Ah, kimselerin vakti yok, Durup ince şeyleri anlamaya*
- Nevzat Sayın
- 5 Oca
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 Şub
Yazı: Nevzat Sayın
Günlük kullanım nesneleriyle sanatın değme noktalarını bulmak, sanatla zanaatı buluşturmak, küçük bir azınlığın ayrıcalıklı hakları olan günlük kullanımdaki nitelikli nesneleri -bir şekilde- herkesin sahiplen(ebil)mesini sağlamak gibi meseleler -farklı nedenlerle de olsa- her zaman düşünmeye değer bulunmuş ve kimi zaman aralıklarında da iyiden iyiye önemli bir konu olmuştur.
Bazı dönemlerde bu ilintilendirme o kadar benimsenmiştir ki o dönemler içinde başka düşüncelerle üretilmiş, kanonik olmayan aykırı nesnelerle karşılaşmanız neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Çünkü üslûp büyük yapılardan küçük nesnelere kadar bütün üretim alanını kapsamış ve zeitgeist gerçek anlamıyla zamanın ruhu olmuştur.
Elbette bütün bunlar kentsel birikimlerin olduğu yerlerde belirgin olarak okunaklı şeylerdir. Kırsal kesimler geleneksel alışkanlıklara bağlı yaşanan coğrafyalar oldukları için “güncel” olan onların alanına zor girer. Şimdilerde nüfusun %75’inin şehirlerde yaşadığı söyleniyor ama bu nüfusu oluşturanların “şehirli” olduklarını söylemek mümkün olmadığı için bu konu hâlâ “şehirliler”in konusu olmaya devam ediyor. Üstelik daha sonra küçüklere de yayılacak olsa bile büyük şehirlerdeki şehirlilerin…
Batı üzerinden öğrenilmiş mimarlık, tasarım ve sanat tarihleri Arkaik, Romanesk, Gotik, Barok, Maniyer gibi daraltılmış ya da Modern, Klasik, Geleneksel gibi alabildiğine genişletilmiş terimlerle konuşur ve ele aldığı nesnelere de sosyal/kültürel sınırlara ilişkin bir simge olarak bakıp bu sınırları büyük bir titizlikle korumaya çalışır. Oysa bu duruma sınırları belirleme ve koruma çabasının bileşenlerinden sadece biri olarak bakabilmek ve sınırları geçirgen olarak görmek çok daha zihin açıcı olabilirdi.
Art Deco ve Art Nouveau akımlarının irili ufaklı demeden günlük kullanım nesnelerine etkisi ve apaçık üslûp okunaklılığı bütün diğer dönemlerden çok daha belirgin olarak görünür. Vazolardan mobilyalara, mobilyalardan aksesuarlara, aksesuarlardan fincanlara, fincanlardan tepsilere, çerçevelere, halılara, kumaş desenlerine, tabaklara, çatal kaşıklara kadar her şey aynı dilde konuşur. Önceki dönemlerden etkilenmeleri ve sonraki dönemlere etkileri gibi karşılaştırmalı değerlendirmelerle bu dönemleri çok daha iyi anlayabilir, anlamlandırabiliriz.
