YEL, TOZ, PORTRELER: Hakkı Anlı

Kütüphanesinde yer alan sanatçı portreleri, fotoğraflar, davetiye, desen gibi görsel malzemeleri tekrar elden geçiren Necmi Sönmez, daha önce yayınlanmamış olan bu malzemeler üzerine YEL, TOZ, PORTRELER başlığı altında hazırladığı yazılara devam ediyor. Serinin bu haftaki yazısının odağında ressam Hakkı Anlı var


Yazı: Necmi Sönmez


Hakkı Anlı Atölyesinde, 1960'lar, Paris, Yazarın Arşivi


15 Nisan, ressam Hakkı Anlı’nın doğum günü. 116 yıl önce, 1906’da, İstanbul’da doğan sanatçının çok uzun süreden beri ne kişisel sergisi açıldığı ne de hakkında bir yayın yapıldığı için onu hatırlamak, sanata olan inancıyla şekillenip büyük zorluklar içinde geçen hayat macerasına kısa bir göz atmak bir zorunluluktur.

Hakkı Anlı İstanbul Erkek Lisesi'nin Resim Atölyesinde, 1954, Yazarın Arşivi

Hakkı Anlı’nın 1913-24 arasında İstanbul Lisesi’nde resim öğretmeni Avni Lifij’in ilgisini çeken yeteneği, 1924-32 arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Namık İsmail’in öğrencisi olmasını sağlar. Mezuniyetinden sonra yaşamını sürdürmek için orta eğitim kurumlarında resim hocası olarak çalışan sanatçı bir yandan da dergi kapakları, karikatürler çizerek maddi durumunu düzeltmeye çalışır. 1933’te evlenir. 1936’da tek oğlu Mustafa doğar. 1939’da Ankara Halkevi’nde ilk kişisel sergisini açar. 1944’de d Grubu’na katılır. 1947’de ilk kez Öğretmen Bilgi-Görgü Kanunu’ndan yararlanarak Paris’e adımını atar. Bu şehirden o kadar etkilenir ki, hem bir çırpıda klasik resim tarzını bırakıp kübist denemelere giriş, hem de her fırsatta soluğu Paris’te alır. Fransız başkenti ile İstanbul arasında tam 13 kez gidip gelen Anlı, 1954’te Yapı ve Kredi Bankası’nın düzenlediği İstihsal konulu resim yarışmasında kazandığı üçüncülük ödülüyle cesaretlenir. Kalp rahatsızlığıyla erken emeklilik hakkını kazanır. Boşandığı eşine ve çocuğuna maaşını bırakarak 1954 sonunda kesin olarak yerleşmek için Paris’e gider. Zar zor konuştuğu Fransızcasıyla 48 yaşındaki sanatçıyı zor bir hayat beklemektedir. Ama o sanata olan inancı ve inanılmaz sabrıyla Fransa’da tutunacak, İsviçre ve Almanya’da açtığı kişisel sergileriyle ressam olarak başarılı bir hayata imzasını atacaktır. 28 Ocak 1990’a kadar binbir zorlukla Paris’te üretmeye, yaşamaya direnen Anlı, 20 Şubat 1991’de oğlunun kollarında doğduğu şehirde vefat eder.


Hakkı Anlı, Kübist Desen, 1940-45, 9,5x19 cm, Kağıt üzerine mürekkep, Yazarın Arşivi


Anlı’nın resimlerini 1985’lerde tek tük sergilerde görüyor, bazen kübist, bazen soyut, bazen de figüratif olmaları nedeniyle kafamda ona ait kesin bir imge oluşturamıyordum. 1986 sonbaharında Tiraje Dikmen “Hakkı’yı arayalım bakılım” deyince numarasını çevirmiş, kendi konuşmasından sonra telefonu bana uzatmıştı. Arkası arkasına sorular karşısında epeyce şaşıran sanatçı “mektup yazın yanıtlarını yollarım” demiş ardından uzun uzun günlük yaşamın zorluklarından bahsetmeye başlamıştı. Sesi o kadar ince ve derinden geliyordu ki onu duymakta zorlanıyordum.

Hakkı Anlı, 1955, Paris, Foto Jürgen Larese, Yazarın Arşivi

İki yıl sonra Avenue du Général-Lerclerc’teki atölyesine ilk kez gittiğimde şaşırmıştım. Duvarlarını boydan boya tuvallerle dolu rafların kapladığı bu atölyede tarifi mümkün olmayan “sanata adanmışlığın atmosferi”, daha sonra eşini benzerini göremeyeceğim zor yaşamın izleriyle dolu olarak karşımda duruyordu.


Epeyce mektuplaştığım sanatçı benim sorularıma karşılık gelen resimleri önüme sermiş, “Ne yapacaksınız?” diye soruyordu. O an boşluğuma geldi, hiç düşünmeden “hakkınızda bir kitap yazacağım” dedim. Bu yanıtı hiç beklemiyordu ama kısa sürede gözleri parladı, yılgın, yaşlı halinden sıyrılıp neşelendi. 1988’in Eylül akşamlarını bu atölyede onunla konuşarak, yüzlerce tuvaline, desenine bakarak, cızırtılarını bugün bile unutmadığım eski plaklardan Schubert, Mozart dinleyerek; arada sırada da Rue Daguerre’deki iki küçük odadan oluşan apartmanındaki fotoğraf albümlerine bakarak geçirdim.

