top of page

Yokluğunu hissettiğin şeyi resmetmek

Mehmet Resul Kaçar’ın Benim İnandığım Tanrı’nın Öküzleri isimli kişisel sergisi 26 Şubat - 28 Mart 2026 tarihleri arasında Galeri 77'de gerçekleşiyor. Sanatçıyla sergisinden yola çıkarak, üretiminde belirleyici olan mesafe, aidiyet ve manzara ile anlatı arasındaki geçişler üzerine konuştuk


Röportaj: Berfin Küçükaçar



Mehmet Resul Kaçar, 2026


Serginizde belirgin bir anlatı var. Cem Bölüktaş'la gerçekleştirdiğiniz bir söyleşinizde de hikâye ve manzarayı birbirinden ayırmanın pek mümkün olmadığını söylemiştiniz. Bugün işlerinize baktığınızda bu iki unsur nasıl bir ilişki kuruyor?

Aslında bu, zaman içinde dönüşen bir ilişki. İlk dönem işlerimde manzaradan çok hayvan ve şiddetle ilgili kompozisyonlar vardı. Daha sonra bu yavaş yavaş değişti; hayvan imgeleri tamamen ortadan kalkmadı ama manzara daha baskın bir hâl almaya başladı. Son birkaç yılda ise manzaranın içine doğrudan hikâyeler, yazılar ve anılar girmeye başladı. Özellikle çocukluk anılarım ve yaşanmış hikâyeler bu sürecin merkezine yerleşti.

Büyük ölçekli işlerde bu daha da belirgin. Bir anlamda yazının resimleşmesi gibi bir durum oluştu. Ama manzara ile anlatıyı hiçbir zaman iki ayrı alan gibi düşünmüyorum. Çünkü o manzara zaten boş bir doğa görüntüsü değil; hafıza taşıyor, yaşanmışlık taşıyor. Bazen bu doğrudan bir anlatıya dönüşüyor, bazen daha örtük kalıyor ama o hikâye hissi resmin içinde hep var. Manzara da onun taşıyıcısı gibi işliyor.



Solda: Mehmet Resul Kaçar, Ve Dalga Geçercesine Laflar Atıyordu, 2024, Tuval üzerine yağlı boya, 120x150 cm

Sağda: Mehmet Resul Kaçar, Ve Avlanan Bu Tavşanın Kulakları Deliktir, 2024, Tuval üzerine yağlı boya, 150x190 cm


Diyarbakır’da doğup büyüdünüz. Bu coğrafyanın pratiğinize nasıl işlediğini, özellikle İstanbul’a geldikten sonra nasıl görünür hâle geldiğini biraz açabilir misiniz?

Çocukluğum tamamen orada geçti ve oraya çok bağlıyım. Ama açıkçası İstanbul’a gelene kadar oturmuş bir resim dilim yoktu. Çiziyordum, portreler yapıyordum ama yağlı boya, konsept ve bütünlüklü bir ifade meselesi netleşmemişti. İstanbul’a geldikten sonra bu anlamda bir kırılma yaşandı.

İlk başta hayvan ve şiddet temalarıyla ilerliyordum. Horoz dövüşleri, sonra domuzlarla ilgili bir resim… Ama o resimlerde bile aslında kırsalın izleri vardı. Sarı otlar, bozkır, açık alan hissi hep oradaydı. Sonra bir noktada eski fotoğraflara dönmeye başladım. Köyden, aileden, üniversite yıllarından kalma görüntüler… Özellikle keçilerin olduğu fotoğraflar bir anda gözüme çok resimsel gelmeye başladı.

Orada iki şey üst üste geldi: bir yandan güçlü bir özlem duygusu, diğer yandan görsel olarak çok etkileyici bir doku. Sarı otların üzerindeki o siyah lekesel yapı, keçilerin dağılımı, yüzeydeki ritim… Bunlar beni resim yapmaya itti. Aslında uzaklaştıkça o coğrafyayı daha fazla görmeye başladım. Bu mesafe, üretimi tetikleyen bir şeye dönüştü.


Resimlerinizde pastoral bir atmosfer var ama romantize edilmediğini hissediyorum. Bu sizin için bilinçli bir mesafe mi?

Bunun bilinçli bir karar olduğunu söyleyemem. Zaten birçok şeyi planlayarak değil, süreç içinde yapıyorum. Akademik eğitimde öğrendiğimiz bazı şeyler zamanla bilinçaltına yerleşiyor; kompozisyon kurarken ya da yüzeyle çalışırken bunlar kendiliğinden devreye giriyor.

Romantize etmek ya da etmemek gibi bir kaygıyla resim yapmıyorum. Daha çok o resmin içinde yaşadığım bir süreç var. Resmi yaparken onunla bütünleşiyorum. Duygularımı, hislerimi bir şekilde aktarıyorum. Eğer ortaya romantize etmeyen bir dil çıkıyorsa, bu bilinçli bir kaçınmadan çok o içselleştirme hâlinin sonucu.



