Yeryüzünü sarsan insan


Seniha Ünay ve Aytuğ Aykut’un Faunaya Ağıt başlıklı karma sergisi Simbart Projects Çukurcuma’da 19 Şubat tarihine kadar izleyiciyle buluşuyor. Sergiyi insanın tahakküm kurma eğilimi üzerinden değerlendirdik


Yazı: Gözde Mulla


Aytuğ Aykut, Haykıran Turna, Sayılacak Kadar Azlar serisi


Fauna, flora, insan. Üç farklı yapı, bir yeryüzü. Hepsi birbirinin içinde, etrafında ve birbiriyle temas halinde. Aralarında muazzam bir denge/döngü var. Biri eksildiğinde ya da dengesi bozulduğunda diğerleri de etkileniyor. Yeryüzündeki bu denge, son yıllarda artarak ilerleyen bir bozulmaya maruz kaldı ve dahası bu bozulma hızla devam ediyor. Başlangıç noktası ise insanı merkeze alan yaklaşımı işaret ediyor. 13 Ocak-19 Şubat tarihleri arasında Simbart Projects’te izlenen Faunaya Ağıt sergisi de insanı merkeze alan yapıyı hayvanlarla ilişkimiz üzerinden sorguluyor. Seniha Ünay ve Aytuğ Aykut’un eserlerini bir araya getiren karma sergi, egemen bir özne konumunda olan insanla onun bakış açısından ele alınan hayvanın ilişkisini irdeliyor. Sanatçılar, bu ilişkilenme biçimine dair yaklaşımlarını elbette imgeler üzerinden kuruyor. Bir imge olarak fauna, karşısına geçip rahatlıkla izleyebildiğimiz bir seyir nesnesine dönüşüyor. Duvarlarda asılı olan yapıtlar bizi yan yollardan insanın kendini konumlandırdığı aşkın özneye götürüyor. Bu yan yolu, tam da floranın yok edilerek orta yerine yapılan ana artere bir alternatif olarak sunuyorum.


Florasını yitirmiş olan fauna çoktan yok olmaya başladı. Bu yok oluşun örneklerinden birisini Aytuğ Aykut, Sayılacak Kadar Azlar serisi ile bize gösteriyor. Seride Haykıran Turna adıyla anılan ve florası yok edildiği için kendisi de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan türün imgesi var. Beyaz bir galerinin içindeki bir sergi metninden öğrendiğimiz bu bilgiyle ne yapacağız bilemiyoruz. Belki de pek çoğumuz sergiden çıkıp Karaköy’e doğru inerken unutacağız ta ki kendi yaşamımızı doğrudan etkileyene kadar, kim bilir. Bunların hepsi bir yana türün adı ile müsemma bir durum aslında yaşananlar. Haykıran Turna, tam da faunaya yakılması öngörülen ağıtı temsil ediyor gibi.


Faunaya Ağıt sergisinden, 2022


Ağıt yakmak için önce yok oluşu görmek gerekir öyle değil mi. Yokluğuna tanık olmak. Artık olmadığını bilmek gerekir. Geri dönülemez bir konuma/duruma gelmiş olmak gerekir. Genellikle insanların arkasından (öldükten sonra) ağıt yakılır, evet. Çünkü insan yüce bir varlık, aşkın bir öznedir, yerine hiçbir şey koyulamaz. İyi nitelikleri sıralanır ağıtta, yokluğunun verdiği acı, hüzün sesle ifade edilir. Yüksek sesle yapılan bu eylem bir insanın arkasından başka bir insanın sesi ile aktarılır. Buradan bakıldığında, sesin temsil ettiği bu acı, yaşamın gerçekliğini daha da hissedilir hale getirir.


Yokluğunun verdiği etkiyi henüz kimimizin çok açıkça/doğrudan hissetmediği ama yakın gelecekte çok daha net bir şekilde/doğrudan hissedeceği fauna ile ilişkimizi oyuncak hayvan imgeleri ile aktarıyor Seniha Ünay. Bu hayvanlar sessiz ve yumuşaklar. Aslında sevimli de olmaları gerekir. Ama biraz yıpranmış görünüyorlar, kimisinin burnu yok, kimisinin gözü çıkmış. Her biri ayrı bir kağıtta fakat duvarda bir arada duruyorlar, aynı floralarında yaşadıkları gibi. Ama yaşamıyorlar, birer imge olmanın ötesinde hakikatte hepsi birer oyuncak. Oyuncakçıda gördüğümüzde bizi gülümseten, evimizin içine rahatlıkla giren bu temsilleri tersten okumayı öneriyor sanatçı. Henüz İsimsiz, ama aslında ismi olan bu seri, insan merkezci yaklaşımın etrafından dolaşıyor. Herhangi bir duruma ya da nesneye mesafelendikçe onu daha net algılarız. Bütünü görebiliriz. Sanatçı bunu merkezdeki insana mesafelenerek yapma niyetinde.


