aks-endâz no:2


Dört hafta boyunca her Cuma günü unlimitedrag.com'da mekân bulacak olan aks-endâz başlıklı yazı dizisi, I ME CE oluşumunun, müşterek “kurcalama” pratiklerinin nabzını tutuyor. Serinin ikinci yazısında “dil” ve mimarlığın iletişimsel rolleri üzerine düşünüyoruz


Yazı: Ecem Arslanay




ecem (karslı) ile başlıyorum. adaşım olduğu için sempati duyup da torpil geçiyor değilim. adaşım olduğu için; var oluşuyla bana bazı felsefi sorunları hatırlattığı için onunla başlıyorum. anlamın doğası ve dildeki temsiline dair ihtiyarlamış ama eskimemiş, didiklenmiş ama tertiplenmiş, kuramsallaşmış ama (ve) dindirilme(z)miş sorunlar bunlar. bambaşka iki kişi olarak tıpatıp aynı şekilde çağrılmamızın tetiklediği o tatlı tekinsizlik hissi… gündelik hayatın tıkır tıkır işlemek zorunda olan o tümevarımcı ya da tümdengelimci anlamlar zincirinde olağanlaştırılarak bastırılan bir his bu.

bastırmak demişken… freud’un tekinsizliğe dair idrakını –başka diğer şeylere dair idrakından farklı olarak—hayli akl(ım)a yatkın buluyorum. freud farklı dillerdeki kapsamlı linguistik incelemeleri, literatür taramaları ve metin yorumlamalarıyla ufuk açıcı tespitler sunduğu unheimleich (tekinsiz) (1919) başlıklı makalesinde, heimlich kelimesinin ikircikli yapısına odaklanıyor. “tanıdık” ve “eve, yuvaya ait” anlamlarına geldiği kadar “gizli” ve “saklanmış” anlamlarına da geliyor heimlich. ve onu değilleyerek türeyen unheimleich (tekinsiz) saklı kalması gerektiği halde açığa çıkan, böylece tanıdıklığını yitiren şey oluyor.


bendeki o saklı ve yerli “ecemlik diğer ecem’deki görünürlüğü ile tanıdıklığını kaybediyor. ve bu beni ürpertiyor. ama bunun üstesinden çabucak geliveriyorum, çünkü bu “yerinden etme” hali bana/bize yerleşik. ona bağışıklığımız var. dilin temsiliyet sorunuyla, kelimelerin bitimsizce “kifayetsizoluşuyla iyi mücadele ediyoruz. özdeşlikler kurmakta üstümüze yok. iletişim protokollerimizin kusursuzluğuna inanı(mak isti)yoruz.



gerçi kişi adları söz konusu olduğunda bu özdeşlik fonetik katmanda kalıyor, anlamsal bir düzleme oturamıyor. herkesin mutabık kal(mış gibi yapa)abileceği bir “ecem”lik var mı mesela? hangiköpeksensin adlı instagram hesabına bakılırsa, “ecemolmak perçemli peruk takmış bir beyaz pinscher olmaya denk düşüyor. deşifre etmesi zor bir imge bu. perçemli peruk takmış beyaz pinscherlara dair ampirik datam kifayetsiz kalıyor. ama --isim vermeyeyim-- bazı isimlerin eğlenceli ampirik veri çakışmalarına meydan verdiği oluyor. neticesinde isimlerimiz, --doğrudan bize dair olmasa bile-- o ismi bize verenlere dair bir şeyler söylüyor. annem bana bu ismi hayranı olduğu bir oyuncunun kızının isminin ardından vermiş ve sanırım o ecem, ilk ecem. “ecemliğin prototipi.” ben de onunla aynı sene doğmuş bir ecem olarak, arkaik bir ecem’im. benim jenerasyonumda ecem isimli olma hali revaçtaydı ama benden pek çok seneler sonra doğmuş olan ecem (karslı) için bu az rastlanan bir isim. “kraliçem” anlamına gelen ecem, ecemlerin onları isimlendirenlerce nasıl konumlandırıldıklarına dair fazlaca ipucu veriyor ama –işime gelmediği için olsa gerek– buraya girmiyorum.


