top of page

2000’ler İstanbul’undan beş fotoğraf yığını

Sanatçı Ali Taptık’ın unlimitedrag.com üzerinden okuyucuyla buluşan yazı dizisi sanatçı ve fotoğraf kitaplarını merceği altına alıyor. Serinin sıradaki yazısının odağında Aylin Güngör'ün This Magical Depression isimli kitabı var


Yazı: Ali Taptık



Üç sene önceydi. 6 Şubat Depremi için yapılan bir yardım kermesine bizim kitaplardan bırakıyorum. Bant ve Bina organize ediyor. Etrafa bakınırken bir set C-Ring tel dikişli bir kitap görüyorum. Güngör’ün ikinci kitabıyla tanışma hikâyem böyle başlıyor. This magical depression. Kendimi bu konularda haberdar saymama rağmen 2014 baskısı bu seri gözümden kaçmış. Ben bu başlığı daha çok bir hashtag ya da bir blog olarak biliyordum; bir şeyleri karıştırdığım kesin. Dingin renk uyumu ve eklektik teknik paletiyle dikkat çeken bu fotoğrafların kitaplaştığını bilmiyordum. Kermesten yaptığım alışveriş bu oluyor.



İlk kitapçıktan başlıyorum. Kapakta iki köpek var; biri oyuncak. Flu ve ferah bir fotoğraf. İç kapakta kısa bir cümle karşılıyor bizi: Hani dünya bir duvar gibi, herkes aynı şeyi hisseder ama yalnız. Sayfa kenarlarından ince bir boşlukla ayrılmış fotoğraflara bakıyorum: yıkıntılar, sahil yerleri, eski yeşillerin arasına sıkışmış siteler, sınırlar, omurgalar, bitkiler tarafından sarılmış yapılar. Bir kamyonun üzerinde bir ev görüyorum; farklı açılardan tekrar tekrar fotoğraflanmış. Şaşkınlık ve hayranlığını bizimle paylaşıyor fotoğrafçı. Plastik toplar Hüseyin Bahri Alptekin’i hatırlatıyor hemen bana. Bakkal önleri, orta sınıf ve orta-alt sınıf mahalleler, ara sayfalara sıkışmış beton taşıyıcıları, Türk bayrakları. İstanbul’un klasik acayiplikleri bunlar. Siyah beyaz fotoğrafların üçlü, dörtlü sayfalara yayıldığı küçük sekanslar takip ediyor. Zengin yerlerde dolaşmıyoruz; hayat çok tanıdık geliyor bana. En azından benim çocukluğumdaki İstanbul’a benziyor fotoğraflarda gördüklerim.


Sonrasında, yaklaşık bir sene sonra Onagöre’nin eski stüdyosunda, biz antika kiracımızla anlaşmadığımızdan tahliye edilirken Beyza bu kitapların fotoğrafını çekiyor. Olanlar nedense hep Mayıs-Haziran aylarına denk geliyor. O günlerde çekilen fotoğraflar bulanık artık zihnimde; burada gördükleriniz yenileri. Taşınmada kaybolmuş dijital fotoğraflar. Mesele de biraz bu zaten. Bazı kitapların, bazı görüntülerin yerine oturması için zaman gerekiyor. Tortu oluşurken önemli de olsa birçok şey kaybolup gidiyor. Mesela bir bakmışız bu yazı yayınlanana kadar aradan iki sene daha geçivermiş. 



İkinci kitapta altın rengi bir araba fotoğrafı çarpıyor beni; arka koltuğunda bir sandalye var. Her fotoğrafın içinde başka bir acayiplik saklı. Bazıları gündelik tuhaflıklar, bazılarıysa tamamen kendine has. Sarı üzerine sarı boyanmış, neredeyse sansürlenmiş bir duvar görüyorum bir karede. Bir benzeri, kırmızı var bende seviniyorum. Yeşili kimdedir acaba? Aynı yerlerde dolaşıp fotoğraf çekince böyle şeyler kaçınılmaz oluyor galiba. Tophane’de de yürüyorsunuz, Kadıköy’de de; tezatlıklar hep peşinizden geliyor. Bayraklar, kamyonlar, vitrinler, sıkışmış nesneler. Kitabın temel hissi biraz bu: gündelik hayatın içindeki garipliklerin hiç bağırmadan üst üste yığılması.


Aylin Güngör'ü aslında uzun zamandır Bant ve Babylon çevresindeki müzik fotoğraflarından biliyordum. ATP, Le Guess Who?, Paradiso gibi yerlerde de işleri dolaştı yıllarca. Kendisi aynı zamanda Bant Mag.’in kurucularından ve yürütücülerinden biri. Bant’ın İstanbul’daki kültür hayatında kapladığı yer biraz garip aslında; bir dergiydi tabii ilk başta ama sadece dergi olarak da düşünmek zor. Yıllar boyunca konserler, gösterimler, festivaller, radyo yayınları, partiler ve farklı iş birlikleri etrafında kendi çevresini oluşturdu. Şimdi platform denen şeyi o zaman başlatmış olanlardandı. İyi dergiler hep böyleydi. Bant burada bağımsız müzik etrafındaki dolaşımın ve karşılaşmaların önemli taşıyıcılarından biri oldu sanırım. Özellikle de İstanbul’u dışarı taşırken başka şehirleri de İstanbul’a getirerek. Hâlâ da yeni müzisyenler ve sanatçılar için alan açmaya devam ediyor. 