Seniha Ünay, Henüz İsimsiz, 90 x 100 cm


Bir yandan yaklaşım olarak insan-özneye mesafeli olan bu oyuncak hayvanlar diğer bir yandan da kesik insan uzuvları ile yakın temastalar. Oysaki ilk bakışta ne kadar da gündelik duruyorlar. Görüntüde oyuncak ayısına sarılıp uyuyan bir insan varmış gibi. Bu şuna benzemiyor mu, kentin ortasında eklenti bir park var ve bize sanki doğanın içindeymişiz gibi hissettirilmeye çalışılıyor. İnsanın doğaya yaptığı bu şiddeti Ünay, bir parçasını gördüğümüz insan imgesi ile aktarıyor. Bu “bir parça” insan, kendi şiddetinin kurbanı olmaktan geri duramıyor. Bu durumda, evde çocuk ya da kedi, köpek tarafından parçalanan, dağılan, yapısı bozulan oyuncak hayvanlar, floraya ve faunaya verdiğimiz zararın bir yansıması olarak okunabilir.


Merkeze insanı alan yaklaşımı sorgulamak için bir başlangıç noktası arayacaksak epey geriye bakmalıyız. Evet, Sanayi Devrimi bu durumu çok açık bir şekilde görebileceğimiz yerlerden biri. Bununla birlikte felsefede Antik Yunan’a kadar gidebiliriz. Çünkü orada da, insana diğer türlerin üstünde bir yaşam alanı tanıyan kuram ve savunucusu Platon karşımıza çıkıyor. Akıl ve duyuların ayrımında doğa ikincildir ve insana kaynak sağlaması için var olduğu inancı hakimdir. Fakat tüm bunların ötesinden bakarsak, salt bir gündelik hayat en başında çok farklıydı diyebiliriz rahatlıkla.


Faunaya Ağıt sergisinden, 2022


İnsan ilk andan beri doğanın bir parçasıydı ve bunu yadsımıyordu. Mağara duvarlarına hayvan resimlerini çizerken hayatta kalma dürtüsü vardı. Yerleşik hayata geçtiğinde evinin bahçesine gömecek kadar az çöp çıkaran da yine aynı insandı. Şimdilerde mumla aradığımız sürdürülebilirliği o dönemde kendiliğinden yakalayan bir rutini vardı. Ölülerini evin içinde kazdıkları çukura gömen insan yaşam alanının dışına taşmayan bir sistem kurmuştu.


Öyle bir dönem geldi ki doğanın içindeki döngüyü onun dışına çıkarak bozan insan eli, zihinsel aşkınlığını ilan etti. Hatta bunu 18. ve özellikle 19. yüzyılda “insan”ı sergilediği koloni sergileri ile taçlandırdı. İnsan, aşkın bir özne olarak kendini konumlandırdığı yerde tüm dengeleri sarstı. Fakat bununla da kalmayıp, bulunduğu yerde sürekli genişleme, işgal ve tahakküm kurma eğilimini sürdürüyor. Genişledikçe aurayı değiştiren insan karşısında doğanın yüzey/yaşam alanı gittikçe daralıyor. Aşkın olduğu düşüncesi ile hareket alanını genişletirken aslında uzun vadede kısıtladığının farkına varamayan insan evladı flora ve faunayı da kendi kaosunun içine sürüklüyor. Bu oldukça sorunlu ve riskli durum karşısında sendeleyen flora ve fauna ise ritmi bozulan döngüde direnç göstermeye devam ediyor. Aslına bakılırsa bu, insanın kendi varoluşu ile ilgili bir sarsıntıyı tarif ediyor. Eğer insan, varlığını içkinlik zemininde yeniden inşa edebilirse belki o zaman tüm bu sarsıntılar da son bulabilir.