Batı’dan bakan kaynaklar sayesinde Gotik, Barok, Rönesans gibi en çok adı geçen dönemlerin/üslûpların/biçimlerin en okunaklı ifadelerini mimarlık nesnelerinde bulduğunu ve bu mimarlık nesnelerinin de ilk ve en gelişkin örneklerinin dini yapılar olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. İlk oluştukları dönemlerden çok sonra “neo”larıyla yeniden belirdiklerinde bile aynı “bütünsellik” içindedirler ama artık “zamanın ruhu” başka bir faza geçmiş olduğu için pseudo olmaktan kurtulamazlar. O dönemdeki iktidarların ideolojisine bağlı olarak da yandaş ve karşıt görüş ağırlığı değişse bile her zaman gündemde olmayı ve üstelik geniş bir meraklı çevresi oluşturmayı da becerirler. Bu konuda en ilginç örneklerden biri Hristiyanlığın en görkemli ifadesini bulduğu yapıların 13. yüzyılın Gotik üslûptaki yapıları olduğunu düşünen Viollet-Le-Duc’ün 19. yüzyılda da kiliselerin bu üslûpta yapılması konusundaki açıklamalarıyla bakanlık ve akademi arasında başlattığı tartışmalardır.**
Günümüzde çizgi romanlardan korku filmlerine kadar geniş bir alanda “bir tür gotik” üretimler yapılıyor. Bu yüzden geriye doğru düşünerek üslûplar üzerine karşılaştırmalı değerlendirmeler yapmak verimli yeni çıkarımlar sağlayabilir; Gotik’te hiç çıplak heykel olmamasına karşılık Rönesans’ın neredeyse çıplak olmayan heykelinin olmamasını bir arada düşünmek bile bu dönemlerin sosyokültürel yapılanmalarını anlamak için önemli kriterlere dönüşür. Sanat zanaat ilişkileri bağlamında günlük hayat nesnelerinin iyileştirilmesi yönünde yakın zamanın en önemli etkilerinden birinin ve hatta en önemlisinin Bauhaus olduğunu söylemek abartı sayılmasa gerek. Aktif bir atölye/ okul olarak 1919-1933 arasında sürmüş olmasına rağmen etkileri hâlâ sürüyor ve daha da sürecek gibi görünüyor demek yanlış olmasa gerek. Amacı neredeyse günlük hayatın irili ufaklı bütün yapılarını, mobilyalarını, araç gereçlerini ve irili ufaklı bütün nesnelerini sanat-zanaat iş birliğiyle yeniden tasarlamaktı. İşin doğrusu tasarladı da… “Toplum mühendisliği” gibi değerlendirilerek hem en çok eleştirilen hem de nitelikli bir günlük hayat için en çok desteklenen yanı da bu oldu Bauhaus’un. Ben de destekleyenlerden biriyim. Sanat zanaat iş birliğinin belirli ilkeler çerçevesinde yapılması koşuluyla günlük hayatı nitelikli, keyifli bir hale getirmek için çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Farklı üretim alanlarındaki firmalar zaman zaman sanat zanaat iş birliğini farklı nedenlerle gündeme getirir ve genellikle “iyi sonuç” alırlar. Bu durum kimi zaman bir sanatçının işini olmadık bir nesnenin üzerine basmaktan kimi zaman sanatçıyla iş birliği yaparak bu yeni durum için yeni bir şey üretmeye kadar alabildiğine geniş bir alana yayılır. Sanatçı yaşıyor ve bu çalışmaların içindeyse sorun yok. Beğeniriz, beğenmeyiz, eleştiririz, alır kullanır ya da hiç oralı olmayız. Bu açık iş birliğinden çoğu zaman şöyle ya da böyle iyi sonuç alınır. Ama sanatçı hayatta değilse işler zorlaşır. Biri çıkıp o sanatçıdan ilhamla bir şeyler tasarlayabilir. Ya da riskli olsa bile başka biri çıkıp o sanatçının bambaşka bir bağlamdaki üretimini kendince bir yere taşıyabilir ama bunların hangi amaçlarla ve nasıl yapıldıkları ve nasıl dillendirildikleri incelikli meselelerdir. Niyet her ne olursa olsun iyi sonuç alınması da kolay değildir. Kapalı kapılar ardında yapıldığında genellikle iyi bir şey çıkmaz. Bunu kimin neden yapmak istediği, bunu yapınca ne olacağı, kimin ne kazanacağını bilmek, konuşmak, tartışmaya açmak önemlidir ama en önemlisi sanatçının ve işlerinin bunlarla ne kazanıp ne kaybettiğini bilmek olsa gerekir. İncelik de en çok buradadır.