paragraflarca “ecem” sayıklamamın altında taktiksel bir girizgah yapma arzusu vardı. biliyorsunuz, (bilmiyorsanız ve bilmek istiyorsanız da bu serinin bir numaralı yazısına dönebilirsiniz) barın han’daki i me ce meskenin nabzını tutmayı deniyorum. fasılasızca değişen bir ritmi takip etmek ve onu aktarmak hiç kolay değil, ama oluşum sürecindeki birkaç işte yakaladığım bir damar var: dil. adaşım ecem (karslı), ilk karşılaşmamızda bana içinde devinmekte olduğu ana dili yaşıtlarına göre daha geç konuşmaya başladığını, her söze tepki vermediğini; var olan dile sadece istediği yerden, istediği kadar dâhil olduğunu ve kendi öz dilini yarattığını anlatmıştı. emin barın’ın da yeni bir dil yaratmaya çalışmasından yola çıkarak, kendisinin dille olan ilişkisini kurcalıyor ecem. ve barın han’da kişisel bir bilmece inşa ediyor. yazıyor demiyorum, çünkü hayli mekânsal bir bilmece bu. sırrına vakıf olunamayan sayılar, örüntüler ve çağrışımlar var.


hafıza sarayları, âlimleri yeniden bütün insanlık için ortak olan babil öncesi bir evrensel dil arayışına, adem’in dilini yeniden keşfetmeye yönlendiren rönesans’ın neoplatonik felsefesinin ve biliminin arkitektoniğiydi. bilgi mimarlıkta saklıydı. mimarlığın ruhunu oluşturan sayılarda, sayılar arasındaki ilişkiyi kuran oranlarda (müzikte), ve bu oranları canlandıran formlarda saklıydı.

-ali artun, arzu mimarlığı


ecem’in işi bana hafıza saraylarını hatırlatıyor. loci (latince locusun yani yerin çoğulu) metodu’nun diğer ismi olan “hafıza sarayı” uzamsal öğrenmeye dayalı bir hafıza tekniği. hakiki bir mekânın zihinsel tekabülüne çeşitli bilgiler yerleştirmekten ibaret. orada sonsuz bilgi, sonsuz hollere, sonsuz koridorlara, sonsuz odalara ve sonsuz eşyalara belirli bir güzergâhta saklanabilir. şimdilerde hafıza şampiyonası yarışmacılarının dışında kimsenin işine yaramasa da, zamanında ansiklopedik bilgiler âlimlerin kafasının içindeki o dipdiri saraylardan aktarılırdı. matbaa yokken bu saraylar vardı. belki de bu yüzden, eski bir cilt evi olan barın han’da hafıza saraylarını anmak istiyorum. ve çok sezgisel bir yerden ecem isminin (kraliçem) de eminim bunda payı var. ecem’in eksi birinci kattaki soğuk ve beyaz sarayını henüz görmedim. ancak bu cuma, siz bu satırları okurken, gidip çekmecelerini karıştırabileceğim. ilginçtir, metinler “anda” yazılır ama “gelecekte” okunur. okur, müellifin geçmişine bakar. yıldızlara bakmak gibi değil mi biraz? gece gökyüzünde ışıldadığını gördüğümüz çoğu gezegen çoktan yitip gitmiş… bunu da boşuna söylemedim, ecem’in işindeki diğer damar da “ölüm”. fakat buraya girmemize ne kadar müsaade ediyor bilmiyorum ve şimdilik susuyorum.



matbaadan önce mimarlığın kitap gibi okunması meselesine dönmek ve oraya başka bir yerden temas etmek istiyorum. 1831’de victor hugo notre dame’ın kamburu’nda “basım teknolojisinin mimarlığın iletişimsel rolünü yok edeceği”ne dair bir fikir beyan eder, bir bakıma “kitap mimarlığı öldürecek” der (uğur tanyeli, yıkarak yapmak: anarşist bir mimarlık kuramı için altlık, 2016). bir katedralin “dinsel öğretinin inşai araçlara tercüme edilmiş hali” olduğunu düşünürsek, basılı kitap “tekil mesajların dünyasından çoğul ve çelişik mesajların dünyası”na geçişi haber verir (uğur tanyeli, yıkarak yapmak: anarşist bir mimarlık kuramı için altlık, 2016). mimarlığın iktidar odaklarınca araçsallaşması meselesini serinin sonraki metninde yunus aras’ın işi bağlamında daha çok açacağım. şimdilik mimarlığı “kitap gibi” okuma imkânları üzerine konuşmak istiyorum.



