YEL, TOZ, PORTRELER: Nejad Melih Devrim

Kütüphanesinde yer alan sanatçı portreleri, fotoğraflar, davetiye, desen gibi görsel malzemeleri tekrar elden geçiren Necmi Sönmez, daha önce yayınlanmamış olan bu malzemeler üzerine YEL, TOZ, PORTRELER başlığı altında hazırladığı yazılara devam ediyor. Serinin bu haftaki yazısının odağında ressam Nejad Melih Devrim var


Yazı: Necmi Sönmez


1952'de Nejad Devrim, Fotoğraf: Hıfzı Topuz, Yazarın Arşivi


1 Temmuz, Nejad Melih Devrim’in 99. doğum günü. 1923’te yazar Melih Devrim’le ressam Fahrelnissa Zeid’in ilk çocuğu olarak Büyükada’da doğan Nejad, 1995’te Polonya’nın küçük bir köyünde bilinmezlikler için vefat edene kadar kendisinden önce hiç bir ressamın geçmediği yollarda ilerleyerek büyük başarılar elde etmesine rağmen, ne Türkiye’de, ne yaşamının çoğunu geçirdiği Fransa’da, ne de son otuz beş yılını yaşadığı Polonya’da anlaşılabildi, hak ettiği yere gelebildi. Onun kelimenin tam anlamıyla kültürlerarası hayatı bir romana, filme konu olabilecek kadar inişli çıkışlıdır. Ama onu önemli, sıradışı kılan on dört yaşından son nefesine kadar yaptığı resimleri, renklerindeki eşsiz ifade biçimi ve yeteneğidir. Öyle bir çizgisi, fırçası var ki Nejad’ın yüzlerce metre öteden “Ben duradayım bakın” diye bağırıyor.


Nejad Devrim, Şakir Paşa Köşkü'nde Kırmızı Oda, 1941, Yazarın Arşivi


Onun resimlerini, desenlerini 1980’lerin ikinci yarısında İstanbul’daki galericilerde, eskicilerde, antikacılarda görmüştüm. 1990’da Paris’te Güzin Dino ile Abidin’i beklediğimiz sırada gelen bir telefonla sesini duydum. Onunla konuşmaktan sıkıldığını söyleyen Güzin telefonu bana uzatmıştı. Eski İstanbul şivesinin renklerine sahip tonuyla beni soru bombardımanına tutan Nejad, en ağıza alınmayacak küfürleri Almanca olarak sıralıyarak kendisini dolandırdıklarını söylediği akrabalarını, ressam arkadaşlarını, galericileri soruyordu. Şaşırmıştım. Mükemmele yakın Almanca’dan sonra kalaşnikof hızıyla Fransızca geçtiğinde yavaş konuşmanız mümkün mü anlayamıyorum dediğimde, karşımda duran Güzin kahkahalarla gülmeye başlamıştı bile. Her zaman olduğu gibi birilerinin ağına takılan Abidin sözleştiğimiz saatte gelmediği için zamanı Nejad’ın beklenilmeyen telefonuyla geçiriyorduk. Bir saatten fazla konuştuğum Nejad beni yaşadığı Nowy Sacz’a davet etmişti. Çok iyi ve önemli ressam olduğunu söyleyen Güzin kesinlikle Polonya’ya gitmemi öneriyordu. Paris’ten ayrılmadan efemera satan dükkanlara uğradım, bir sürü davetiye, afiş, mektup, desen, gravür çıktı karşıma. O kadar ucuz, hesaplıydılar ki dayanamayıp hepsini aldım. O zaman geçerli olan yeşil Alman Markı ile ödeme yaptığım için satıcılar pek memnundular. Pazarlık yapmadığım için her alışverişten sonra bana küçük hediyeler veriyorlardı. Bazen bir gravür, bazen bir fotoğraf.


