Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar: Azra Deniz Okyay

Türkiye'deki yeni sinemacıların filmleri ve kişisel hikâyeleri odağında şekillenen röportaj serimiz Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar, sinema dünyasındaki sanatsal, kültürel ve politik gelişmeleri kayıt altına almayı ve yeni sinemacıların sesini daha fazla duyurmayı amaçlıyor. Serinin sıradaki konuğu Hayaletler filminin yönetmeni Azra Deniz Okyay


Röportaj: Çağnur Öztürk


Azra Deniz Okyay (sağda), Hayaletler filmi kamera arkasından


Azra Deniz Okyay, yazıp yönettiği ilk uzun metrajı Hayaletler ile dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nin Eleştirmenler Haftası bölümünde Büyük Ödül’ü aldıktan sonra, 57. Antalya Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nün de aralarında olduğu beş ödül ile Varşova Film Festivali’nden de FIPRESCI ödülünü kazandı. Okyay, bütün ülkede saatlerce süren elektrik kesintisinin yaşandığı tek bir günde geçen, İstanbul’un kurmaca bir mahallesindeki kaosu dört farklı ana karakterin; beşinci karakter mekân ile birbirine geçen dinamik hikâyesi üzerinden anlatarak başarılı bir Türkiye sosyolojisi ortaya koyuyor ve senaryo yazım süreci için “Her gün normalleştirdiğimiz bir şiddeti içselleştirerek umut yolları aradığım bir beş yıldı.” diyor.


Hayaletler filminden Nalan Kuruçim


Hayaletler, dört ana karakter üzerinden bir Türkiye sosyolojisi ortaya çıkarıyor ve oldukça dinamik ilerleyen bir film. Hikâyenin ilk çıkış fikrinden son haline kadar neler düşündünüz ve yaşadınız? Türkiye’nin de çok yorucu ve değişken olduğu gerçeğiyle, bu gerçeğin içinde bu süreç nasıl geçti?


Çok zor bir süreçti. Tekinsiz. Her gün normalleştirdiğimiz bir şiddeti içselleştirerek umut yolları aradığım bir beş yıldı. Ama bir sporcu gibi her gün çalışmak ve yalnızca bana ait olan odanın içinde kendi dünyamı yaratmak beni korudu. Kendi bildiğim veya bilmek istediğim hikâyeleri yazmak, kendimize yer açmak benim için en önemlisiydi. Bütün renkleri görüyordum. Feminist yürüyüşleri, LGBTİ+ haklarını, kentsel dönüşümü… Herkesin bir sözü vardı, ama duyulmak istenmiyordu hiçbiri. Savaş muhabiri ya da fotoğrafçısı gibi, her sabah bu haberlerle uyandım. En azından beş sene boyunca beni bu baş döndürücü cesaret ve karanlık her sabah uyanık tuttu. Senaryoyu da kendi nefes alış-verişim gibi her an her şeyi yaşamamız gereken bir koşturmada yazdım. Jack Kerouac’tan da ilham aldım. Çok araştırma yaptım. Kentsel dönüşümün içindeki insanlarla görüştüm, çalıştım. Binaların yıkılışı benim için insan hayatlarının da yıkılışı gibiydi. Şehir filmin beşinci karakteriydi. Bu karakterlerin halı dokuması gibi birbirine etkileşimini sorgulatmak istedim. Ve belki de sorumluluk vermek izleyiciye...


Hayaletler filminden Dilayda Güneş


Filmde aktüel kamera kullanımı hakim ve diğer işlerinize baktığımızda da bu kullanımı sevdiğinizi görüyorum. Hayaletler’in hem içeriksel hem biçimsel dilini tasarlama aşamasında neler düşündünüz?


Modern bir mimar gibi görüyorum işimi. Bir form var, bir duygu. Filmin kendisi de benim için tek bir duygu oluşturuyor. Bu formu tasarlarken de mühendislik elementleri barındırmak zorunda. Genel bir kaosun duygusunu vermek için hem senaryo hem kamera hem de kurgu ile ses ve müziğin dengelenmesine çalışıyorsunuz. Bu kaosu normalleştirip birçok soru sordurtmak ilginçti. Yeni teknikler ve bu form, anlatılan hikâyeyi “neden desteklemeli?” ona odaklanıyorum. Tasarım ve hikâye birbirini desteklemeli ve ilerici olmalı. Kamerayı 12 yaşımdan beri kullanıyorum ve artık benim üçüncü gözüm gibi. Video-art’tan geliyorum. Kuralsız yapılan bir tür oda. Kendi dilimi bu şekilde kurdum Hayaletler’de. Karakterlere yakın olmak, dinamik olmak ve bu vahşi İstanbul’da koşturarak hikâyeyi anlatmak benim için doğal bir içgüdüydü.