barın han çoğul ve çelişik mesajlara kucak açan bir yer. emin barın’ın ailesi bu mekâna kutsal, tekil bir okuma atfetmiyor. onu paylaşıma, yeni okumalara açıyor. i me ce kapsamında bu okumalardan biri de müzik ve performansla gerçekleşti. alican bekoğlu davuluyla barın han’ı okumayı denedi. algıladığı hacmi, kütleyi, dokuyu, yankıyı, havayı ve ışığı müzikal olarak tercüme etti. sonra selin nisa açıkel ve berfin bilken, bu tercümeyi başka bir dile, mekânsal koreografiye tercüme ettiler. bu birinci aşamaydı. ikinci aşamadaysa alican, selin ve berfin’in barın han üzerine mekânsal koreografi tercümesini tercüme etti. şöyle diyorlar bu duruma: ilham döngüsü çift yönlü işliyor. bu aklıma “kulaktan kulağa” oyununu, fısıltılı kelimelerin dönüşümsel seyahatini getiriyor. daha “profesyonel” bir yorum getirmem gerekirse de bu performansı pek bir “barok” buluyorum. barok’u belirli bir coğrafyada başlamış ve bitmiş bir sanat tarihsel dönem olarak okumayı reddiyor; onu bakış açısını öznede değil de nesnelerin içinde konumlandıran (tabii gilles deleuze’ün kıvrım: leibniz ve barok kitabından aldığım yetkiyle); açık formlu, iç içe geçen, ardışık ve sonsuz bir hakikat rejimi olarak değerlendiriyorum. daha da bir şey demesem iyi olur. ses-mekân tektoniğini yorumlamak zor. zaten, ingilizceden türkçeye “müzik hakkında yazmak mimarlık hakkında dans etmek gibidir” (writing about music is like dancing about architecture) diye çevirebileceğim bir anonim söz var… belki koreografiyi yorumlamak biraz daha kolay. birkaç sene önce bedene dair şöyle şeyler yazmışım, burada da dursun: “bedenlerimiz sonsuz ve değişken mekânsal veriyi sürekli analiz ediyor ve düzenliyor. günlük el hareketlerimizle bile görünmez akışkan hacimleri sıkıştırıyor, esnetiyor, sayıyor, bölüyoruz. her el çiftinin farklı bir tabiatı ve adeta büyük ya da küçük, sıvı ya da katı bir karakteri var”.



gelelim barın han’ın en radikal okumalarından birine. zeynep aslanoba han’a açık uçlu bir mikro-elektronik damardan bağlanıyor. her şeyi her şeyle bitimsizce irtibatlandırabilen genel internet ağını (world wide web) kastediyorum. zeynep, barın han’a bodrum’dan (muğla), geçen sene geliştirdiği bir çevrimiçi iş birliği tekniğiyle katılıyor. alternative art school’da eşleştiği sanatçı florian nguyen ile birlikte ortaya çıkardığı bu teknik, sanat terapisi metodolojisinden besleniyor. dinlemeye ve anlamaya talip bir yabancının tarafsız, önyargısız, bağıntısız ve etkisiz konumundan gelen konu dışı bakışın dönüştürücü ve sağaltıcı potansiyeline inanan zeynep, ortak bir meditasyonun ardından, karşısındaki sanatçıya istediği herhangi bir yerden açılıyor. bu, kimi zaman kısmen mahrem bir duygusal alan, kimi zaman da görece kamusal bir entelektüel alan. mesela beybin başerdem ile köpek sahiplenmenin güçlükleri üzerine dertleşirken kaan walsh ile kaan’ın barın han’daki üretimi üzerine tefekkür etmişler. onların işlerine bir sonraki yazıda, emin barın’ın eserlerine daha formel bir yerden temas eden işler olarak gireceğim. zeynep’in sürecinden devam edersem, o, bu sohbetleri; havayla kuruyan kil, polimer kil, kuru boya ve marker kullanarak bazı nesnelere tercüme ediyor.


zeynep’in zoomlaştığı bir başka barın han ikametçisi, aynı zamanda i me ce’nin eş kurucu ve eş yürütücüsü olan esra önel, zeynep’e bir alfabe tasarımıyla cevap veriyor. aralarındaki gizlilik ve güven esasına dayalı gelişen özel paylaşımdan esinlenerek, sadece ikisinin anlaşabileceği bir “dil” tasarlıyor. dile kolay, bu hayli azimli girişimin çıktısı görmek konusunda sabırsızım. yeni diller yapmak önemli… ama nedenini haftaya açayım, bu haftalık bu kadar olsun.