Nejad Devrim'in Paris'teki ilk sergisinden, Galerie Allard, 1947, Yazarın Arşivi


Heidelberg’e döndüğümde Nejad radarımdaydı artık. Hiç beklemediğim yerlerde karşıma çıkan sergi davetiyeleri, katalogları onun Brüksel’den, Kopenhagen’a, Edinburg’tan Torino’ya kadar bir çok yerde sergi açmayı başarmış kozmopolit bir dünya vatandaşı olduğunu duyumsatıyordu. Leo Castelli’nin bir sergide onun hayranı olduğum Ad Rheinhardt ile yan yana gösterdiğini öğrenince merakım daha da arttı. Oturdum Castelli’ye mektup yazdım. Arkadaşlarım gülüyorlardı. İki hafta sonra meşhur LC imzalı yanıt geldi. Bu Nejad’ın izini sürmem için yıldızların bana yolladığı bir mesajdı. Şans yardım etti, Paris’te prima donna Şirin Devrim’le biraz sürtüşmeli şekilde, ağız dalaşıyla, tanıştık. Kimi kez açık sözlü, kimi kez koket olan Şirin kardeşiyle değil annesiyle ilgilenmemi desteklemesine rağmen bana özellikle birlikte geçirdikleri Berlin yıllarını anlattıktan sonra ekledi: “İyi olmuş Polonya’ya gitmediğin, kendisini tanıma, sanatına yoğunlaş yeter”.


Leo Castelli'nin Mektubu, Yazarın Arşivi

Yakın çevresindeki tüm insanların Nejad’tan köşe bucak kaçmasının nedenlerini düşünmeye başladığımda 2000’li yıllar kapıya dayanmıştı. Bin bir yalan, numarayı çeviren tüccar galericiler, açıkgöz aracılar, gözlerini kırpmadan yalan söyleyen ayakçılar, ölü soyucu müzaye evleri Nejad’ı ortalarına almışlar. Yüzlerce resmi, kağıt üzerine olmasına rağmen daha çok para eder diye sonradan tuvale yapıştırılan kompozisyonlarıyla bu profesyonel dolandırıcı takımının ağına düşen sanatçının sahte resimleriyle de karşılaştıktan sonra ona bakışım değişti. Ne oluyor diye durdum birden. Nejad’ın kendisine mi, yaptıklarına mı yoksa İstanbul’da tezgahlanan numaralara mı yoğunlaşacaktım? İçimdeki ses belli bir süre durmamı söyledi. Bunda elbette ilk eşi Maria Devrim’le olan konuşmaların da payı vardı. Gel zaman, git zaman...



Nejad'ın başkanlığını üstlendiği Salon Octobre sergisi broşürü, 1952, Yazarın arşivi

2001’in sonbaharında Nejad’ın PAB yayınlarının, efsanevi Pierre-André Benoit’nın topu topu 39 adet çıkardığı Paul Eluard’ın Sens de tous les instants (Bütün Anların Anlamı) isimli kitabını almaya yeltendim. İçin altı gravür olduğunu biliyordum. Ama bana önerilen nüshada beş tane vardı, eksik olduğunu söylediğimde satıcı hışımla kitabı elimden sıyırırcasına çekti. Oysa yıllardan beri bu gravür baskı kitabı elime alıp incelemek için yanıp tutuşuyordum. Çünkü bu dönemde 1945-65 arasında Paris’te yaşamış, sergi açmış ve etkinlikler gerçekleştirmiş sanatçılar üzerine bir kitap hazırlama fikrim vardı. O yüzden elime geçen her belgeyi daha da ayrıntılı olarak okumaya başlamıştım. Nejad hakkındaki kaynaklarda hep gariplikler karşıma çıkıyordu. Kendi sergi davetiyelerinde 1945’te Paris’e gelen ilk Türk sanatçısı olduğunu yazmasına rağmen onun yerleşmek amacıyla 15 Eylül 1946’da Fransa’ya geldiğini başka kaynaklardan birkaç kere çapraz kontrol ederek öğrenmiştim. Israrla Léopold Lévy’nin asistanı olduğunu yazdığı biyografilerinde detaylara olan düşkünlüğünü ortaya koyan Nejad, 1952’de kurucu başkanlığını üstlendiği Salon Octobre macerasından neden hiç bahsetmiyordu? Tutkuyla bağlı olduğu annesi onun ressam olma kararını en başından itibaren desteklediği halde neden ana oğul aynı şehirde yaşamalarına ve onikiden fazla sergiye ortak olarak katılmalarına rağmen birbirlerinden kopmuştu?

