YEL, TOZ, PORTRELER: Mübin Orhon

Kütüphanesinde yer alan sanatçı portreleri, fotoğraflar, davetiye, desen gibi görsel malzemeleri tekrar elden geçiren Necmi Sönmez, daha önce yayınlanmamış olan bu malzemeler üzerine YEL, TOZ, PORTRELER başlığı altında hazırladığı yazılara devam ediyor. Serinin bu haftaki yazısının odağında ressam Mübin Orhon var


Yazı: Necmi Sönmez

Mübin Orhon, 1950'ler, Fotoğraf: Fahri Petek, Yazarın Arşivi


27 Nisan 1981 Mübin Orhon’un Paris’te lenf kanserinden vefat ettiği tarihti. 1995 yılında hakkında bir araştırma yapmak için peşine düştüğüm, o sırada yaşayan yakın arkadaşlarının, galericilerin, aile üyelerinin anlattığı Mübin benim için o kadar büyüleyici, o kadar esrarengizdi ki, ona büyük bir bilmece gibi baktım. Hakkında araştırma yapmaya başladığımda doğru dürüst bir biyografisinin olmaması bir yana, değişik dönemlerinde yapmış olduğu resimleri karşısında “Bunu da mı Mübin yapmış?” dediğim bir sanatçı olarak o, hayatımın farklı dönemlerine eşlik ettiği için bendeki büyüsünü kaybetmedi. 1996’da bir yıllık çalışma sonucunda bulabildiğim kaynaklardan yola çıkarak kaleme aldığım Mübin Orhon – Robert ve Lisa Sainsbury Koleksiyonu kataloğu, Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde açılan sanatçının Türkiye’deki ilk kapsamlı sergisine (Küratörler: Ali Artun, Dr. William Jeffett) eşlik ediyordu. Bu sergideki birbirinden ilginç resimler Mübin’e olan ilgimi perçinlemekle kalmadı, onun hayatının karanlıkta kalmış, bilinmeyen dönemlerini araştırmam için gerekli olan heyecanı bana aktardı. Neydi Mübin’i benim için bu kadar ayrıcalıklı kılan? Kısa, birçok trajediyle dolu yaşamı mı? Yaşamının izlerini taşıyan resimlerinde ruhunda esen fırtınaları, esrarengiz şifreleri içeren renklerle, çığlıklarla formlara dönüştürmesi mi? Hiç kolay olmadığı belli olan hayatını kendi bildiği yolda şekillendiren Mübin’in resimlerinde kelimelere dökülemeyecek bir varoluş mücadelesi vardı, bunu şekillendiren nedenleri keşfettikçe onun çalışmalarının arka planını kavramaya başladım.

Mübin'in bir süre resim dersi aldığı Académie de la Grande-Chaumière, Fotoğraf: Necmi Sönmez

1924’te İstanbul’da doğan Mübin, 1839’da Tanzimat Fermanı’nı hazırlayan Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın ailesinden geliyordu. Doğumu sırasında annesinin vefat etmesi onun yaşamını etkileyen en önemli kayıplardan biriydi. Gemi kaptanı olan babasının çalışma koşulları nedeniyle üç kardeşiyle birlikte Emirgan’daki bir köşkte büyüyen Mübin, İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra 1943-47’de Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi'nde eğitim aldı. Ancak bu yıllarda Orhan Veli, Melih Cevdet Anday başta olmak üzere Ankara sanat ortamıyla yakınlaşması onun hayatını değiştirdi. 1949’da Fransızca bilmeden doktora yapmak amacıyla Paris’e giden Mübin kısa bir süre sonra kadim dostu Selim Turan yardımıyla sanat dünyasına yakınlaştı. Londra, Lyon ve Brüksel’de maceralı bir kaç yıldan sonra ressam olmaya karar vererek Académie de la Grande-Chaumière yazıldı. Paris’te her yaştaki sanat meraklılıklarına açık olan bu özel sanat okulunda o yıllarda son derece moda olan "soyut sanat" için özel bir atölye açılmıştı. Mübin klasik anlamda desen, yağlıboya eğitimi almaksızın Art Abstrait Atölyesi’nde dönemin önde gelen ressamları Jean Dewasne ve Edgard Pillet ile çalışarak resim yapmaya başladı. Pek bilinmese de onun 1950-56 dönemi "geometrik soyut" tarzdaki araştırmalarıyla şekillenmiştir. O yıllarda "soyut sanat"ın geometrik mi lekesel kökenli mi olacağı hakkında Paris sanat ortamında çok yoğun tartışmalar vardı. Mübin bu mücadeleleri yakından takip etmesine rağmen belli bir programlılıkla değil, içinden gelen kararlarla sanatsal gelişimini şekillendirmişti.