Üçüncü kitapta dizim anlayışı çok değişmiyor ama gündelik hissi daha yoğun bir hâl alıyor. Fotoğraflarda hâlâ pek insan yok; daha çok insanların bıraktığı izlere bakıyoruz. Türkiye’nin farklı yerlerinde dolaşıyoruz sanki. Bir kardeşim filmini izler gibi, bir şehirden diğerine geçiyoruz. Kitabın ritmi de burada oturuyor aslında: küçük farkındalıklarla ilerleyen, acele etmeyen bir bakış.


Güngör'ün ilk kitabı Oturduğum Yerden, mütevazı ismi ve oturaklı cismiyle yayımlandığı dönemin dikkat çeken fotoğraf yayınlarından biriydi. Güngör’ün müzik fotoğraflarını daha önce Bant ve Babylon Magazine çevresinden biliyorduk ama bu kitap o üretimi ilk kez sakin bir bütünlük içinde görmeyi mümkün kıldı. İstanbul’a yolu düşen müzisyenlerin, grupların ve İstanbullu şarkıcıların fotoğraflarından oluşan doğrudan ama samimiyetini kaybetmeyen bir kitaptı. Konser anının gösterisine yaslanmıyor; daha çok şehir içinde bekleyen, dolaşan, sigara içen, düşünceli ya da yorgun hâlleri topluyordu. Bu yalın yaklaşım sayesinde insan hem dönemin İstanbul’una hem de Güngör'ün fotoğrafladığı kişilere daha dikkatli bakabiliyordu. Kitap bugün dönüp bakınca yalnızca bir müzik çevresi arşivi değil, belli bir İstanbul hissinin de kaydı gibi duruyor. O sihirli hüzünde olduğu gibi. 



Dördüncü kitabın kapağı çok çarpıcı. İncecik betonun arasından çıkmış, gövdesi artık çıktığı boşluğu aşmış bir ağaca bakıyoruz. Neredeyse evle birleşmiş gibi duran bir ağaç. Bu kitaplarda sürekli tekrar eden bir his var: bakmaya doyamadığınız ama içinizde hafif bir tortu bırakan görüntüler. Dökülmüş, sıkışmış, arada kalmış şeyler. Pazarlar, eski eşyalar, şişme yataklar, yığınlar. Belki de en doğru kelime bu: yığınlar. Renk kullanımıysa kitabın en güçlü taraflarından biri. Eminönü-Beyoğlu'nda geçen üçlü sekans mesela; polis arabasının mavisi, bayrak kırmızıları, gökyüzü ve beton birbirine karışıyor. Sonra bunları siyah beyaz fotoğraflar takip ediyor.


Peki bu kitaplar neden ayrık? Neden tek cilt, sert kapaklı, kalın marka kâğıtlara basılmış ağır bir fotoğraf kitabına bakmıyorum da bunun yerine birbirinden ayrılabilen beş ince kitapçığa bakıyorum? Bunun bir tarafı tabii ki ekonomik ama sadece yayıncının bütçesiyle açıklanabilecek bir mesele değil bu. Kitap ağırlaştıkça fotografik anlamda derinleşebiliyor belki ama içerik aynı ölçüde derinleşmiyor her zaman. Nadir bazı işler iki yönde de büyüyebiliyor. Hafif kitap ekonomisi ise dolaşımla, el değiştirmeyle, dağılımla ilgili başka bir alan açıyor. Bu beş kitapçığın da birbirinden tam burada ayrıldığını ve birbiriyle arkadaş farklı sahiplere dağıldığını hayal ediyorum. 



Beşinci kitapta artık iyice kirletilmiş ama hâlâ büyüleyici bir dünyaya bakıyoruz. Zabıtaların bir şeyi kesiş sahnesi çok güçlü. Hem güzel hem de keşke böyle olmasaydı dedirten bir estetik var burada. Evlerin içinde, dibinde hayat bulmuş palmiyeler, sıkışmış peyzajlar, yorgun yüzeyler. Ama bütün bunlara bakış mesafeli ve sakin. Kitap hiçbir şeyi dramatize etmiyor. Aylin'in fotoğrafları özellikle etkiliyor beni. Böyle fotoğrafçılar olduğu için seviniyorum gerçekten.



Aylin Güngör, This Magical Depression, 2016, Bantmag. Yayınları. Fotoğraflar: Ali Taptık, Onagöre


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page