Solda: Mehmet Resul Kaçar, Bademlik I, 2025, Tuval üzerine yağlı boya, 35x50 cm

Sağda: Mehmet Resul Kaçar, Ve Ben Kankole Üzümleri Yiyordum, 2025, Tuval üzerine yağlı boya, 150x190 cm


Bu kadar kişisel anlatılar kurarken, işlerin izleyicide ortak ya da evrensel bir karşılık bulduğunu düşünüyor musunuz?

Başta böyle bir hedefim yoktu. Daha çok kendimle ilgili bir yerden, kendi deneyimlerimden yola çıkarak üretim yapıyordum. Ama zamanla farklı ülkelerden insanların işlerimle ilişki kurduğunu görmeye başladım.

Contemporary Istanbul'da Fransa’dan bir küratörün aynı resmin başına birkaç kez gelip uzun uzun baktığını hatırlıyorum. Ya da farklı ülkelerden insanların bana ulaşıp resimlerle ilgili ne hissettiklerini anlatmaları… O noktada şunu düşündüm: ben çok kişisel bir yerden üretiyorum ama bu, başka insanlarda da bir karşılık bulabiliyor.

Bu durum biraz yerelden evrensele açılan bir şey gibi. Ama her kişisel anlatının otomatik olarak evrenselleşeceğini de düşünmüyorum. Bu biraz samimiyetle, nasıl kurulduğuyla ilgili. Sen kendi derdini gerçekten içten bir şekilde anlatıyorsan, o başka bir yerde de karşılık bulabiliyor.


İstanbul’da yaşayıp oraya bakmakla, doğrudan o coğrafyanın içinde olmak arasında nasıl bir fark var sizin için?

Bence çok belirleyici bir fark var. Eğer orada yaşıyor olsaydım, bu resimleri yapmazdım. Çünkü o duyguyu zaten yaşıyor olurdum. O doğayı, o hayvanları her gün görerek, dokunarak deneyimliyorsun. O zaman onu resmetme ihtiyacı ortadan kalkıyor.

Şu an burada yaşadığım için o deneyim hayatımda eksik. Doğada gezmeyi özlüyorum mesela. Bu eksiklik, bu özlem, resim yapma ihtiyacını doğuruyor. Aslında yokluğunu hissettiğim şeyi resmetmeye başlıyorum.

Mesafe burada çok önemli. Hem özlemi hem hafızayı devreye sokuyor. O yüzden bu resimler biraz hafızanın içinden geliyor. Doğrudan gözlemden değil, hatırlamadan ve eksiklikten besleniyor.


Bu durum “ev” duygusunu da etkiliyor mu? Kendinizi bir yere ait hissediyor musunuz?

Aslında tam olarak ne oraya ne buraya ait hissediyorum. Orada bir geçmişim var, burada kurduğum bir hayat var. İkisi de bana ait ama tam anlamıyla hiçbirine ait değilim.

Bu biraz parçalı bir durum. Bir yanım hâlâ orada ama bir yanım da burada. İstanbul’da yaşıyorum, üretimimi burada sürdürüyorum ve burası da artık hayatımın bir parçası. Ama aynı zamanda oraya dair bir bağ kopmuş değil. Bu durum bazen bir yersizlik hissi yaratıyor ama aynı zamanda üretim açısından besleyici bir şey. Çünkü iki farklı yerden bakabiliyorum.


Mevcut serginizi üretim pratiğiniz içinde nasıl konumlandırıyorsunuz?

Başta çok net bir yer belirlememiştim. Hatta işler bir araya geldiğinde nasıl duracaklarına dair bir tereddütüm vardı. Tek tek resimler başka bir şey, bir araya geldiklerinde oluşan etki başka bir şey.

Ama sergi kurulduktan sonra bir bütünlük oluştuğunu gördüm. İzleyiciyle kurduğu ilişki de önceki sergilere göre biraz daha güçlü gibi geliyor bana. Sosyal medyada ya da sergi alanında aldığım geri dönüşler bunu düşündürdü. Kendi pratiğim içinde tam olarak nereye oturduğunu ise hâlâ düşünüyorum. Bu biraz zamanla netleşecek bir şey gibi geliyor.


Bu üçüncü kişisel serginiz. Galeri 77 ile gerçekleştirdiğiniz diğer iki kişisel sergiden bu yana üretiminizde nasıl bir dönüşüm var?

İlk dönemlerde hayvan ve şiddet temaları vardı. Sonra manzara ve hayvan kompozisyonları öne çıktı. Şimdi ise hikâyeler ve yazılar daha belirgin bir hâl aldı. Aslında her sergi yaşadığım dönemin bir yansıması. İlk sergide daha çok özlem vardı. İkinci sergide hayal kırıklıkları ve kopuş hissi öne çıktı. Bu sergide ise daha çok değerler, inanç ve maruz kalınan haksızlıklar üzerine düşünüyorum. Yani üretimimdeki değişim biraz doğrudan yaşadıklarımla bağlantılı ilerliyor.