Hayaletler filminden Dilayda Güneş


Filmin çekimlerini 17 gün içinde tamamlamışsınız. Malum Türkiye koşullarında çekimler sırasında başınıza gelen ilginç olaylar, zorluklar oldu mu?


Olmaz mı! (Gülüyor.) Maltepe’de çekime girecekken Maltepe işçileri greve gitti. Belediye ablukaya alındığı için, izinler konusunda yetkili kimseye ulaşamadık bir süre. Filmde bir elektrik kesintisi yaşanıyor ve sokakların ışıklarının kesilmesi gerekiyor. Gecenin bir vakti ekibimi “Elektrikleri nasıl keseriz, bana üç alternatif yol bulun” diye hazırlamaya başladım. Var olmak ile yapamamak arasında giden bir süreçti. Yaratıcılığınız önemli böyle durumlarda. Bu ülkede kadın olarak hep bir şeyler "her an her şey elinizden alınabilir" diye yola çıkıyor, öğretiliyoruz zaten ve ben de sorun olursa nasıl başa çıkarız diye üç kat misli çalıştım yapımcım Dilek Aydın ile. A, b, c, d şıklarını çalıştık hep önceden, sorun çıkar diye. O dönem annem Nasuh Mahruki’nin bir kitabını vermişti ve Mahruki, "dağa çıkarken karşılaşabileceğin sorunları önceden düşünmek gerekli” diyordu. Bana ilhâm olduğu kesin.


Bir gece de kalaşnikoflu polisler ve akrepler bastı Gülensu’daki setimizi. Oysa çekim izinlerimiz vardı. Meydanı yaktım ve çok gerçekçi olmuştu, birden polisler, İstanbul Emniyet Başkanı, terörle mücadele ekibi ve gene en önemli Emniyet müdürleri panik halde geldiler ve tüm ekibi ablukaya aldılar. Dilek ile sakin kalarak durumu yatıştırdık ve o sahneyi tamamlayabildik. İzinlerimizi görünce anladılar.


Her şeye rağmen sakin kalıp ekibinizi koruyup devam etmek en önemli şey. Yaratım sürecim feminen kesinlikle. Kasırgalı, renkli ve koruyucu bir içgüdü gerektiriyor.


 

“Venedik’te bize, ‘Yıllardır bu kadar dinamik ve cesaretli bir film izlemedik’ diye teşekkür ettiler.”

 

“Film ya siyah ya beyaz, ya çok sevilecek ya hiç beğenilmeyecek diye düşünüyordum." demişsiniz… Hem yurtdışında hem yurtiçinde nasıl tepkilerle karşılaştınız?


Son senelerde yavaş olsa da değişen bir sinemaya denk geldiğimizi ve belki de kırılma noktasında olduğumuzu hissediyorum. Eski ekol ve yeni ekol gibi bir durum var. Sinemanın halen dilini geliştirdiğini düşünüyorum. Aynı zamanda bir çeşitliliği, benim jenerasyonum altını çiziyor ve demokratikleştirmeye çalışıyor. Değişime inanılmaz karşı duran insanlar var. Savundukları filmler otobanda giden hikâyeler gibi. Risksiz ve sıkıcı. Ama sanırım kırılma noktasının üstünde durmak ve bir şeyleri değiştirdiğinizi hissetmek çok zor, yorucu ve aynı zamanda da güzel. Bu kasırgada kendinizi korumak ve sizi koruyanları unutmamanız lazım. Yurtdışında ilk seçildiğimiz festival Venedik’ti ve bize “Yıllardır bu kadar dinamik ve cesaretli bir film izlemedik” diye teşekkür ettiler. Bir festivalde Korospular’ın şarkısında ağlayan İspanyollar var. Dili anlamasalar da filmin insanı götürdüğü yerleri anladılar ve bunu hissetmek çok iyi geldi insanlara. Kendi bildiğim karakterleri göstermek en değerlisiydi benim için. Şu an dünya da değişmekte ve anlatılmayan karakterleri anlatan yeni bir sinema dili ve demokrasi önerileri geliyor.


Hayaletler filminden Emrah Özdemir


Fransa’da okumak, yaşamak sinemaya bakışınıza neler kattı? Michel Gondry ile çalışma deneyiminiz nasıl gelişti ve nasıldı?


Kendimi aslında kimliksiz hissetmek bir süre iyi geldi. Sanatın birçok dilde etniği ele alışı ve kavramları birbirine katmasını inceledim. Ve bakış açımı genişletmeye başladım. O sırada banliyölerde olaylar yaşanıyordu. Akşamları sosyoloji derslerine gidiyordum, sabahları da kendi okuluma da gidiyor, bir süre de derslerimi aksatıp Gondry’nin ekibiyle çalışıyordum. Gondry çok öngörülü bir yaratıcı. Çok ilham verdi bana. Bir küçük fikri nasıl ilmek ilmek çalışarak büyüteceğimi, tasarımı ve teknolojiyi nasıl harmanlayacağımı öğretti ve temelimi yaratanlardan oldu. O dönem video-art yapmaya da başladım. Kuralsızlık bana bu ilk cesareti verdi ve ışık tuttu hikâyelerime. Bunların tüm harmanlamasından da şu anki ben çıktım.


