksek bir hızda durmaksızın yanıp sönen, ufak bir el feneri bu. “devasa rüyanın bir parçası” (bu alıntı bizzat umut’un seçimi) sözünden ötürü ritmi bana REM uykusu esnasındaki küçük göz hareketlerini hatırlatıyor. bu “büyülü” fener (slayt projektörlerinin ve hatta sinemanın kökeni sayılan şu eski icada, “büyülü fener”e göz kırpalım) ile duvara asılı slaytları içinizden geldiği gibi aydınlatıyorsunuz. tek ışık kaynağı elinizdeki mobil aygıt. dağınık nizamda asılmış slaytlar umut’un kendi canlı optik enstrümanıyla – gözüyle — yakaladığı anlar, hanı çevreleyen çemberlitaş’tan topladığı yanardöner izlenimler. fenerin o küçük amplitüdlü kasılmaları imgesel tabakaları ince ince oynatıyor, iç içe sokup üst üste bindiriyor. böylece bir tür “genişletilmiş sinema” (expanded cinema) kurgulamış ve oynatmış oluyorsunuz…


i me ce 2.0 sergisinden, Barın Han


bellek istemsizce kurgusal. tarih de öyle. osmanlı’ya dair oryantalist bir tema parkı gibi davranan çemberlitaş da bu anlamda ilginç bir semt. turist tahrikine en uygun kurguyu sahiplenmiş, tanıdık ama yabancı (aks endâz no:2’deki “tekinsiz” tanımını hatırlayalım) bir yer… umut buranın kaotik ve çığırtkan “gösteri” halinin onu çok yorduğunu söylemişti. beybin’in (başerdem) neon harflerle yazılmış satayım sana? yerleştirmesi de – her ne kadar öyle bir beyanı olmasa da – bu meseleye bağlanıyor. umut’un entrikacı fotonlarından farklı olarak, bu göz alıcı tabela doğrudan ve utanmadan yüzümüze konuşuyor. neon üzerine zamanında şöyle yazmıştım: “neon yıldızlarda bereketli, yerküremizde seyrek bir gaz. soygaz. elektron alışverişine tenezzül etmez; kibirli, kararlı, görünmezdir ama vakum bir tübe tıkılıp elektrik alınca” bağırır… zorla göz teması kurup müşteri çeker. müthiş miktarda malumatla sürekli kıpırdanır. yumuşak bilincimize kesintisiz veri akıtır. arzularımıza ve korkularımıza musallat olur.


beybin’in çıkış noktası da arzu. modern yaşamın fasit dairelerinden kaçma arzusu. bu arzunun nesnesi olan “vaha” vaadini, albert camus’nün sisifos söyleni kitabından almış. işin açıklamasında “uyumsuzluktan kaçmak için iklimlediğim vahama hoş geldiniz” diyor. sisifos’a dönersek, o, tanrılarca cezalandırılmış bir antik figür. her seferinde aşağı yuvarlanacağını bildiği bir koca kayayı tepeye çıkarmakla yükümlü. modern yaşantı da amaçsız ezberlerin süregiden saçmalığıysa eğer, ona ancak “vaha”lar yaratarak katlanabiliriz. sav bu. bir de şu var, herkesin vahası kendine. biricik; ve ortak bir mübadele değerinde eşitlenemeyecek kadar ayrıksı. metalaştırılması mümkün olmayan bir otantisiteye sahip. orta çağ’ın pazarlanabilir cennet arazileri (ya da günümüzün pazarlanabilir metaverse arsaları?) gibi değil. beyaz bir duvara sabitlediği satayım mı sana? işiyle beybin; alınmaz satılmaz, soyut ve öznel bir “vaha” alanı kurguladığını beyan etse de, bence onu imlemek için seçtiği neon, çemberlitaş’ın göstergeler imparatorluğu'na el sallıyor. el yordamıyla ingilizceye çevrilmiş, cingöz bir esnafın lehçesiyle konuşan bu ışıklı tabelalar, kadim ve karmaşık bir uluslar topluluğunun tarihiyle kurulan yüzeysel ve özensiz diyaloğa da işaret ediyor.


i me ce 2.0 sergisinden, Barın Han


tarihle kurulan diyalog bağlamında barın han da mühim bir yerde duruyor. emin barın gibi… modern tasarım, modern mimari ve modern şehirciliği “milli bağımsızlık, gurur ve ilerlemenin ifadeleri” olarak fevkalade bir iyimserlikle sahiplenen erken cumhuriyet figürlerinden olsa da, gelenekle bağını hiç koparmamış bir tasarımcı, hattat, mücellit, eğitmen ve entelektüel. modernleşmenin bir toplum mühendisliği projesi olarak yukarıdan dayatıldığı eleştirisi uluslararası bir nitelik taşıyor. ancak türkiye’de milliyetçi bir istiklal savaşının ardından gelen o hummalı ulus inşa sürecinde modernleşme çok daha kurucu bir karakter kazanmış gibi duruyor. durum, yepyeni bir alfabeye geçip “yeni bir çağ” öncelemeye kadar varıyor. kimi zaman sorgusuz sualsiz bir heyecan olarak cereyan eden bu batılılaşma projesinde, en şaşırtıcı bulduğum anlardan biri de evrensel müziğin halka nüfuz etmesi amacıyla 1926’dan 1976’ya dek süren alaturka musiki yasağı olmuştur.


beyaz boya son derece ahlakidir. bir an için paris’in tüm odalarının beyaza boyanmasını söyleyen bir talimat olduğunu düşünün. iddia ediyorum ki, bu yaşamsal öneme sahip bir ödev, ahlaki erdemin belirtisi, yüce insanlığın göstergesi, olacaktır.


-le corbusier, l’art decoratif d’aujourd’hui, 1925


barın han’a dönelim. ve onun pürüzsüz, nötr, hafızasız, tarih dışı, sade, sessiz, boş, saf, beyaz duvarlarına. modern mimarlığın kurucularından le corbusier, modern mimarlığın ancak beyaz olduğu kadar modern olabileceğinde ısrarcıydı. bezemeyi yüzeylerden sökmek sadece estetik değil, ahlaki, işlevsel ve teknik bir jestti. on dokuzuncu yüzyılın yüzey şatafatını hastalıkla ilişkilendirip (modern mimarlığın verem korkusu nedeniyle çıktığını iddia eden mimarlık tarihçileri var, bkz. beatriz colomina ve mark wigley) lanetlemişti. lara’nın (erdir) eski ve kubbeli yapılı çevreyi handaki bir beyaz duvara yansıtan işini de bu bağlamda okuyorum. bellekten arınmış, gelenekten kopmuş, 0 noktasında duran bir yüzeye belleğini geri yüklüyor sanki? çok da eski bir teknikle, camera obscura düzeneğiyle yapmayı deniyor bunu.



bu hafta bütün işlerden söz etmiş olurum diyordum ama olmadı. haftaya devam edeceğim. ayrıca bir tür i me ce 2.0 bilançosu çıkaracak, bu deneyin dijital bir sergiye ve basılı bir kitaba dönüşme sürecini de anlatacağım. girizgâhta gevezelik etmeyi bırakırsam bunların hepsini yaparım. bu sefer işi sağlama almak adına önümüzdeki metni başlatacak alıntıyı şimdiden bırakıyorum. bu alıntıyı verecek ve doğrudan numan’ın (okutan) işinden gireceğim.


mimarlık bir şeyleri ölümsüzleştirir ve yüceltir. bu yüzden ortalıkta yüceltecek bir şey olmadığında mimarlık da olamaz.


-ludwig wittgenstein