Mübin'in 1950'lerde ressam arkadaşı Charles Maussion'la paylaştığı atölyesi, Fotoğraf: Necmi Sönmez


1956’da Galerie Iris Clert’te açtığı ilk kişisel sergisi beklenilmeyen bir ticari başarıyla sonuçlanıp resimlerinin tamamı satılınca Mübin ağır bir melankolinin hissedildiği "lirik soyutlama" tarzında çalışmaya başlamıştı. Bunda Albert Bitran’la birlikte 1956 yazında çıktığı güney Fransa tatilindeki doğa gözlemlerinin de etkisi vardı. Iris Clert 1957’de Mübin’in ikinci kişisel sergisini açtıktan sonra Yves Klein ile tanışıp onun etkisi altına girince bir daha sergisini açmasa da onun resimlerini satmaya devam etmişti. O yıllarda Mübin bohem ressam hayatının zirvesindeydi. Toprak renginin hakim olduğu tuvallerinde etkileyici fırça vuruşlarıyla adeta kendi resim evreninin temelini atıyordu. Galerie Lucien Durand’la birlikte gerçekleştirdiği dört kişisel sergi (1959, 1960, 1961, 1962) Mübin’in en olgun eserlerini içerdiği gibi sanatsal duruşunu da pekinleştirmişti. Bu galeride koleksiyoner Lisa ve Robert Sainsbury çiftiyle tanışarak uzun süreli diyaloğa girmesi hiç kuşkusuz Mübin’in sanatını şekillendiren en önemli etkiler arasında yer almaktadır. O yıllarda ismi parlayan bir ressam olarak dönemin önemli grup sergilerinde boy gösteren Mübin 1964’te askerliğini yapmadığı için vatandaşlıktan çıkarılma tehlikesi karşısında İstanbul’a gitmek zorunda kalır. Bu onun en büyük kardinal hatalarından biridir. Çünkü Paris sanat ortamında beğenilen, bir yer sahibi yabancı asıllı bir ressamın ortadan kaybolması telafi edilmesi mümkün olmayan bir boşluk yaratır. Ama ok yayından çıkmış, Mübin pasaportunu kaybetmemek için kürkçü dükkanına geri dönmek zorunda kalmıştır.

Mübin'in önemli sergilerini açtığı Galerie Lucien Duran'ın günümüzdeki hali, Fotoğraf: Necmi Sönmez

Paris’ten iki paket sigara ve bir şemsiye ile ablası Jülide Taşdur’un Şaşkın Bakkal’daki evine yerleşen Mübin yedek subay olarak askerliğini yaparken yeni dostlar edinir, kısa ömürlü aşklar yaşar. "Soyut dışavurumcu" olarak nitelendirilebilecek tarzda resimler üretir. Ancak o yıllarda hızlıca politikleşen İstanbul sanat ortamı figüratif resme yöneldiği için çalışmaları ilgi görmez, genç kuşak ressamlarla istediği diyaloğu kuramaz. Yerinde bir kararla 1968’de Paris’e geri döndüğünde bambaşka bir sanat dünyasının ortasında yanlızlığa düşer. Hem Paris sanat ortamı Pop Art’ın etkisiyle değişmiş, etrafındaki eski dostları, Charles Maussion, Albert Bitran dışında, dağılmıştır. Kelimenin tam anlamıyla sıfırdan başlamak zorunda kalan Mübin, 1968 Öğrenci Hareketleri’nin ortasına düştüğünde resmini de sorgulamak, yeni arayışlara girmek ihtiyacını duyar. Ama önce soyut çalışıp daha sonra figüratife dönen arkadaşlarının (Maussion, Selim Turan, Hakkı Anlı gibi) tersine Mübin, 1970’li yıllarda “ışık öğesini” kompozisyonlarının temeline taşıyarak, ışık titreşimlerini dramatik ön-arka plan ilişkileriyle yorumlayarak tekrenkli (monochrome) olarak değerlendirilebilecek deneylere girer. Tuvallerinin boyutlarını büyüterek adeta her fırça vuruşunun izini ortaya çıkararak bir tarz geliştirir. Yukarıdan aşağıya akan renk pınarlarıyla farklı bir "soyut dışavurumculuk" yorumu geliştirdiği dizileri ( Delacroix’ya Saygı, Bruegel’e Saygı gibi) onun insanın dramını anlatacak soyut bir dil geliştirmek istediğinin altını çizer. Ancak bu arayışları hak ettiği karşılığı bulamaz. Dönemin ünlü eleştirmeni Raoul-Jean Moulin’in bir kaç küçük yazısı dışında Mübin’in bu dönemine ait yazılı kaynak bulmak son derece güçtür.