Hakkı Anlı Atölyesinde, 1957 Paris, Yazarın Arşivi


İlk buluşmalarımızda tedirgindi. O seksen iki, benim on dokuz yaşında olmamızdan kaynaklanan bir kopukluk vardı aramızda. Gündüzleri müzeleri gezdiğim için akşamüstü buluşuyorduk. Ne yaptığımı, ilgimi çeken resimleri, ressamları sorduğu gibi, gördüklerimi not aldığım, desen çizdiğim defterlerime bakıyordu. Müzelerden satın aldığım kartpostallara bakarak başladığımız konuşmalarımız kısa bir süre sonra onun Paris hatıralarına kayıyordu. Bir fili andıran hafızası 1947’de ilk kez kaldığı otelin adresinden, gittiği resim atölyelerine, kavga ettiği pansiyon kapıcılarına kadar bir çok detaya sahipti. Sorularıma verdiği yanıtların açık sözlü oluşu eski İstanbul küfürleriyle renklendirdiği konuşmalarına ayrı bir renk katıyordu. Yavaş yavaş aramızdaki mesafeleri atıyorduk. Hızlıca atıştırdığımız sandviçlerden oluşan akşam yemeklerimizden sonra yürüyüşe çıkıyorduk. 1954’ten sora kesinkez yerleşmek için Paris’e gelen Hakkı Bey, neredeyse hayatının tamamını 14. arondismanda geçirmişti. Bana kaldığı otelleri, pansiyonları, daireleri gösterirken büyük bir samimiyetle hayatını anlatıyordu.


Solda: Hakkı Anlı, Sevişenler, 1980-85, 30x21 cm, Kağıt üzerine kurşun kalem, Yazarın Arşivi

Sağda: Hakkı Anlı, Mustafa, 1930-35, 27x18 cm, Kağıt üzerine kurşun kalem, Yazarın Arşivi


Anlattıklarının etkileyiciliği, resim için adanmış bir hayatın zorlukları üzerine konuşurken bile ironiyi, espriyi, küfürü elden bırakmamasından kaynaklanıyordu. Onun için “modern resmin” adeta bir din olduğunu, tutkuyla en yeniyi, en moderni arayarak geçen yılların, on yılların hesaplaşmasını atölyesinde bir hazine gibi koruduğu resimlerine bakarak kavrıyordum. Talihsiz bir kuşağın temsilcisiydi, hem klasik, hem de Modern resmi sadece baskılardan tanımış, doğada gördüklerini betimleyerek kendi yörüngesinde ilerleyen gelişime sahip olmuştu. Bir çoğu yakın arkadaşı olan d Grubu’nun dogmalarından uzak durmayı başarmış, mezuniyetinden sonra Akademi’nin Resim Bölümü şefi olan Léopold Lévy’nin izindeyken kübizm ile tanışmış, bu doğrultuda deneylere girmişti. Resim öğretmenliğiyle ailesinin geçimini sağladığı için her türlü ek işi kabul etmek zorunda kalmıştı: badanacılık, her türlü dekorasyon çalışması, garip siparişler... Adeta tırnaklarıyla kazıyarak 1939’da açtığı ilk kişisel sergisinde tek bir resim bile satılmaması onu yolundan döndürmemiş, kaleme aldığı ironik yazılarla arkadaşlarının tepkisini üstüne çekmişti. Hiciv yeteneği çok güçlü olan sanatçı “modern olmak” için gerekli olan “ya hep, ya hiç” kuralıyla hem kendisinin hem de ailesinin hayatını şekillendirmişti.


Hakkı Anlı, ressam arkadaşları olan Carl Liner, André Marfaing'le, Paris 1957, Yazarın Arşivi


Onun klasik peyzajlarından başlayıp kübist dönemine, ardından 1954’te Paris’e yerleşmesinden sonra 1960’lara dek geliştireceği soyut resimlerinin ardından 1975’lerde figüre dönerek Modern Türk Sanatı’nın en cesaretli erotik resimlerini üretmesi bir raslantı değildi. Etkisi altında kaldığı ressamları hiçbir zaman saklamayan Anlı, 1920’deki öğrenciliğinden elden ayaktan düşeceği 1990’lara dek paletini kurutmamış sürekli çalışarak “olgun resim” üretmeyi başarmış bir sanatçıdır. Onun tüm zorlukları göğüsleyerek geliştirdiği sanat serüveni kapsamlı bir retrospektif serginin açılmasını hakediyor. Söz verdiğim kitabını vefatından sonra yayınlayabildiğim Hakkı Bey, 1989’da onunla son karşılaşmamda muzip bir gülümsemeyle “Benim sanatım erotiktir, bunu unutma” demişti.