Cam konusunda dünyanın en önemli kuruluşlarından biri olan Paşabahçe’nin Füreya Koral’ın işlerinden yola çıkarak hazırladığı koleksiyonun duyurusunu gördüğümde hızlı hızlı bu gibi şeyler geçti aklımdan. Füreya hayatta olmadığına göre bütün bunlar nasıl yapılmış ve sonunda ortaya ne çıkmıştır diyerek Nişantaşı Paşabahçe’ye daldım. Bu soruları bir tarafa bırakıp sadece nesnelerin kendilerine odaklanarak baktığımda kulpsuz fincanların, sehpanın, siyah-beyaz kahve fincanlarının ve tepsinin iyi tasarımlar olduğunu söyleyebilirim. Alır kullanırım. Birilerine hediye ederim. Ama bu nesnelerdeki “Füreya 2025” ibaresini Füreya’nın imzasıyla görünce ve broşürlerde de bu konuda hiçbir açıklama göremeyince bu tasarımların aynen buradaki gibi Füreya tarafından tasarlanarak mı yapıldığını yoksa onun tasarımlarının başka tasarımcı/tasarımcılar ve/veya zanaatkârlar tarafından bu nesnelere uyarlanarak mı yapıldığını anlamadım. Eğer Füreya tarafından ve bu amaçla yapıldılarsa böyle kullanmakta beis yok diyebilirdim ama artık Füreya olmadığı için nesnelerdeki imza ve 2025 neyin nesi diye bir soru belirdi... Yok eğer bunlar Füreya tarafından değil de başka tasarımcılar tarafından Füreya’nın işlerinden yola çıkılarak üretildilerse bu çalışmaların yöntemi neydi? Ne kadar değiştirildiler/dönüştürüldüler? Nereden nereye aktarıldılar? Bu aktarmalarla ortaya çıkan nesneler hâlâ Füreya’nın sayılır mı? Bütün bunları hangi tasarımcılar yaptı? Cam, porselen, seramik, metal gibi malzemelerin kullanımında Füreya tarafından belirlenmişlikler var mıydı yoksa bütün bunlar bir “yorum” ya da “esinlenme” miydi? soruları da ilk sorumun peşi sıra geldi. Bir sanatçıdan esinlenip yeni işler üretilebilir ama işlerin altına sanatçının imzasını koymak başka bir şey…
Broşürleri dikkatle okudum. “…yalnızca estetik değil, işlevsellik ve toplumsal bağ kurma amacı taşıyan bir sanat anlayışı ve imzası ortaya koymuştur. En büyük arzularından biri sanat eserlerinin yalnızca sergi salonlarında ya da özel koleksiyonlarda değil, günlük yaşam ve kamuya açık alanların da bir parçası haline gelmesiydi. Bu istek, Füreya Koral’ın eserlerinde açıkça görülebilecek bir anlayışa dönüşmüştür (…) sanatı hayata katma arzusu, bugün de ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Paşabahçe’nin Füreya’nın vizyonunu yansıtarak hazırladığı bu yeni koleksiyon, Füreya’nın eserlerini insanların günlük yaşamının içinde de birer sanat objesi olarak var etmeyi amaçlıyor” açıklaması özünde iyi bir açıklama ama kendi içindeki ifadesiyle sorunlu olmasının yanı sıra benim için asıl mesele benim sorularımın hiçbirinin yanıtını içermiyor olması. Oysa belki özenli bir açıklama bu soruların tamamını ortadan kaldırabilirdi, dahası, soru sormayı bile gereksiz kılabilirdi.
Bu konu Füreya, varisleri ve Paşabahçe arasında özel, kendine has bir konu olarak kalabilir mi? Bence Füreya, Füreya olduğu için kalamaz. Çünkü bu üçlü arasındaki konu özelinde spesifik olduğunu söyleyebileceğimiz halde genel olarak sanatçılar, varisler ve üreticiler arasındaki ilkelerin belirlenmesi bağlamında jenerik bir meseleye dönüşüyor. Başka sanatçıları, başka varisleri ve başka üreticileri de ilgilendirdiği ve en anlaşılır deyimiyle çok önemli bir “etik” mesele olduğu için oldu bittiye gelmese iyi olur diye düşünüyorum.
Soruyu daraltarak şöyle sorabiliriz: Füreya’dan “Sanatı müzelere hapsetmek yok! Kahve fincanlarım olsun bütün kahvelerde…” alıntısı olan broşürlerle Paşabahçe mağazalarında satılan Füreya-2025 imzalı kahve fincanları -aslında- kimin fincanlarıdır?


Yorumlar