Solda: Mübin'in vefat ettiği Boulevard Raspail, 210 adresindeki apartmanının girişi

Sağda: Mübin'in son dönem resimlerine esin kaynağı olan otel pencereleri evinin tam karşısındaydı Fotoğraf: Necmi Sönmez


Sainsbury’lerin desteğiyle eski galericisi Lucien Durand güncel resimlerini değil Paris’i terk ettiği 1964’teki resimleriyle kişisel bir sergisini acar. Bir kızı olur. Yanlızlığı artar. Yakın çevresinde 1970’lerde Paris’e yerleşen genç ressamlar, Komet, Utku Varlık, Mehmet Hikmet, Mehmet Güleryüz belirmesine rağmen Mübin bilinçli olarak hem eksi hem de yeni dostlarıyla olan ilişkilerini olabildiğince azaltır. 210 Boulevard Raspail adresindeki son atölye-evinin penceresi, geceleri tüm ışıklarını yakan bir otele baktığı için, resimlerinde içinden ışıklar saçan kareler, dikdörtgenler belirir. Bu geometrik formların tam ortasına çizgi halinde yerleştirdiği lekelerle deneylerini sürdüren Mübin’in 1970 sonlarında lenf kanserine yakalanması bir şekilde bohem hayatının sonucudur. Önceleri tedavi görmeyi hayırlasa da artan acıları nedeniyle kemoterapiye başlar. Ancak sağlığına gereken özeni göstermediği, doğru dürüst beslenmediği gibi yasak olmasına rağmen alkol almaya devam eder. Onun son yılları bir tür intihar olarak ele alınabilecek terkedilmişlik içinde geçtiği için gırtlak kanserini Mübin’in bu dünyadan hızlı bir şekilde ayrılmak için fırsat olarak gördüğü ortadadır. Vefatına yakın çekilmiş fotoğraflara bakıldığında gözlerindeki, yüzündeki ifade anlam yüklüdür.

Mübin'le paylaştığı atölyenin önünde arkadaşı Charles Maussion, 1999, Fotoğraf: Necmi Sönmez

1995’te Mübin üzerine araştırma yaparken Afrika’da olduğu için tanışamadığım Charles Maussion’la dört yıl sonra karşılaştığımda ona epeyce soracaklarım vardı. Maussion bir ara Mübin’le paylaştığı eski atölyesindede çalışmaya devam ediyordu. 8, Rue Académie de la Grande-Chaumière adresindeki bu atölyenin önünde onun resmini çektikten sonraki konuşmalarımız bana Mübin’in resimlerine sanat tarihindeki akımların perspektifinden değil, yaşadığı zorlu hayatın perspektifinden bakmanın gerekliliğini düşündürdü. Yaklaşık yüz yıl önce Modigliani’nin Gauguin’in çalıştığı bu atölyenin kokusu bile farklıydı. Mübin işte Montparnasse’ın göbeğindeki bu atölyenin tozunu yutmuştu. Daha sonraki ziyaretimde Maussion bana Mübin’le beraber yapılmış izlenimini uyandıran tuvallerini de göstermişti. Büyük merakla bunun nedenini sorduğumda “İkimizde aynı kaynaktan susuzluğumuzu gideriyorduk. Birbirimize benzememizden doğal ne olabilir ki?” yanıtını vermişti. O zaman kendisine Mübin’in 1996 İstanbul sergisinde yanlışlıkla gösterilen kendisine ait bir resmi gösterdiğimde, “Görüyor musun vefatından sonra da beraberiz” diyerek tadını bugün bile unutamadığım nefis bir şarap ikram etmişti. O gün kadehlerimizi Mübin için kaldırırken kalbimden efemera müzayedelerinde desenlerini, davetiyelerini, fotoğraflarını toplayarak izini sürdüğüm Mübin’in biyografisini (une vie de roman tarzında) yazmak geçiyordu.

Mübin'in son yıllarında devam ettiği Le Gymnase kahvesi, Fotoğraf: Necmi Sönmez


Zaman içinde sahte resimlerine, kağıt üzerinden tuvallere yapıştırılarak etkisi azaltılan kompozisyonlarına, dahası müzayelerde gösterildikçe pul pul dökülen üstü çiziklerle dolu çalışmalarına rasladıkça Mübin’in melankolisini daha iyi kavramaya başladım. Bu da spekülasyon aracı olan resimlerin ne kadar önemli olurlarsa olsunlar auralarını yitirdiklerini duyumsattı bana. Oysa gerçek anlamda ışık, yansıma ve duyarlılık ressamı olan Mübin, üzerinde en ufak bir gölgeye bile tahammül edemeyen bir yapıya sahipti. Belki iki yıl sonra kutlayacağımız yüzüncü yaşı vesile olur da, özenli bir retrospektifi ve hak ettiği kitabı yayınlanır. Onun resimlerine kalp gözüyle bakmak bir zorunluluktur.