Hayaletler filminden Dilayda Güneş


Venedik Film Festivali’nde Türkiye’den ödül alan ilk kadın yönetmen oldunuz. Neler düşündünüz, hissettiniz?


Ödülü aldığımız gece yabancı bir yapımcı söyledi bunu bize. İlk önce inanamadık ve herhalde öyle değildir dedik. Doğru olduğunu öğrendiğimizde de fazladan bir gurur duymadım, hayır. Benden önce de çok iyi işler çekmiş kadın yönetmenler vardı Türkiye’de, benim ilk olmam onların olmadığını söylemiyordu.


Ödülü almak ise inanılmazdı. Instagram’dan, Twitter’dan tebrik ve sevinç mesajları yağdı. Sanki Dünya Futbol Kupası'nı almışım gibiydi çoğu insan için. (Gülüyor.) Yer açtım belki onlara, insanlara umut olmak benim için en büyük ödül oldu.


 

“Ses verdikçe ve yeniliği savundukça değişim de başlamış oluyor zaten.”

 

Kadın yönetmen, kadın filmi, kadın hikâyesi gibi tamlamalar yaşadığımız birçok zorluğun yanında beni bir kadın olarak çok üzüyor, bu tamlamaları kurmak zorunda kaldığımız bir hayatın, bir dünyanın içinde olmak çok üzücü ve yıpratıcı. Tıpkı “kadın cinayetleri” gibi… Siz ne hissediyorsunuz, bir insan, bir yönetmen, bir hikâye anlatıcısı olarak?


Bu sorulara cevap vermemeye başladım aslında. Yönetmen olarak kendimi üç kez açıklamam gerekiyor bazen bu yüzden ve “öteki” olmak zorunda kalıyorum. Bazen bunun eksiği veya fazlası gibi hissediyorum. Çok yorucu. Oysa kendi seçeceğim duyguları ve kimliği kullanmak istiyorum ben. Bu da ancak “kadın” sıfatı kaldırıldığında normalleşecek. Dünya da işte asıl o zaman değişmeye başlayacak.


Birbirinden farklı mesleklerden kadınların sessizliği değil; konuşmayı, hikâyelerini anlatmayı seçtiği bir dönemden geçiyoruz. Ve bu, kadın ve kuir hareketinin başarısıdır. Ses çıkardık ve deliler gibi çalışmayı bırakmadık. Ve tabii, moralimizi çok bozan, her şeyden nefret edecek noktaya geldiğimiz çok an da oldu. Daha iki gün önce hangi kadınlar öldürüldü kimse hatırlamıyor. Bunun normalleşmesi çok büyük travma yaratıyor. Belki de bu istedikleri. Ama bunun da üstesinden gelmek zorundayız.


Hayaletler filmi ekibi, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde, 2020


Altın Portakal’da ödül almadan önce “O kadar erkek yönetmen arasında ödül almayı beklemiyordum.” “Ekibime çok teşekkür ediyorum çünkü kadın olduğum için ilk başta belki güvenmekte zorlanmış olabilirler. Kadın yönetmen olduğum için elimden işim çok alındı, başıma bir sürü şey geldi.” gibi çok önemli cümleler söylediniz. Neler yaşadınız hem sinema hem reklam sektöründe? Bütün bunları değiştirmek için neler yapmalıyız sizce?


İlk cümlelerimin bunlar olmasına neden olan çok sert durumlar yaşadım. Ödülü ve tabii ki konuşma yapmayı o kadar beklemiyordum ki, ağzımdan ilk çıkanlar çok dürüst ve samimiydi. İşiniz elinizden alınıyor ve nedenini sorduğunuzda "Kadın olduğun için" yanıtını alıyorsanız bu çok can sıkıcı ve üzücü olabiliyor. Bana bunu yaşatanlar ne kadar saçmaladıklarını düşünüyorlar mıdır bugün acaba? (Gülüyor.) Açıkçası zor bir süreçti. Ama yılmak yok, daha yürüyecek uzun yolumuz var. Ses verdikçe ve yeniliği savundukça değişim de başlamış oluyor zaten.


Türkiye Sineması’nın şu anını ve geleceğini nasıl görüyorsunuz? Ve siz daha neler katmak, yapmak istiyorsunuz bundan sonraki projelerinizle?


Bence form değiştirmeye başladık ve bu çok heyecan verici. “Sinema bir şenliktir” der Onat Kutlar. Bu şenlikte birçok renk ve fikir var. Çok daha farklı hikâyeler bize ışık tutacak. Ve şenlik ancak daha iyi bir dünyaya götürmek için vardır. Ben de bu şenliğe katkıda bulunmak için elimden geleni yapacağım.