Léopold Lévy'den Nejad Devrim'e tebrik katı, 1948, Yazarın Arşivi


Çin, Orta Asya Cumhuriyetlerini kapsayan iki uzun yolculuk (1962, 1964) sonrasında Paris’te yaşamak yerine neden Varşova’ya giderek yeni bir evlilik, yeni bir hayat kurmaya karar vermişti? 1968 sonrasında yerleşeceği Polonya’da vefat ettiği 1995’e kadar neler yapmıştı? İşte bu ve buna benzer sorular üzerine düşünürken itaflı resimlerinin müzayedelere düşmesi sonucunda Nejad’ın 1946-68 arasında Paris’te Alice B. Toklas’tan Sonia Delaunay’e, Georges Hugnet’den Tristan Tzara’ya, Julius Heinrich Bissiere’den Paul Eluard’a kadar geniş, çok katmanlı şekilde Paris sanat ortamıyla ilişki kurduğunu kavrıyordum.


Şirin-Nejad Devrim, 1936, Berlin'de bir baloda birincilik kazandıkları kıyafetlerle, Yazarın Arşivi

Bu kadar köklü başarıları, azımsanmayacak denli aktif bir sanat hayatı olan bir sanatçı neden Paris’i terk ederek Polonya gibi bir Doğu Avrupa ülkesinde yaşamayı, üretmeyi tercih ediyordu? Bu ve buna benzer soruların yanıtlarını onun Türkçe başlayıp Fransızca bitirdiği, arasında Almanca küfürler sıkıştırdığı mektuplarının bir kısmını okuyunca kavradım. Sürekli olarak üreten, çalışan bir sanatçı olarak Nejad Avrupa içinde uzun yolculuklara çıkarak içindeki sıkıntıyı dışarıvuruyordu.


İkinci evliliğinden olan çocukları ve ailesine karşı sorumluluğu nedeniyle Nejad 1990’lı yıllarda Viyana’ya bir kaç kere giderek sergiler açtı ve önemli kişilerin kendisine göndermiş olduğu mektupları, hediye ettikleri eserleri, imzaladıkları kitapları satışa çıkarmıştı. Bunların önemli bir bölümünü satın alan Hubertus Winter arşivinin bir kısmını bana gösterdiğinde neredeyse dilim tutulmuştu. Kimler yoktu ki bu kağıtlarda, Henri Pierre Roché, Youki Desnos, Man Ray, Toyen, Georges Bourdaille ... Bu arşivin bir kısmının fotokopisini yaptırdıktan sonra Nejad’a farklı bir gözle bakmaya başladım.


Nejad Devrim, Charles Estienne'in Portresi, 1946-1950, 75x33 cm Yazarın Arşivi


Nejad’ın en önemli özelliklerinden biri de kağıt üzerine olan tüm çalışmalarında, tarih ve resmini yaptığı yeri bildirmesidir. Bu şehirlere baktığımda yanlızca Batı Avrupa kentlerini değil, Taşkent, Wuhan, Şanghay, Kahire, Ürdün, Rabat, Şam karşıma çıkıyor ki, şaşırıyorum. Bu kadar yolculuk yapmış, her yerde fırçasıyla gördüklerinin belgelemiş başka bir ressammız var mı? Onun resimleriyle hayatı arasındaki ince bağı neden-sonuç ilişkileriye tam olarak kavramam hiçbir zaman mümkün olmayacaktı. Bunu anlıyor, sadece resimlerine bakmanın bende uyandırdığı mutluluğa yoğunlaşıyorum.


1962’de, Paris’e sırtını, Varşova’ya yüzünü döndüğünde Chopin üzerine gerçekleştirdiği bir dizi resmi var ki, yıllardan beri her sabah uyandığımda bu muhteşem renklere bakarken aklımdan Eluard’ın Nejad tarafından gravürleri yapılmış olan şu dizileri geçiyor:


“Sana dokunmak, verimli topraklara benzerdi

Çorak topraklara

Sabanların, yağmurların, yazların çabasıyla

Sana dokunmak, yapraklardan bir vücut

Çimlere uzanmış, çiçeklerden bir vücut demekti

Ellerin korurdu beni ısırganlardan, dikenli otlardan

Okşayışlarım hemhal ederdi rüyalarımı

Hem gören hem kör, sürüp giden bir rüya

Geceleri ellerim daha hisliydi zaten. “

(Ankara Galeri Nev, 2013, çeviri: Akın Terzi)


Mehmet Muhammet Nejat Devrim Bey, doğum gününüz kutlu olsun!