Solda: Mehmet Resul Kaçar, Boğa Güreşi I, 2025, Tuval üzerine yağlı boya, 20x30 cm

Sağda: Mehmet Resul Kaçar, Boğa Güreşi II, 2025, Tuval üzerine yağlı boya, 100x135 cm


Serginin başlığı Benim İnandığım Tanrı’nın Öküzleri. Bu başlığın nasıl ortaya çıktığını ve sizdeki anlamını biraz açar mısınız?

Başlıklar genelde üretim sürecinin içinde yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Önceden oturup isim bulduğum bir şey değil. Bu başlık da aslında daha önce yaptığım bir resimden geliyor. O işin adı buydu ve zamanla bu sergiyle daha güçlü bir bağ kurdu.

Burada benim için önemli olan şey değerler meselesi. Bir yandan sahip olduğum, inandığım şeyler var; diğer yandan hayatta karşılaştığım haksızlıklar var. Bu ikisi arasındaki gerilim beni düşündüren bir yer. Başlık da biraz buradan çıkıyor. Kendi inanç sistemimle, yaşadığım gerçeklik arasındaki çelişkiyi ya da mesafeyi ifade eden bir şey. O yüzden sadece bir isim değil, serginin düşünsel zeminini de taşıyan bir ifade.



Solda: Mehmet Resul Kaçar, Diyare Kot, 2025, Tuval üzerine yağlı boya, 40x70 cm

Sağda: Mehmet Resul Kaçar, Tay, 2025, Tuval üzerine yağlı boya, 25x35 cm


Tekniğiniz ve manzaraya bakarken kullandığınız açı çok karakteristik. Tuvallerinizde katmanlı boya, yoğun yüzey ve minyatürü andıran bir bakış var. Bu dili nasıl geliştirdiniz?

Teknik benim için en az konu kadar önemli. Çünkü resmin etkisini güçlendiren şeylerden biri de bu. Boyayı katman katman kullanmayı seviyorum; tuvalde bir doygunluk hissi oluşmasını istiyorum. Bu yüzden resimlerimde genelde beş altı kat boya oluyor. Aynı zamanda desen de benim için çok önemli. Resimlerime baktığınızda güçlü bir çizgisel yapı hissedebilirsiniz.

Bu dili kurarken hem baktığım ressamlar hem de eğitim sürecim etkili oldu. Daha erken dönemlerde Rembrandt, Van Gogh gibi sanatçılardan etkileniyordum; özellikle boyayı yoğun ve katmanlı kullanma meselesi beni çok cezbediyordu.

Yüksek lisans sürecinde ise bu arayış başka bir yere evrildi. Caner Karavit’in verdiği Uzak Doğu sanatı dersinde doğa çözümlemeleriyle karşılaştım; ağaç, kaya, kök gibi formların analiz edilmesi… O ders, doğaya bakışımı ve yüzeyi kurma biçimimi ciddi şekilde etkiledi. Bugün resimlerimde gördüğüm bazı yapıları geriye dönüp düşündüğümde o dönemle ilişkilendirebiliyorum.

Aynı dönemde Hakan Gürsoytrak danışmanlığı ve jüri sürecinde Derya Ülker’in yorumları da önemliydi. Jüride resimlerime bakıp “modern bir minyatür hissi var” demişlerdi. Ben o zamana kadar bunu bu şekilde düşünmemiştim. Ama sonradan fark ettim ki kadrajlarımın yukarıdan kurulması, perspektif yerine yüzeyin yukarı doğru açılması ve küçük figürlerin geniş alanlar içinde yer alması bu hissi yaratıyor.

Aslında bütün bunlar üst üste gelerek bugünkü dili oluşturdu. Bilinçli olarak “minyatür yapayım” ya da “şuradan etkileneyim” dediğim bir yer değil; süreç içinde biriken şeylerin bir sonucu.


Bu teknik zaman içinde nasıl evrildi?

Çok yavaş ve küçük denemelerle gelişti. Sürekli bir şeyler ekleyerek ilerledim. Eski işlerime baktığımda aradaki farkı çok net görüyorum. Özellikle doku, çizgi ve yüzey kullanımı ciddi şekilde değişti. Beş yıl önce yaptığım bir resimle bugünkünü yan yana koyduğumda aradaki fark çok belirgin. Şu an ilk kez istediğim noktaya yaklaştığımı hissediyorum. Ama bu da bitmiş bir şey değil, muhtemelen yine değişecek.



Mehmet Resul Kaçar, Benim İnandığım Tanrı’nın Öküzleri, Sergiden görünüm, 2025, Galeri 77


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page